2 Mayıs 2016 Pazartesi

Oh ya!

Ben hatırlamıyorum tabii. El kadar veletmişim. Ama o kadar çok ve her seferinde o kadar içten bir keyifle anlattılar ki bunu, nakledilmiş bir hikâye gibi değil de hatırladığım bir anı gibi geliyor artık bana.

Ben kendimi bildiğimde, babam saçlarıyla vedalaşalı çok olmuştu. Öyle ki yatak odasındaki nikah fotoğraflarına uzun uzun bakıp annemin yanındaki adamın kim olduğunu anlamaya çalıştığım dönemler oldu. Bir gün dayanamayıp sordum, annem çok güldü. Babammış o adam.
Anaokuluna devam ettiğim yıllarda aynı sınıfta olduğum bir kız varmış. Biraz da havalıymış sanırım. Sahip olduklarıyla övünmekten hoşlanırmış. Her gün yeni bir şeyle çıkarmış karşıma. "Oh ya!" diye başlarmış her cümlesine de. "Oh ya! Benim babamın arabası var, seninkinin yok," dermiş mesela. Susarmışım. Başka bir gün başka bir şey bulurmuş onun babasında olup benimkinde olmayan. Ne bileyim Walkmen'dir filan... Seksenlerin ortaları nihayetinde, bi dünya şey var varlığıyla hava atılabilecek.
Bir zaman devam etmiş bu böyle. O kızı ekseriyetle babası alırmış okuldan. Beni de bazen servis alırdı, bazen de annem. Bir akşam, artık nasıl geliştiyse hadiseler, babam gelmiş beni almaya. Tesadüf bu ya, o kızın da babası gelmiş aynı saatte onu almaya. İkisi de eğilmiş, ayakkabılarımızı giydiriyorlar. Yan yana durmuşuz öyle, önümüzde diz çökmüş babalarımızla. Ben birden eğilmişim, kelini öpmüşüm babamın. Sonra kıza dönüp, "Oh ya," demişim, "Benim babam kel, seninki değil."
Babam kızın öfkeden kıpkırmızı kesildiğini anlatırdı hep. Kendisi de gülmekten kızarırdı her anlattığında. Bir kızarmış, bozarmış, babasına bakmış, "Ama benimki de olacak..." demiş kız.

Babamın böyle anıları tekrar tekrar anlatmasını özlüyorum. Her seferinde aynı şevkle, ilk kez anlatıyormuşçasına detaylı ve keyifle anlatmasını... Tekrar eden şeyler beni genellikle sıkar ama tuhaftır ki babamın kendi çocukluğuna ve bizim çocukluğumuza dair anılarını anlattığı her an onu dinlemek isterdim.
Özlemek, tuhaf bir his. Ancak ve ancak buruk bir tebessümle tam olarak anlatılabilen. Ve ancak ve ancak şefkatli bir tebessümle karşılık bulduğunda ağrısı dinen. Babamın şefkatli tebessümlerini de çok özlüyorum.
Bugün doğumgünü. Arayıp şımarık bir çocuk gibi "doğumgünün kutlu olsun babacıııım," dediğimde "hadi ordan" deyişini duyamadığım ikinci doğumgünü. Öyle...

24 Ocak 2016 Pazar

Gibi Bir Şey...

"Gerçek sanıyorum," dedi. "Bazen, güzel şeyler görüyorum. Ne bileyim, gülümsüyor insanlar." Bunu söylerken, başı öne eğik, mahcubiyetle gülümsedi. Gerçek olmayan güzel bir şeyi hatırlar ve özlermiş gibi. "Yani, gülümsüyorlar işte. Merakla size dair, ama sizin, hani... nasıl anlatayım, bilmiyorum ki... içinize, içinizdeki bir şeylere, ruhunuza, yaralanmaya müsait ruh eklemlerinize dair bir şeyler soruyorlar. Hani, önemliymişsiniz gibi, anlatabildim mi? Böyle, güzel şeyler işte. Sahici gibi güzel. Böyle anlatmasanız da anlayan bir bakış gibi güzel. Güldüğünüzde dudaklarınızın kenarlarından akıp giden gözyaşlarını görürmüş gibi güzel... Bir sürü güzel şey görüyorum. Küçük küçük güzellikler öyle. İşte ben onları gerçek sanıyorum. Sonra birden, bir şey de olmuyor hani de, öyle bir anda, kendiliğinden, öyle rüyadan uyanır gibi, onların gerçek olmadığını fark ediyorum. İnsanların bu tür şeyleri sadece nezaketen, o da ancak gerektiğinde yaptığını anlıyorum."
"Ve bu, sizi yaralıyor, öyle mi?"
"Hayır. Yani, evet, yaralanıyorum ama gerçek olmadıkları için değil."
"Ya ne için?"
"Gerçek olmadıklarını anladığımda, böyle bir burukluk sarıyor içimi. Üzülüyorum sanki. Böyle hayal kırıklığı gibi bir şey... İşte o hissi duyduğumda, kendimden çok utanıyorum. Güzel şeyleri oldukları gibi kabul edemediğimi vuruyor yüzüme. Gerçek olmamaları, onlardan duyduğum sevinci etkilememeliydi. Güzel şeylere hakkıyla sahip çıkamıyorum. Ben de diğerleri gibi gerçek olmaya zorluyorum onları. Beni yaralayan yalnızca bu. Yoksa insanların nezaketleri, bilakis, yaralarımı sarıyor."

12 Ocak 2016 Salı

Uçurtmanın İpi

14 yaşında babasını kaybeden Nazlı'ya bakarak, "Hep 14'ünde kalacak," dedi Mücella. O ana rahmindeyken ölen kendi babasını hatırlayarak, "Benim hep ana rahminde kalmam gibi," diye ekledi.

Düşündüm.
Hep 30 yaşında mı kalacağım?
Kalamam. Mümkün değil. O yaşa hiç gelemedim ki...
Sadece, karar veremiyorum, hatırladığım ilk ölümümde mi kaldım, 4 yaşında; yoksa o gün öldüğümü idrak ettiğim 12 yaşında mıyım hâlâ?
Ondan sonra da öldüm. Çok kereler. İçimde kendimlerden bir mezarlık var. Mezarlık bile değil belki, bi çukura itilip üstüne alelacele toprak atılmış bir toplu mezar. İnsan kendi içinde kaç kez ölebilir ki? Bi insan bu kadar çok ölmemeli. Bu, ilkinden sonrası yani, benim suçum, biliyorum. İlk öldüğümde haykırmalıydım. Öldüğümü haykırmalıydım. Katilim de kaçmaya bile teşebbüs etmiyordu nasılsa. Yakalarlardı. Yapamadım. Saçma sapan bir bencillikten. Üzmek fiilinin öznesi olmaktan niye bu kadar korkuyorum?

Sonra yine, başa sarıp bir kez daha düşündüm.
Niye öldüm? Öldüğümü fark ettiğimde, niye direnmedim? Niye kalp masajı yapmadım kendime? Niye mücadele etmedim? Öldüğümü niye gizledim? Gizledim madem, neden yaşayan yanlarımı da alıp o toplu mezarın başından çekip gitmedim? Niye kaldım orada ve neden çıkıp gidemiyorum ve gidemeyeceğim asla?

Kendimi, ipi mezarlarımın elinde bir uçurtma gibi hissediyorum çoğu zaman. Ne zaman kendimi özgür sansam, tutup çekiveriyor ipimi. Sonunda düşmek de olsa, o ipi kessin istiyorum biri.


27 Aralık 2015 Pazar

Yangında İlk Ertelenecek

Sizin de evinizde vardır muhakkak öyle bir eşya. Hani hiçbir zaman kendine ait bir yeri olmayan, eve gelen giden insanlara, girip çıkan eşyalara göre bir oraya bir buraya konan bir eşya. Öyle özel olarak pek aramadığınız ancak ihtiyaç duyduğunuz nadir zamanlarda hatırladığınız yerde bulamazsanız öfkelendiğiniz... Her evde vardır değil mi böyle bir eşya? Varmış gibi geliyor bana.
İşte ben kimi zaman o eşya gibi hissediyorum kendimi.
Yer açmak için yeri değiştirilecek ilk kişi.
Programsız bir şey çıktığında ilk ertelenebilecek.
Her şeyi zamansız...
Öyle bir eşya işte...
Her daim "offf, sen de!" denebilecek.

29 Kasım 2015 Pazar

Açılın! Ben Hiçbir Şeyim!

İnsanların başka insanları bir parçacık düşünmüyor olmalarını düşünüyorum.
Bunu hiç düşünmek zorunda kalmamayı dilerdim.
İnsanların, başka insanların alanlarına teklifsizce ve dahi bir hakmışçasına girmelerini, girip orada kalmalarını ve ev sahiplerini kendi alanlarından kaçıp gitmeye zorlamalarını düşünüyorum.
Ne yaptıklarının hiç farkında olmayışlarını....
Ve kendi alanları içinde sıkışıp kalanların, davetsiz misafirlerini kırmak korkusuyla ağızlarını açamayışlarını.
Bunların düşünülmeyeceği bir dünya düşünmek istiyorum, olmuyor.
En ince şekliyle konuşmaya çalıştığınızda, bunu üste çıkmak için bir basamak olarak kullandıklarını fark etmeyen insanların kabalığı, incecik kâğıt kesikleri bırakıyor bünyemde.
N'olur, açılın biraz. Hasta nefes alsın.

29 Eylül 2015 Salı

Yapbozun Fazla Parçası

İnsanın insanı anlayabildiği bir devir oldu mu dünyada?
Olsaydı, dünya dönüyor olur muydu hâlâ?
Hani diyor ya Oğuz Atay, Tutunamayanlar'da, "Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha fena... Daha fena..."
Sonra Necip Fazıl geliyor aklıma. "Bütün insanlığı dövsen havanda," diyor üstat, "Zerre zerre herkes yine yalınız."
Bir yapboz gibi geliyor hayat bana çok zaman. O yapayalnız parçaları bir araya getirip bir resim, bir görüntü, bir anlam oluşturmaya çalışıyorsun. Olmuyor. Beceremiyorsun. Ömrün beceremeyişlerle geçiyor. Bazen renklerinizin tonu tutuyor bir başka parçayla, o girintili çıkıntılı yerler uymuyor. Bazen şekiller cuk oturuyor da çok aykırı duruyor diğer parça yanınızda. Tamamlamıyor resmi. Ne bileyim, bir şekilde olmuyor işte.
Her insan, kendi yapbozunun eksik parçasını arıyor.
Ben, bir başıma bir parça, gördüğüm her yapbozda yerimi arıyorum.
Bulamıyorum.
Herkes, eksik parçanın peşinde.
Ben, kendini hiçbir yapbozda bulamayan, bir fazla parça.
Ama bazı anlar var. Yerini bulmuş gibi oluyorsun. Olmadığını anlayana kadar geçen o anlaşılma hissi var ya...
İyi ki var.
O olmadan yola devam etmek ne zor olurdu.
Ne zor olurdu hep yapmaya çalışmak bozulup duran bir resmi...
Gözlerinden şefkat sızan insanlar, gitmeyin, olur mu?

29 Nisan 2015 Çarşamba

Güzellik-Yalnızlığı

Bazı insanlar, bazı kokulara benziyorlar. Bazen, varken, hoşa gidiyor ama yokluklarında aranmıyorlar. Yeni serilmiş çamaşır kokusu gibi mesela. Mutlulukla içe çekiliyor etrafta olduğunda. Kimse bir çamaşır yıkasak da etraf koksa mis gibi demiyor ama.
Ne bileyim, bazı insanlar merdiven kenarındaki tırabzanlara benziyorlar. İhtiyaç halinde tutulmalık yalnızca. Hayatının başka hiçbir anında istemiyor, aramıyor onu insanlar.
Bazı insanlar yemek olsa mesela, peynir-ekmek olur, sahanda yumurta olur, sade makarna olur. Çok nadiren canı çeker de yapar insanlar onları. Genellikle yapılacak bir şey olmadığında, dar zamanlarda, dolap boşken filan gelir akla.
Bazı insanlar, yalnızca sorumlulukları ve sıkıntıları paylaşmak gerektiğinde düşünülür yalnızca. Güzellikler paylaşılırken akla bile gelmezler.
Yalnızım dediklerinde kimse ciddiye almaz onları. Güzellik-yalnızlığı çok ağır bir yalnızlık türüdür oysa. Güzellik-çöpçülüğüne döner zamanla.

21 Nisan 2015 Salı

YEŞİL DENİZ: İDEAL MUTSUZLUK REHBERİ


Giriş cümlelerinde pek iyi değilim. Kendimi bildim bileli hep zorlandım başlamakta. Bir de başlık atmakta... Biri arkadan ittirdi miydi ama, sonrasında iyi kötü ilerlerim. Belki zamanında Leyla ile Mecnunda kendimi bulmam bu yüzdendi. Kendimi bulduğum karakter de İskenderin arabasıydı galiba. Ne garip, insan, sevdiği her şeyde kendini seviyor galiba. Keşke bunun bir yansımasının da kendine haksızlık ettiğinde, aslında sevdiklerine de haksızlık ettiği gerçeği olduğunu fark edebilse.
Bu sabah, akşam eve geldiğimde Yeşil Deniz izleyeceğimi biliyordum. Bir süredir yazmak istediğim bir iki konu vardı aslında ama bu akşam da karmakarışık not defterime bir iki madde ekleyip ilhamı bekleyeceğimi düşünmüştüm açıkçası. Öyle olmadı. Yine suları yükseldi içimdeki denizin. Taşmak istedi.
Çünkü İsmail, kimseye değil de Şükrüye sorduğunda hani mutsuzluğu mu seçmeli yoksa suçluluk duyacağın bir mutluluğu mu diye, Bu hayatta iyi insan olmaya çalışmanın bir bedeli var, dedi Hurdacı Şükrü. Sonra bir es verdi. Bir kez daha tekrarladı aynı cümleyi. Bu hayatta iyi insan olmaya çalışmanın bir bedeli var. O bedel mutsuzluksa da yapacak bir şey yok.
Karakter olarak tam da Şükrünün söyleyeceği bir şeydi bu, eyvallah. Bunca bölüm boyunca olaylar karşısında aldığı bütün tavırları düşündüm, söylediklerini, yaptıklarını... Sonra karakterin mesleğinin hurdacılık olmasının tasarlanmış bir şey olup olmadığını düşündüm. Bu tam da bir hurdacının söyleyeceği bir şey çünkü. Zira bugün iyi insan olma çabası artık yalnızca hurdacıların ilgi alanına giriyor. Pırıl pırıl vitrinlerde mutluluk vaatleri var hep. Üstelik organik bir mutluluk olduğundan da şüpheliyim bunun. Başarıya, istediğine sahip olmaya dayanarak büyüyen bir mutluluk... İyi insan olma arzusu, çabası, hayali... her ne ise işte, hurdaya çıktı sanki. Hikâyenin başından beri Şükrünün temsil ettiği pek çok değer gibi...
Süleymanla İsmailin suyun başında konuştuklarını düşündüm sonra. İsmail suyun akışına bakarken, Nasıl da dertsiz tasasız akıyor, dediğinde Süleymanın verdiği cevabı düşündüm. Suların taşlara çarpa çarpa akışını anlattıktan sonra, Dertsiz olur mu hiç? Dertsiz bi şey var mı len bu dünyada? deyişini. Ama galiba en çok bunu söylerkenki güleç yüzünü düşündüm. Derdi büyütmeyişini zihninde, gönlünde... Altını çizmeyişini, hayatın en doğal parçası olarak kabullenmişliğini... Çünkü acılar, dertler, tasalar, biraz da bir başkasının okuduğu bir kitabı onun ardından okurken gördüğümüz o altı çizili cümleler gibi geliyor bana. Boş yere oyalıyor insanı. Durup neden çizmiş olabileceğini düşünüyorsun. Sen de sevmişsen bile o cümleleri, yine de durup bir kez daha okuyorsun, onun ne gördüğünü anlayabilmek için... Oysa her insan kendi kitabını başkalarının altını çizdiklerine takılmadan okuyabilmeli. Kitaptaki herhangi bir cümle gibi okuyup gidebilmeli dertlerinin üzerinden. Ayrı bir parça değil ki dertler kitabımızdan... Üstelik onları ayıklayınca bütünlüğünü yitiriyor hikâye. Galiba Yeşil Denizde beni en çok çeken, derde de sevince de büyüteç tutmayışı zaten.
Sonra mesela, Zümrütün Hayati ile Mücadiyenin hikâyesini dinlerken kaçıp uzaklara gitme fikrini gözleri parlayarak zihnine kabul edişini tuhaf bir hüzünle izledim. Kimi insanın ilk aklına gelen çıkıştır kaçmak ya, ne tuhaf, olmaz bir hayal olarak bile aklından geçirmemiş bunu Zümrüt. Bazı insanlar böyledir ama. Böyle... Mutsuzluğa da razı insanlar, mutluluğu hak olarak görmeyenler, böyledir. Kalbinin labirentlerinde döner durur da, tam karşısındadır kapı, açmayı akıl edemez.
Mutsuzluğa da razı insanlar... (dayı çıkarırsak anlam bozulur, bakmayın ayrı yazdığıma) Aslında Yeşil Denizin bütün karakterleri biraz öyle. Mutsuzluğa da razı... Herkes mutsuzsa Yeşilovada, hadi mutsuz demeyelim de, mutluluğa tam doyamamışsa, hep bir başkasına ikram etmekten kendi paylarına düşen mutluluğu.
Doğrunun ne olduğu çağdan çağa değişmiştir hep. Bir şeyler, saçma sapan bir şeyler bazı doğrular bazı yanlışlar çıkarır ortaya. Doğru olanı yapmak filan, karmaşık şeyler bunlar. Ama insanın kalbinde şaşmaz bir pusula var. Çoğu kez -toplum, aile, gelenek, hıdı, bıdı gibi, hadi kolayına kaçıp hayat diyeyim- hayatın tozu toprağı yüzünden kendini gösteremese de, pas tutmuş olsa da, insan yüzüne bile bakmasa da, kalbinde şaşmaz bir pusula var. Ona sorduğu zaman bir şansı oluyor gerçek/tanımsız doğruyu bulmak için. Herkesin yaşamına, yaşadıklarına, hayatın ona kattıklarına göre kendini ayarlayan değişik bir şey işte... Anlatması güç, kolay olsaydı, işlevsiz olurdu galiba. Bu bahsi geçelim. Kısacası demem o ki, Yeşil Denizde herkes öyle korkuyor ki mutluluğuyla bir başkasını mutsuz etmekten, hani mutluluğu azıcık semirir de yan koltukta oturan yolcu rahatsız olur diye hep aç kalkıyor mutluluk sofrasından. Doğrunun, iyinin peşindeler. Göz hakkı olan herkes adına... Mutluluk, bunlarla beraber gelirse sefalar getirir ancak. Böylesi bir mutsuzluk, çok ideal, çok muhteşem değil mi? İnsanın mutsuz olası geliyor bazen...
İsmailin evlenme teklifini reddeden Sedef, arkadaşlarına anlatıyordu ya hani, Doğru adamı sevmişim ben, diye. Mutsuz olmak pahasına, Sedefi mutlu etmek için onunla evlenmek istemesinden bahsederken... Doğru adamı sevmek, evet, önemli ama, sen çok da doğru sevmişsin be Sedef! Bu daha önemli. Zümrüt de, İsmail de... Ne garip, dosdoğru insanları dosdoğru seven 3 doğru... keşke uzay geometrisi işlenirken bu kadar asmasaydım dersleri.
Bir de başından beri pek çok kez, pek çok karakter hakkında yazdım durdum da, Emine hiç özel bir paragraf açmamıştım. Kaçıncı bölümdü hatırlamıyorum, bir sahnesi vardı Eminin. İsmailin Zümrütü sevdiğini, Sedeften vazgeçtiğini öğrendiği ve durup düşünmeden İsmailin üzerine atladığı sahne. İzlerken kızmıştım Emine. Bi dur, bi düşün, anlamaya çalış filan gibi şeyler geçirmiş olmalıyım içimden. Ama birkaç gün sonra, mutfaktan çay almış masama dönerken, birden ve sırf o sahne için çok sevdim Emini. O değil de, bilerek ya da bilmeyerek, belki hiç istemeyerek kalbini kırdığında birinin, insanı Emin gibi sarsacak arkadaşları olmalı insanın be! Sırf bir kalbi kırdığı için ona hesap sorabilecek, ucu kendisine zerre dokunmasa da arkadaşının, bir insanın bir kalp kırmasıyla deliye dönecek insanlar olmalı...

Bir de Atiyenin aşk tanımından bahsetmek isterdim aslında. Ama kalbimde demini almadı daha. Borcum olsun, nasılsa bu Yeşil Deniz bir ara kalbimi taşırır yine, okyanus genişliğinde kalpler atarak içimdeki gölden bozma denize...


28 Mart 2015 Cumartesi

En Ütopik Hayal: Yeşil Deniz

Yeşil Deniz’in 23. Bölümünde, Müezzin Cemil’in bütün gün tinerle çalışmaktan kafayı bulup kınayı basarak tüm kasaba kadınlarının önünde Safiye’ye ilan-ı aşk edişini, kalbinde ne var ne yoksa döküşünü izlerken, “İnsan neler ediyor kalbine böyle?” dedim kendi kendime. Komik bir sahne olarak tasarlanmıştı muhtemelen. Ben hüznün tadını da aldım izlerken. Ve bu, lezzetine lezzet katmıştı sahnenin. Hani zeytinyağlı yemek yaparken bir küp şeker atılır ya içine, ya da ne bileyim bazı tatlıların tariflerinde bir tutam tuz vardır. İşte gerçekten mizahi bir sahnenin içine de bir tutam hüzün katılmalıdır bence. Abartmadan, ağza gelmeyecek ama lezzete yaptığı katkı anlaşılacak kadar. Sanırım bugüne dek “sevdiğim” bütün hikâyeler, aramaktan yılmadığım bu lezzeti bulduğum için “sevdiğim” oldu.
Her neyse, diyordum ki Cemil, tinerin etkisiyle kalbinin gerçeğini gösterirken herkese, insanların kalplerini ne çok boyadıklarını düşündüm. Kalplerini gerçek renkleriyle göstermemek için bazen, bazen bir çatlağın üstünü örtmek için... Ama her gün kalbimizin bir yerine simsiyah bir boya sürüyoruz işte. Belki ondan ağırlaşıyor kalbimiz bu kadar. Belki o boyanın ağırlığını taşıyamadığından ağrıyor böyle... Tiner, kalpteki boya lekelerini de çıkarıyormuş, öğrendik Cemil sayesinde. Hiç değilse senede bir gün denesek mi biz de?

Emin’in memleket meselesini öğrenince olayı memleket meselesi hâline getirmesini izlerken sonra, şu “memleket meselesi” şifresi üzerine düşündüm. Bir kez daha. Her seferinde olduğu gibi gülümseyerek yine. İlk kullanıldığı sahneden beri içimi ısıtan bir şifre bu. Zümrüt’le yaşadıklarını, Zümrüt’e hissettiklerini, Zümrüt’ün hissettirdiklerini hep bu başlık altında anlattı İsmail, Süleyman’a. Memleketi Zümrüt’tü. Her seferinde de ilk okuyuşumda çarpıldığım o cümle geldi aklıma: “İnsanın tek vatanı aşkmış meğer.” Masturi Kabare diye bir kitapta geçiyordu. (İnsanda bir duygu oluşturan, oluşturmakla kalmayıp can suyunu da veren ve ruhunuzun toprağına sağlamca eken bir hikâyedir o da bu arada. Fırsatını bulursanız kaçırmayın derim.)
Öyle ya, insan kendini nasıl yersiz yurtsuz hissediyor kalbî iletişimi kesilince sevdiği ile. O hâlde mutlaka orası memleketi. Gurbette olmak garibanlıktan daha zor geliyor şimdi İsmail’e, o yüzden öfkeleniyor belki de “Ağzını gırdığımın altınları” diye.

Ama yalnız gurbette olmaktan değil İsmail’in sıkıntısı... Hani bazen, bazı insanların gönlünün genişliğinde boğulur ya insan, İsmail’in durumu tam da bu değil mi? Bir yanda Zümrüt’ün bir başkasına acı çektirmeye kıyamayan, onu kandırdığını, kullandığını, duygularıyla oynadığını anladığında dahi İsmail'i kurtarmak için jandarmaya yalan söyleyen, İsmail’e en kızgın olduğu anda bile Tugay’a karşı onu koruyan, “Aslında sana davrandığı gibi biri değil hiç,” diyen geniş gönlü, öte yanda Sedef’in yaşadığı ne varsa muazzam bir olgunlukla karşılayan, sevdiğinin sevgisine, üstelik başkasına duyduğu bir sevgiye bile sahip çıkan, onu en yakın dostlarına karşı bile savunan, hem Zümrüt’ü hem İsmail’i Hayat Ağacı’ndan örneklerle yüreklendiren, yani esasen sevgiyi, sevmeyi, hem de doğru sevmeyi hatmetmiş yüreğinin genişliği.... Tam ortasında kalakalmış İsmail. Bir tarafta da amcası ile yengesi var. İki kardeşi sevgide de kızmada da küsmede de, her konuda bir anne baba gibi sahiplenen geniş yürekleri onların... Süleyman sonra... Bir sürü güzel insanın gönlünün genişliğinde boğuluyor İsmail. Hani bir bölümde Zümrüt’e demişti ya, “Gamzende yeşil bir deniz var sanki, çırpınıyorum uğraşıyorum ama çıkamıyorum,” diye, işte öyle.
Yine de şanslı adam İsmail. Çünkü bir yüreğin genişliğinde boğulmak, çok daha tercih edilebilir bir ölüm bir kalbin sığlığına çakılmaktan.
İsmail’in de gönlü gayet geniş aslında. Hem öyle böyle değil. Zaten bunca gönlü geniş insan arasında oraya ferahfeza yayılmak varken, hani “kullanmak” diyeceğim, diziye yakıştıramıyorum, tutup boğuluyorsa orada, o da kendi gönlünün genişliğinden. Üstelik en anlaşılmadığı, onu en çok anlaması, dinlemesi beklenen insanlardan biri tarafından hakaret üstüne hakarete uğradığı anlarda bile, öfkesi çabucak sönen, her şeye rağmen arkadaşını mutluluğunda yalnız bırakmamaya çabalayan, hem de defalarca reddedilmesine rağmen yılmadan soluğu onun yanında alan, haklıyken bile dostluğunu kurtarmak için haklılığından vazgeçen bir adam İsmail neticede...

Aşkın geometrisini de düşündüm elbet. Üçgenler, beşgenler havada uçuşurken düşünmemek elde mi? Tamamlandığında, çembere, sonsuzgene dönüşür bütün aşk çokgenleri dedim içimden. Bir ucundan başlar, aynı uçta biter. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere gelmek değildir bu. Çünkü dönüp dolaşıp aynı yere gelemez insan istese de. Dönüp dolaşırken gördüklerinden sonra aynı insan olamaz zira. Ve değişen insana değişiktir aynı kalan. Geometri, güzel bilim.

Yine Masturi Kabare’de “Öyle yüksek bir kalbi vardı ki sıradan insanlar dünyaya onun kalbinden bakmaya cesaret edemezdi,” diye bir söz geçiyor. İsmail’in insanların pencerelerinden bahsettiği konuşmada da bunu düşündüm. İnsanlar, sahiden sadece kolaylık olsun diye mi kaçınıyorlar başkalarının kalbinden bakmaya? Yoksa korku mu daha öncelikli neden? Kendini yıkıp yıkıp yeniden yapmaya mı korkuyor insan? Bir başkasının kalbinde olmak, başlarını döndürüyordur belki. Bilmiyorum ki, çözebilseydim belki, gözlerim dolmazdı Yeşil Deniz’deki insanların güzelliğini gördükçe. Süleyman’ın Emin’e “Üzüleceğin bir şeyse söz veremem,” deyişi bu kadar etkilemezdi belki beni. Sedef’in başına gelen onca şeye rağmen İsmail’in Zümrüt’e duyduğu aşkı kızlardan gizleyerek İsmail’i onların yargılarından korumaya çalışması içimi titretmezdi. Ne bileyim ben, çözebilseydim insanların neden kendilerini, kendi pencerelerine minibüs oyuncakları gibi yapıştırarak öylece sallanıp durduklarını, gerçekliğimi geride bırakıp böyle bir hayalin içine girmek istemezdim.
Çünkü benim hayallerimde acı da var, hüzün de... Öyle güllük gülistanlık değil her şey. Kimsenin beni tanımadığı bir kasaba filan değil yani. Herkesin “insanı” tanıdığı bir yer belki... Olsun her şey. Dert de tasa da... Herkes kendini de insanı da tanısın ama. Ne bileyim, insanların başına ne geliyorsa birilerini kırmamak için yaptıkları manevralardan gelsin. Yeşil Ova'daki gibi biraz... Yeterince ütopik bi hayal değil mi zaten? Ne gerek var her şeyin dosdoğru aktığı bir hayale şimdi?


26 Mart 2015 Perşembe

Yürürken Sağınızdaki ve Solunuzdaki Kalplere Basmayınız

Özdemir Asaf diyor ya hani, "Yazık, ben hep açık kapıları çaldım (kapadılar)."
Her okuyuşumda bunu, her aklıma gelişinde, her söyleyişimde, her yazışımda içimde miniminnacık belki ama çok keskin bir sızı duyuyorum.
Ne kadar kapı varsa önümde, dışında kalmaktan çok yorgun düştüm.
Şehre saldıran düşman ordusu gibi bir kütükle dangır dangır zorlamadığım bütün kapıların dışında kalmaktan, ayağımı arasına koyup zorlamadığım bütün kapıların dışında kalmaktan çok yoruldum. Zorlamaktan, saldırmaktan, kapıların önünde beklemekten çok yoruldum.
Oğuz Atay'ın kapısından istiyorum ben de...
"Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar: kapının ortasındaki küçük pencereden bakıp da kim o demeseler. Sonra hemen içeri alsalar beni." diyerek anlattığı hani... Hiçbir şey sormadan, hiçbir şey beklemeden...

İnsanların bunca kabalığı beni yaralıyor. Kapıları suratına çarptıkları ben olduğum için de değil üstelik. Kapıları suratlara çarptıkları için.
İnsanlar kabalıklarının farkında değil. İnsanlar kabalıklarının adını bambaşka bir şey koymuşlar.

Sonra, güven mesela... Bir değer değil bence. Kesinlikle bir değer belirleme kıstası değil. Değer vermediği pek çok insana güvenebilir nihayetinde bir insan. Birine güvenmek, daha ziyade "sorumlulukları paylaşma ve kalbin ağırlığını boşaltma" gibi görülüyor aslında. Bu işlemler tamamlandıktan sonra da kışlıkları kaldırır gibi kaldırıyorlar o insanları hayatlarından.
Değer vermek, çok farklı bir şey. Değer vermek kötü günde değil, iyi günde belli oluyor aslında. İnsanlar mutluluklarını, güzel anlarını, güzel anılarını paylaşmaya layık gördüklerini değerli buluyorlar aslında.

Hani yolda yürürken önüne ardına hiç bakmadan ilerleyen, sağında solunda kimse var mı diye düşünmeden küt diye dönüp insanlara çarpmakta, yollarını kesmekte, ne bileyim işte onlara engel olmakta hiçbir sakınca görmeyen insanlar vardır. Yine de azınlıktır bunlar. Çünkü yolda yürürken büyük bir çoğunluk dikkat eder yine de bir şekilde. İşte hayatı böyle yaşayanlar var bir de. Kime çarpmışım, kimi kırmışım, kimi dökmüşüm hiç umursamayanlar. Dillerinden fırlayan taşların hangi kalbi ezdiğini önemsemeyenler. Maganda kurşunu gibi... Asıl hedef olmamak, daha az yakmıyor insanın canını...
Ne olur dikkat etseniz biraz sağınızdaki solunuzdaki kalplere dikkat ederek yaşasanız?
Ölmezsiniz ya? Hem belki öldürmekten kurtulursunuz...

25 Mart 2015 Çarşamba

A.V PARTİSİ // Tefrika #1

Otuz kırk adım sonra bir köşe vardı. Orayı dönünce, bir zamanlar, hayatını altüst eden o hatayı yapana dek kendini ait hissettiği yerde olacaktı. 
Adımları yavaşlamıştı. Galiba korkuyordu. Hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamaktan ya da her şeyin onu eskisi gibi görmeyeceğinden korkuyordu. 
Cadde boyunca ilerlerken duyduğu his, misliyle artacaktı o köşeyi döndüğünde, biliyordu. Eski hayatından tanıdığı birkaç dükkân sahibinin şaşkınlıkla onu izlediğini fark etmişti. Bakışlarının ağırlığını hissetmişti üzerinde. Dönüp bakmamıştı hiçbirine. Göz göze gelirse neyle karşılaşacağından emin değildi. Sahte bir tebessüm, içten bir tebessüm, tedirginlik, korku, öfke, belki nefret... Göreceği şeyden korkuyordu. 
Şimdi, o köşeyi dönünce ağırlığını hissettiği bakışlar çoğalacaktı. Daha da ağırlaşacaktı. Kaçıp gitmek isteyecekti belki. Ama gidecek başka hiçbir yeri yoktu. O köşeyi dönmeli, o sokağı baştan sona yürümeli ve bir zamanlar "evim" dediği o yere girmeliydi.
Annesinin onu nasıl karşılayacağından da emin değildi. Dört yıldır bir kere bile ziyaretine gelmemiş, gelen gidenle hiç selam göndermemişti. Yine de İlker'in içinde, kapıyı açınca annesinin ona sımsıkı sarılacağına dair bir umut vardı. Hem cılız hem çok kuvvetli, bastırmaya, hayal kırıklığına uğramamak için yok etmeye çalıştıkça inatla kendini gösteren bir umut...
Kalbi hızlandıkça yürüyüşü yavaşlıyordu. Neredeyse durmak üzere olduğunu fark edince derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ve hızlanarak sokağa girdi.
Korktuğu gibi olmamıştı. Filmlerdeki gibi olur, zaman durur, etrafı bi uğultu sarar, herkes olduğu yerde donup şaşkınlıkla ona bakar zannediyordu. Ama hayat kendi ritminde akmaya devam etti.
İlker biraz da bundan cesaret alarak etrafa attığı kaçamak bakışları artırdı. Tanıdığı insanlar kısa bir süre ona bakmış, sonra "Vay be!", "Hayat işte!", "Zaman ne de çabuk geçiyor!" diye bağıran yüz ifadeleri takınarak işlerine dönmüştü. Bir iki "Yazık be! Gencecik çocuk yaktı hayatını!" da görür gibi olmuştu.
Az önce korktuğu onca duygudan herhangi biriyle karşılaşmak, bu hiçbir şey olmamışlıktan daha rahat hissettirebilirdi ona kendini. Adımlarını hızlandırdı. Eve yaklaştıkça ona çevrilen başlar artmıştı. Biraz da daha uzun bakıyorlardı. Korktuğu ne varsa bir an önce olup bitsin istiyordu artık. Evin kapısına varıp da durduğunda nefes nefese kalınca fark etmişti son birkaç binayı koşarak geçtiğini. 
Apartman kapısının önünde bir süre bekledi. Çok uzun sürmemişti ama nedense dikkat çekecek kadar uzun zamandır orada duruyormuş gibi gelmişti İlker'e. Geri dönmek gelmedi aklına. Başka hiçbir seçeneği yoktu. Yeni bir hayat kuramazdı. Ama eski hayatını yeniden kurmak için her türlü mücadeleye hazırdı. Derin bir nefes alıp içeri girdi.
Okuldan döndüğü günlerdeki gibi koşarak çıktı iki kat merdiveni. Kapıyı çaldı. Sonra içeriyi dinledi. Mutfaktan birkaç tıkırtı geldi. Sonra terlik sesleri... 
İlker burnunu kapıya yaklaştırıp içerinin kokusunu almaya çalıştı. Önce kısa kısa iki kez kokladı. Sonra derin derin içine çekti kokuyu. Günlerden pazardı. Pazar kokusuydu bu. Affedişin kokusu. 
Eski hayatının kapısını ona açan koku. 
Her pazar öğleden sonrası sarma kokardı evleri. Çocukluğundan beri İlker'in en sevdiği yemekti. Annesi pek sevmezdi sarma yapmayı. Zor gelirdi ona saatlerce oturup tek tek yapraklarla uğraşmak. Yine de İlker'e kıyamaz, haftasonlarını, haftaiçleri pek görmediği oğlunu mutlu etmeye adardı.
Kapı birden açıldı. Bu anı da farklı hayal etmişti İlker. Kapı ağır ağır açılır, ardından annesinin çıkması ve görüş açısına girmesi birkaç dakika sürer sanmıştı. Ama Nezaket Hanım birden karşısında belirince, ne hissedeceğini bilemeyerek tutulup kaldı. 
Nezaket Hanım'ın daha evvel büyük şaşkınlıklar yaşadığı pek görülmemişti. O her daim kontrollü, her şeye hazırlıklı, kimin karşısına dikilirse dikilsin saygısını kazanacağı garanti kadınlardan biriydi.
"Kapıyı kapamayı unutma," dedi sertçe. "Girsen de, gitsen de."
Sonra kapıyı açık bırakıp mutfağa döndü. İlker de onun ardından ağır ağır içeri girdi. Ses çıkarmaktan korkar gibi kapıyı yavaşça kapadı. Hemen sağdaki portmantoya baktı. Alt rafta terliği duruyordu hâlâ. Sanki dört yıl hiç geçmemiş gibi. Gülümseyerek terliği giydi ve mutfağa doğru ilerledi.
Bir süre annesini izledi. Tencereyi açışını, tabağa sarmaları dizişini, masadaki yoğurdu biraz iterek tabağı yerleştirmesini... Tam ağzını açacakken Nezaket, "Otur, zıkkımlan," dedi ve oğluna hiç bakmadan mutfaktan çıkıp odasına girdi.
İlker masaya oturup sofrayı izlemeye başladı. Bugün döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile bilmiyordu annesi. Belli ki dört yıldır her pazar bu sofrayı kuruyordu. Öyle ya, hiçbir şeye hazırlıksız yakalanmazdı Nezaket Hanım.
İlker hâlâ sarmaları izlerken üzerini değiştirmiş, koluna çantasını takmış olan annesi geldi. Elinde büyük, sarı bir zarf vardı.
"Ben dışarı çıkıyorum. Al, bu sana geldi bu sabah."
"Bu ne anne? Kimden gelmiş?"
"Ne bileyim ben? Başkasına gelen paketleri açmak âdetim değildir."
İlker'in hâlâ almadığı zarfı masanın kenarına bırakıp gitti.
İlker, dış kapının sesini duyduktan sonra zarfı eline aldı. Bir süre evirip çevirdi. Üzerinde yalnızca "İlker Peker" yazıyordu. Adres de yoktu, gönderen bilgisi de.
Zarfı merakla, biraz da korkuyla açıp içindekileri masanın üzerine döktü. Bir telefon, bir anahtar ve bir fotoğraf çıkmıştı içinden. Fotoğraftaki adama baktı. 40-45 yaşlarında, sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli bir adamdı. Ceketinin üst cebinden kıravatının renginde bir mendil taşıyordu. Kesinlikle İlker'in tanıdığı biri değildi. Belki adı sanı yazıyordur diye fotoğrafın arkasını çevirdi. Keçeli kalemle yazılmış kocaman bir yazı vardı fotoğrafın arkasında: 7 GÜN.
İlker irkildi. Fotoğrafı elinden bıraktı. O sırada masanın üzerindeki telefon bipledi. İlker telefonu eline aldı. Mesaj işareti yanıp sönüyordu. Bir an tereddüt etse de merakına yenilip mesajı açtı. Sadece bir adres vardı. Sonuna da büyük harflerle "HEMEN" yazılmıştı.
İlker masadan kalkıp sokağa bakan pencereye doğru ilerledi. Telaşla aşağı yukarı bakmaya, sıra dışı bir durum olup olmadığını anlamaya çalıştı.
Gerçi olsa da nasıl fark edeceğim ki, diye düşündü sonra. Dört yılda kim bilir neler değişmiştir, kimler gitmiş, kimler gelmiştir...
Pencerenin yanındaki tekli koltuğa oturdu. Hâlâ elinde tuttuğu telefona baktı. Adres bulunduğu yere çok uzak değildi. Bir yandan neyle karşılaşacağını bilmediği bir yere gitmekten korkuyor, bir yandan da içindeki tuhaf gerilim ve heyecanı bastırmaya çalışıyordu. Telefon tekrar bipledi. İlker anında açtı mesajı. "HEMEN!!!" 

***

Sokakta ağır ağır ilerleyen taksi, tek katlı, bahçeli, şık bir evin önünde durdu. İlker taksiden indikten sonra kuşkuyla etrafa bakındı. Kimse yoktu sokakta. Kedi - köpek bile yoktu. Taksinin gözden kaybolmasını bekledikten sonra ağır ağır ve her adımında sağa sola bakarak bahçeye girdi. Önce pencerelere doğru ilerledi. Kapalı perdelerin arasında bir boşluk bulmaya, içeriyi görmeye çalıştı ama hiçbir boşluk yoktu. Çaresiz kapıya doğru ilerledi. Bir süre ceplerini karıştırdıktan sonra zarftan çıkan anahtarı buldu ve kilide soktu. Temkinli davranarak kapıyı açtı. Tam girmeden önce başını uzatıp içeride biri var mı diye kontrol etti. Hiçbir ses, hiçbir kıpırtı yoktu. İlker bu sefer arkasına dönüp sokağı gözledi. O tarafta da hiçbir hareket yoktu. Sonunda içeri girip kapıyı kapadı. 
İçerisi loştu ama tertemiz kokuyordu. Duvarlrda bir elektrik düğmesi aradı. Nihayet ışıklar yandığında İlker şaşkınlık ve korkuyla olduğu yerde çakılı kaldı.


18 Mart 2015 Çarşamba

Bir Tebessüm Toplayıcının Beyanı

Kim iddia edebilir ki bir savaş-ölüsü olmadığımı?
Parçası olmadığım bir savaşın zayiatıyım ben.
Siz, kendinizle, belki biraz da dünyayla savaşırken, niçin beni vurdunuz?
Kimseye karşı değildim ben. Kimseden yana değildim.
Çöplüklerinizden birkaç tebessüm toplamaya çıkmış bir toplayıcı sadece.
Nedense, hep uzağımdan geçtiniz. Tuhaf bir tedirginlik vardı adımlarınızda. Ne yaptıysam inanmadınız basit bir tebessüm-toplayıcı olduğuma.
Hem tebessümleriniz de çok kirliydi, biliyor musunuz? Kimine alaycılık bulaşmıştı mesela. O çıkıyordu yıkayınca ya, kibir çok derine işlemişti. Hüzne bulanmış tebessümlerinizi seviyordum ama. Hiç değilse biraz insana benziyordunuz orada.
Her neyse, mesele bu değil. Kirletip attığınız tebessümleri toplamak için yüzünüzün çöplüğünde dolaşan bir çocuktum ben sadece. Hep tedirginlikle uzağımdan geçerek beni kaç kez vurduğunuzu bilmiyorsunuz değil mi? Sizin soğukluğunuzu ısıtabilmek için kendi yüreğini ateşe verenlerden de haberdar değilsiniz tabii...
Bir savaş-ölüsüyüm işte şimdi. Kendi yangınımın dumanından zehirlendim. Sizin, her nedense iyimserliğe, güzelliğe, bir şeyleri sevmeye, bir şeylerle yetinmeye açtığınız o büyük savaşınız var ya... istatistiklere geç
in diye söylüyorum, ben o savaşın zaiyatıyım.

16 Mart 2015 Pazartesi

Öfke Yontucu Şarkı

Bu şarkının sözleri ne anlatıyor bilmiyorum. Araştırsam öğrenirim belki ama araştırmak da istemiyorum. Çünkü ilk dinlediğim andan beri böyle ılık ılık içime akan bir şefkat hissi duyuyorum bu şarkıda. Hani sonbahar başlarında hafif serin ama insana iyi gelen rüzgâr gibi (yok, ılıkla serin çelişmiyo bence, çok yakın şeyler onlar, bunu deşeyim bir ara). Ne bileyim, ıslık çalmak hani insanın acısını da, öfkesini de, aşırıya kaçmış bütün duygularını da eritir, aşındırır, yontar, hizaya sokar ya hani, bi durultur, bi durdurur, bi farkına vardırır bu kadar acele etmemek gerektiğinin... işte o hisleri veriyor bana. 
Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama çok güzel bi his, çok sevdiğim bi hâl bu...
Böyle işte, bi ıslık gibi yayılsın istiyorum bazen bu his. Yankılansın insanların içlerinde... Ne kadar aşırıya kaçan öfke varsa, yontsun da batmasın kimsenin gönlüne o sivri uçlar istiyorum. O yüzden belki çok kez paylaşacağım daha.
Buyrun, siz de bi durdurun içinizdeki zamanı...

12 Mart 2015 Perşembe

Akşam Güneşi Filtreli Cam Fanusların Ardındaki Yürekler gibi bir şey...

Bir şeyler var içimde. O kadar çok çarptı ki duvarlara, insanların yüreklerini saran pırıl pırıl camlara o kadar çok çarptı ki, kıpırdamıyor artık. Şu muzlu maymunlu deneydekine benzer bir şey işte. Görüyor, yutkunuyor filan ama öyle emin ki giremeyeceğinden oralara...
Keşke bir sineğin dirayetine sahip olabilse insan da.
Her insanın yüreği aynıdır herhalde aşağı yukarı. Eski şehirler, eski mahalleler gibi. Bir meydan -tabii ki çeşmeli-, bir kahve meydanda, bir fırın, kasap, manav... Nasılsa artık. Hepsi model olarak aynı ama bambaşka hayatlar, bambaşka hayaller akıyor içlerinde. Aynılığın bu farklılığı büyüleyici değil mi?
Bazıları koskocaman duvarlar örüyor ama kalbinin etrafına. İri yarı güvenlik görevlileri gibi giremezler listesi asıyorlar sonra yüzlerine. Kendilerinden başka kimseye yer yok o kalplerde. Görüyorsun.
Ama camdan bir fanusa kapayanlar yok mu kalplerini, tehlikeliler. Pırıl pırıl da parlatıyorlar her sabah. Bir akşam güneşi filtresi koyuyorlar sanki üstüne. Nasıl güzel, nasıl masalsı... Heves ediyor insan, turistik filan değil, geçip yerleşmek istiyor o yüreklere. Hani öyle bir güzellik ki, sanırsın 24 saat taze çay var. Niye bi kapı koymazlar ki? Niye açmazlar ki çalınca? Bütün güzellikleri görüp olduğu gibi, içine girmenin onu bozmaktan başka yolunu bulamamanın çaresizliği...

10 Mart 2015 Salı

Yorgun

Çok yoruldum.
Hep duvarlara çarpmaktan, yine de kalkmaktan, sonra bi daha çarpmaktan.
Ben insanların çöplüğünde güzellik aramaktan çok yoruldum.
Ben insanların güzellikleri çöplüğe çevirmesinden çok yoruldum.
Kusursuz hiçbir şey yok bizim çevremizde. Ama insanların sürekli kusurlara odaklanmasından yoruldum.
Hep haksız olmaktan yoruldum artık. Çırpınmak mesele değil. Koşmak da. Düşmek de. Kalkmak da. Ama ben hep itilmekten, düşünce yuhalanmaktan, kalkınca kalkışıma burun kıvrılmasından...
Yazmaktan da yoruldum.
Düşünmekten de...
Yaşamaktan da....
Beni güzelliğe kör etme Allah'ım.
Beni iyiliğe...
Ben emeğe kör etme.
Etme. N'olur...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...