26 Aralık 2016 Pazartesi

Öyküler, Yolculuklar ve Misafirlikler


Öyküler, başkalarının anlattığı ve bizim okuyarak / dinleyerek misafir olduğumuz öyküler, misafir olduğumuz evlere benziyor aslında.
Hepimiz az çok bir yerlere ilk kez misafir gitmişizdir. Kapıdan içeri girmek üzereyken duyulan ve ilk birkaç dakikayı da kapsayan bir tedirginlik vardır: Rahatsız etmeden rahat edebilecek miyim?
Kimi evde, ev sahibinin aşırı titizlendiğini, her şeyi özenle yerleştirdiğini, misafir gelecek diye dip köşe temizlik yaptığını görürüz ve tam da bu, bizde tuhaf bir huzursuzluğa neden olur. Tüm bunlar kıymet gördüğümüzün göstergesidir aslında ama herhangi bir nesnenin yeri bir milim değişse, bütün dekor çökecekmiş gibi hissetmekten alamayız kendimizi. Bizi rahatsız eden de budur belki. Doğal bir ortamda değil, bir dekordaymış gibi hissetmek... Orada geçirdiğimiz her ânı, bir misafir olduğumuzu aklımızdan çıkarmadan yaşamak...
Kimi zaman ise misafir olmak niyetiyle çaldığımız kapıdan içeri adım atar atmaz kendimizi o eve ait hissederiz. O eve ait bir telaşın, bir sevincin yahut kederin içinde buluruz kendimizi. Daha ne olduğunu anlamadan, bir ucunu tutuşturuverir ev sahibi elimize.
Cassie Dandridge Selleck, tam da ikinci türden bir ev sahibi işte. Günah Kök Saldığındanın henüz ikinci bölümüne bile geçmemişken kendinizi Ora Leenin verandasındaki koltuklardan birine oturmuş, onun 1976 yazına dair anlattıklarını dinlerken buluyorsunuz.
Floridadaki küçük bir kasabada, Mayvillede o yaz yaşanan bir tecavüz olayı, birçok farklı olayı tetikliyor ve Ora Lee, Pikan Cevizcisi namıyla anılan ihtiyar Eldred Mims ve uzun yıllardır Ora Leenin yardımcılığını üstlenen Blanchea taşıması ağır ve unutulması imkânsız bir sır bırakıyor.
Tam yirmi beş yıl sonra, bir sabah gazetede gördüğü haber üzerine Ora Lee, artık bu korkunç sırrı daha fazla taşıyamayacağına karar veriyor ve hep birlikte bir günahın köklerine iniyoruz.
Khaled Hosseini, Bir öykü giden bir trene benzer. Ona nereden binersen bin, er ya da geç hedefine varırsın, der. Öyledir. Ancak okumak bir yolculuksa, bu sadece varmakla ilgili değildir. Çoğu kez bir kitapta anlatılan olaydan, trenin uğradığı istasyonlardan, kalkış ve varış noktalarından ziyade, o yoldan devşirilen düşünceler, karakterlerle birlikte yaşanan duygulardır okurun heybesinde kalan.
Günah Kök Saldığında, bu açıdan da misafirlerine cömert davranıyor ve yol boyunca heybelerini kendi bakışlarınca pek çok duygu ve düşünce ile doldurmasına olanak sağlıyor. Öyle kafanıza vura vura, zorla belletmeye çalıştığı, üstelik hazır paket halinde verilmiş, slogan tipi düşünceler/duygular değil bunlar. Dalından kendiniz topluyorsunuz, arzu ederseniz.  Çeşitli dallardan Blanchein çaresizliğini, Ora Leenin pişmanlıklarını, Mimsin vicdanını ve herkes için doğru olanı yapma çabalarını toplamak ve ardından derinden hissetmek mümkün.
Yazarın hikâye boyunca okuru usulca ama köklerinden sarstığı nokta ise, Ora Lee karakteri üzerinden incelikle çatlattığı iyi niyet kabuğu. Kimi zaman iyi niyetle ve tamamen doğru olduğuna inandığımız için gerçekleştirdiğimiz bazı eylemlerin ve sarf ettiğimiz kimi sözlerin, aslında kibrin içimize nasıl kök saldığını açıkça gösterişine birçok kez tanık oluyoruz hikâye boyunca. Ora Lee, olaylara yirmi beş yıl sonradan bakarken pek çok noktada, sözcük seçimlerinin ona kurduğu tuzağı fark ediyor. Niyetim iyiydi zırhının ardına saklanmıyor, aman ya kötü biri gibi görünürsem demiyor ve iyi niyetinden beslenerek derinleşmiş ön yargıları da anlatıyor.
Bu kitapta sırlar var ama yazar, hikâyesinin en temeline oturtmuyor bunu. Işıklı tabelalarla sırların varlığına işaret edip merak uyandırmak gibi bir gayesi yok. Bu da okurun sırların peşinde geçireceği zamanı, adalet, gerçek, doğruluk, eşitlik, vicdan gibi kavramlar üzerine düşünmek maksadıyla kullanmasına fırsat tanıyor. Kanunen yasak olmadığı halde siyahilerin yine de içeri girmemeyi tercih ettiği bir bara düşürüyor mesela Ora Leenin yolunu ve birkaç satırla, toplumların yasalar kadar çabuk değişmediğini çarpıyor yüzümüze.
Çok uzun bir yolculuk değil bu ama oldukça derin ve zorlu. Hani iyice bir hazırlanarak çıkıldığında çok da yara bere almadan atlatılabilir. Ama tam da bu yüzden, hiçbir yere götürmez sizi. Çünkü bazı yollarda yalnızca önyargılarınızı yaraladıkça ilerleyebilirsiniz. Ve bazı kitaplar, ancak sizi kanattığında okunmuş sayılır.


11 Ağustos 2016 Perşembe

Güzel İnsanlar (1) || İsmini bilmediğim kıvırcık saçlı, gözlüklü adam

"Güzel insanlar" aha şu gölgeme yapışmış rengarenk balonlar gibi ruhumun göğünde. İçimde gökkuşağı gibi... Böyle ara sıra, aklıma geldikçe, buraya kayıt düşsem, olur mu? Şöyle "enasözlük" şeysi gibi bi tag de bulsak hatta. Neyse, hele bi başlayak da, tag de bulunur evelallah:)
...
Güzel İnsanlar (1) || İsmini bilmediğim kıvırcık saçlı, gözlüklü adam
...
Lise sondayım. Harçlıkla filan geçindiğimiz yıllar tabii. Evde ilçe halk kütüphanesinden daha çok kitap olduğu için kitap alımı da kısıtlı. Tarihe, Sümerler dönemine filan da acayip ilgi duyuyorum. Nihayetinde ilkokulda öğretmen olmaktan evvel arkeolog olmak istemiş bi çocuğun gençliğiyim, ne olacaktı. Bi haftasonu, dersane çıkışı herhalde, küçük bir pasajın en dibindeki miniminnak kitapçıdayız Betül'le. Sahipleri biz ordayken dükkanı emanet eder, ufak tefek işlerini hallederdi arada. Öyle bir gün yine yanılmıyorsam. Bir adam geldi, laf lafı açtı, muhabbet sürerken, Kabalcı'dan çıkan Tarih Sümer'de Başlar kitabını gördüm arada bi yerde. Ne zamandır gözüme kestirmişim ama pahalı kitap. İlk maaşımla alacaklarım listemin başında yer alıyor. Öyle takığım yani. Laf arasında bu mevzu da geçiyor. Adam gidiyor sonra. Ama ne adımı söylemişim, ne okulumu... Sadece kitaplardan bahsetmişiz öyle. Pazartesi ilk teneffüste, diğer şubelerden simaen tanıdığım ama hiç muhabbetim olmayan biri sınıfa girdi, biraz arandı, beni görünce yanıma geldi doğrudan. Elinde Tarih Sümer'de Başlar. "Bilmemne abi yolladı," dedi. Şaşkınlıktan teşekkür filan edemedim. Acelesi vardı çocuğun, çıktı gitti. Okuyup çocuğa geri verdim kitabı, bilmemne abiye geri götürsün diye.
Hem şaşırır, hem duygulanır, hem mutlanırım hâlâ, ne zaman hatırlasam bunu. Bir daha da hiç ama hiç denk gelmedik o adamla. Onu da mutlu edenler vardır inşallah be!

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Oh ya!

Ben hatırlamıyorum tabii. El kadar veletmişim. Ama o kadar çok ve her seferinde o kadar içten bir keyifle anlattılar ki bunu, nakledilmiş bir hikâye gibi değil de hatırladığım bir anı gibi geliyor artık bana.

Ben kendimi bildiğimde, babam saçlarıyla vedalaşalı çok olmuştu. Öyle ki yatak odasındaki nikah fotoğraflarına uzun uzun bakıp annemin yanındaki adamın kim olduğunu anlamaya çalıştığım dönemler oldu. Bir gün dayanamayıp sordum, annem çok güldü. Babammış o adam.
Anaokuluna devam ettiğim yıllarda aynı sınıfta olduğum bir kız varmış. Biraz da havalıymış sanırım. Sahip olduklarıyla övünmekten hoşlanırmış. Her gün yeni bir şeyle çıkarmış karşıma. "Oh ya!" diye başlarmış her cümlesine de. "Oh ya! Benim babamın arabası var, seninkinin yok," dermiş mesela. Susarmışım. Başka bir gün başka bir şey bulurmuş onun babasında olup benimkinde olmayan. Ne bileyim Walkmen'dir filan... Seksenlerin ortaları nihayetinde, bi dünya şey var varlığıyla hava atılabilecek.
Bir zaman devam etmiş bu böyle. O kızı ekseriyetle babası alırmış okuldan. Beni de bazen servis alırdı, bazen de annem. Bir akşam, artık nasıl geliştiyse hadiseler, babam gelmiş beni almaya. Tesadüf bu ya, o kızın da babası gelmiş aynı saatte onu almaya. İkisi de eğilmiş, ayakkabılarımızı giydiriyorlar. Yan yana durmuşuz öyle, önümüzde diz çökmüş babalarımızla. Ben birden eğilmişim, kelini öpmüşüm babamın. Sonra kıza dönüp, "Oh ya," demişim, "Benim babam kel, seninki değil."
Babam kızın öfkeden kıpkırmızı kesildiğini anlatırdı hep. Kendisi de gülmekten kızarırdı her anlattığında. Bir kızarmış, bozarmış, babasına bakmış, "Ama benimki de olacak..." demiş kız.

Babamın böyle anıları tekrar tekrar anlatmasını özlüyorum. Her seferinde aynı şevkle, ilk kez anlatıyormuşçasına detaylı ve keyifle anlatmasını... Tekrar eden şeyler beni genellikle sıkar ama tuhaftır ki babamın kendi çocukluğuna ve bizim çocukluğumuza dair anılarını anlattığı her an onu dinlemek isterdim.
Özlemek, tuhaf bir his. Ancak ve ancak buruk bir tebessümle tam olarak anlatılabilen. Ve ancak ve ancak şefkatli bir tebessümle karşılık bulduğunda ağrısı dinen. Babamın şefkatli tebessümlerini de çok özlüyorum.
Bugün doğumgünü. Arayıp şımarık bir çocuk gibi "doğumgünün kutlu olsun babacıııım," dediğimde "hadi ordan" deyişini duyamadığım ikinci doğumgünü. Öyle...

24 Ocak 2016 Pazar

Gibi Bir Şey...

"Gerçek sanıyorum," dedi. "Bazen, güzel şeyler görüyorum. Ne bileyim, gülümsüyor insanlar." Bunu söylerken, başı öne eğik, mahcubiyetle gülümsedi. Gerçek olmayan güzel bir şeyi hatırlar ve özlermiş gibi. "Yani, gülümsüyorlar işte. Merakla size dair, ama sizin, hani... nasıl anlatayım, bilmiyorum ki... içinize, içinizdeki bir şeylere, ruhunuza, yaralanmaya müsait ruh eklemlerinize dair bir şeyler soruyorlar. Hani, önemliymişsiniz gibi, anlatabildim mi? Böyle, güzel şeyler işte. Sahici gibi güzel. Böyle anlatmasanız da anlayan bir bakış gibi güzel. Güldüğünüzde dudaklarınızın kenarlarından akıp giden gözyaşlarını görürmüş gibi güzel... Bir sürü güzel şey görüyorum. Küçük küçük güzellikler öyle. İşte ben onları gerçek sanıyorum. Sonra birden, bir şey de olmuyor hani de, öyle bir anda, kendiliğinden, öyle rüyadan uyanır gibi, onların gerçek olmadığını fark ediyorum. İnsanların bu tür şeyleri sadece nezaketen, o da ancak gerektiğinde yaptığını anlıyorum."
"Ve bu, sizi yaralıyor, öyle mi?"
"Hayır. Yani, evet, yaralanıyorum ama gerçek olmadıkları için değil."
"Ya ne için?"
"Gerçek olmadıklarını anladığımda, böyle bir burukluk sarıyor içimi. Üzülüyorum sanki. Böyle hayal kırıklığı gibi bir şey... İşte o hissi duyduğumda, kendimden çok utanıyorum. Güzel şeyleri oldukları gibi kabul edemediğimi vuruyor yüzüme. Gerçek olmamaları, onlardan duyduğum sevinci etkilememeliydi. Güzel şeylere hakkıyla sahip çıkamıyorum. Ben de diğerleri gibi gerçek olmaya zorluyorum onları. Beni yaralayan yalnızca bu. Yoksa insanların nezaketleri, bilakis, yaralarımı sarıyor."

12 Ocak 2016 Salı

Uçurtmanın İpi

14 yaşında babasını kaybeden Nazlı'ya bakarak, "Hep 14'ünde kalacak," dedi Mücella. O ana rahmindeyken ölen kendi babasını hatırlayarak, "Benim hep ana rahminde kalmam gibi," diye ekledi.

Düşündüm.
Hep 30 yaşında mı kalacağım?
Kalamam. Mümkün değil. O yaşa hiç gelemedim ki...
Sadece, karar veremiyorum, hatırladığım ilk ölümümde mi kaldım, 4 yaşında; yoksa o gün öldüğümü idrak ettiğim 12 yaşında mıyım hâlâ?
Ondan sonra da öldüm. Çok kereler. İçimde kendimlerden bir mezarlık var. Mezarlık bile değil belki, bi çukura itilip üstüne alelacele toprak atılmış bir toplu mezar. İnsan kendi içinde kaç kez ölebilir ki? Bi insan bu kadar çok ölmemeli. Bu, ilkinden sonrası yani, benim suçum, biliyorum. İlk öldüğümde haykırmalıydım. Öldüğümü haykırmalıydım. Katilim de kaçmaya bile teşebbüs etmiyordu nasılsa. Yakalarlardı. Yapamadım. Saçma sapan bir bencillikten. Üzmek fiilinin öznesi olmaktan niye bu kadar korkuyorum?

Sonra yine, başa sarıp bir kez daha düşündüm.
Niye öldüm? Öldüğümü fark ettiğimde, niye direnmedim? Niye kalp masajı yapmadım kendime? Niye mücadele etmedim? Öldüğümü niye gizledim? Gizledim madem, neden yaşayan yanlarımı da alıp o toplu mezarın başından çekip gitmedim? Niye kaldım orada ve neden çıkıp gidemiyorum ve gidemeyeceğim asla?

Kendimi, ipi mezarlarımın elinde bir uçurtma gibi hissediyorum çoğu zaman. Ne zaman kendimi özgür sansam, tutup çekiveriyor ipimi. Sonunda düşmek de olsa, o ipi kessin istiyorum biri.


27 Aralık 2015 Pazar

Yangında İlk Ertelenecek

Sizin de evinizde vardır muhakkak öyle bir eşya. Hani hiçbir zaman kendine ait bir yeri olmayan, eve gelen giden insanlara, girip çıkan eşyalara göre bir oraya bir buraya konan bir eşya. Öyle özel olarak pek aramadığınız ancak ihtiyaç duyduğunuz nadir zamanlarda hatırladığınız yerde bulamazsanız öfkelendiğiniz... Her evde vardır değil mi böyle bir eşya? Varmış gibi geliyor bana.
İşte ben kimi zaman o eşya gibi hissediyorum kendimi.
Yer açmak için yeri değiştirilecek ilk kişi.
Programsız bir şey çıktığında ilk ertelenebilecek.
Her şeyi zamansız...
Öyle bir eşya işte...
Her daim "offf, sen de!" denebilecek.

29 Kasım 2015 Pazar

Açılın! Ben Hiçbir Şeyim!

İnsanların başka insanları bir parçacık düşünmüyor olmalarını düşünüyorum.
Bunu hiç düşünmek zorunda kalmamayı dilerdim.
İnsanların, başka insanların alanlarına teklifsizce ve dahi bir hakmışçasına girmelerini, girip orada kalmalarını ve ev sahiplerini kendi alanlarından kaçıp gitmeye zorlamalarını düşünüyorum.
Ne yaptıklarının hiç farkında olmayışlarını....
Ve kendi alanları içinde sıkışıp kalanların, davetsiz misafirlerini kırmak korkusuyla ağızlarını açamayışlarını.
Bunların düşünülmeyeceği bir dünya düşünmek istiyorum, olmuyor.
En ince şekliyle konuşmaya çalıştığınızda, bunu üste çıkmak için bir basamak olarak kullandıklarını fark etmeyen insanların kabalığı, incecik kâğıt kesikleri bırakıyor bünyemde.
N'olur, açılın biraz. Hasta nefes alsın.

29 Eylül 2015 Salı

Yapbozun Fazla Parçası

İnsanın insanı anlayabildiği bir devir oldu mu dünyada?
Olsaydı, dünya dönüyor olur muydu hâlâ?
Hani diyor ya Oğuz Atay, Tutunamayanlar'da, "Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha fena... Daha fena..."
Sonra Necip Fazıl geliyor aklıma. "Bütün insanlığı dövsen havanda," diyor üstat, "Zerre zerre herkes yine yalınız."
Bir yapboz gibi geliyor hayat bana çok zaman. O yapayalnız parçaları bir araya getirip bir resim, bir görüntü, bir anlam oluşturmaya çalışıyorsun. Olmuyor. Beceremiyorsun. Ömrün beceremeyişlerle geçiyor. Bazen renklerinizin tonu tutuyor bir başka parçayla, o girintili çıkıntılı yerler uymuyor. Bazen şekiller cuk oturuyor da çok aykırı duruyor diğer parça yanınızda. Tamamlamıyor resmi. Ne bileyim, bir şekilde olmuyor işte.
Her insan, kendi yapbozunun eksik parçasını arıyor.
Ben, bir başıma bir parça, gördüğüm her yapbozda yerimi arıyorum.
Bulamıyorum.
Herkes, eksik parçanın peşinde.
Ben, kendini hiçbir yapbozda bulamayan, bir fazla parça.
Ama bazı anlar var. Yerini bulmuş gibi oluyorsun. Olmadığını anlayana kadar geçen o anlaşılma hissi var ya...
İyi ki var.
O olmadan yola devam etmek ne zor olurdu.
Ne zor olurdu hep yapmaya çalışmak bozulup duran bir resmi...
Gözlerinden şefkat sızan insanlar, gitmeyin, olur mu?

29 Nisan 2015 Çarşamba

Güzellik-Yalnızlığı

Bazı insanlar, bazı kokulara benziyorlar. Bazen, varken, hoşa gidiyor ama yokluklarında aranmıyorlar. Yeni serilmiş çamaşır kokusu gibi mesela. Mutlulukla içe çekiliyor etrafta olduğunda. Kimse bir çamaşır yıkasak da etraf koksa mis gibi demiyor ama.
Ne bileyim, bazı insanlar merdiven kenarındaki tırabzanlara benziyorlar. İhtiyaç halinde tutulmalık yalnızca. Hayatının başka hiçbir anında istemiyor, aramıyor onu insanlar.
Bazı insanlar yemek olsa mesela, peynir-ekmek olur, sahanda yumurta olur, sade makarna olur. Çok nadiren canı çeker de yapar insanlar onları. Genellikle yapılacak bir şey olmadığında, dar zamanlarda, dolap boşken filan gelir akla.
Bazı insanlar, yalnızca sorumlulukları ve sıkıntıları paylaşmak gerektiğinde düşünülür yalnızca. Güzellikler paylaşılırken akla bile gelmezler.
Yalnızım dediklerinde kimse ciddiye almaz onları. Güzellik-yalnızlığı çok ağır bir yalnızlık türüdür oysa. Güzellik-çöpçülüğüne döner zamanla.

21 Nisan 2015 Salı

YEŞİL DENİZ: İDEAL MUTSUZLUK REHBERİ


Giriş cümlelerinde pek iyi değilim. Kendimi bildim bileli hep zorlandım başlamakta. Bir de başlık atmakta... Biri arkadan ittirdi miydi ama, sonrasında iyi kötü ilerlerim. Belki zamanında Leyla ile Mecnunda kendimi bulmam bu yüzdendi. Kendimi bulduğum karakter de İskenderin arabasıydı galiba. Ne garip, insan, sevdiği her şeyde kendini seviyor galiba. Keşke bunun bir yansımasının da kendine haksızlık ettiğinde, aslında sevdiklerine de haksızlık ettiği gerçeği olduğunu fark edebilse.
Bu sabah, akşam eve geldiğimde Yeşil Deniz izleyeceğimi biliyordum. Bir süredir yazmak istediğim bir iki konu vardı aslında ama bu akşam da karmakarışık not defterime bir iki madde ekleyip ilhamı bekleyeceğimi düşünmüştüm açıkçası. Öyle olmadı. Yine suları yükseldi içimdeki denizin. Taşmak istedi.
Çünkü İsmail, kimseye değil de Şükrüye sorduğunda hani mutsuzluğu mu seçmeli yoksa suçluluk duyacağın bir mutluluğu mu diye, Bu hayatta iyi insan olmaya çalışmanın bir bedeli var, dedi Hurdacı Şükrü. Sonra bir es verdi. Bir kez daha tekrarladı aynı cümleyi. Bu hayatta iyi insan olmaya çalışmanın bir bedeli var. O bedel mutsuzluksa da yapacak bir şey yok.
Karakter olarak tam da Şükrünün söyleyeceği bir şeydi bu, eyvallah. Bunca bölüm boyunca olaylar karşısında aldığı bütün tavırları düşündüm, söylediklerini, yaptıklarını... Sonra karakterin mesleğinin hurdacılık olmasının tasarlanmış bir şey olup olmadığını düşündüm. Bu tam da bir hurdacının söyleyeceği bir şey çünkü. Zira bugün iyi insan olma çabası artık yalnızca hurdacıların ilgi alanına giriyor. Pırıl pırıl vitrinlerde mutluluk vaatleri var hep. Üstelik organik bir mutluluk olduğundan da şüpheliyim bunun. Başarıya, istediğine sahip olmaya dayanarak büyüyen bir mutluluk... İyi insan olma arzusu, çabası, hayali... her ne ise işte, hurdaya çıktı sanki. Hikâyenin başından beri Şükrünün temsil ettiği pek çok değer gibi...
Süleymanla İsmailin suyun başında konuştuklarını düşündüm sonra. İsmail suyun akışına bakarken, Nasıl da dertsiz tasasız akıyor, dediğinde Süleymanın verdiği cevabı düşündüm. Suların taşlara çarpa çarpa akışını anlattıktan sonra, Dertsiz olur mu hiç? Dertsiz bi şey var mı len bu dünyada? deyişini. Ama galiba en çok bunu söylerkenki güleç yüzünü düşündüm. Derdi büyütmeyişini zihninde, gönlünde... Altını çizmeyişini, hayatın en doğal parçası olarak kabullenmişliğini... Çünkü acılar, dertler, tasalar, biraz da bir başkasının okuduğu bir kitabı onun ardından okurken gördüğümüz o altı çizili cümleler gibi geliyor bana. Boş yere oyalıyor insanı. Durup neden çizmiş olabileceğini düşünüyorsun. Sen de sevmişsen bile o cümleleri, yine de durup bir kez daha okuyorsun, onun ne gördüğünü anlayabilmek için... Oysa her insan kendi kitabını başkalarının altını çizdiklerine takılmadan okuyabilmeli. Kitaptaki herhangi bir cümle gibi okuyup gidebilmeli dertlerinin üzerinden. Ayrı bir parça değil ki dertler kitabımızdan... Üstelik onları ayıklayınca bütünlüğünü yitiriyor hikâye. Galiba Yeşil Denizde beni en çok çeken, derde de sevince de büyüteç tutmayışı zaten.
Sonra mesela, Zümrütün Hayati ile Mücadiyenin hikâyesini dinlerken kaçıp uzaklara gitme fikrini gözleri parlayarak zihnine kabul edişini tuhaf bir hüzünle izledim. Kimi insanın ilk aklına gelen çıkıştır kaçmak ya, ne tuhaf, olmaz bir hayal olarak bile aklından geçirmemiş bunu Zümrüt. Bazı insanlar böyledir ama. Böyle... Mutsuzluğa da razı insanlar, mutluluğu hak olarak görmeyenler, böyledir. Kalbinin labirentlerinde döner durur da, tam karşısındadır kapı, açmayı akıl edemez.
Mutsuzluğa da razı insanlar... (dayı çıkarırsak anlam bozulur, bakmayın ayrı yazdığıma) Aslında Yeşil Denizin bütün karakterleri biraz öyle. Mutsuzluğa da razı... Herkes mutsuzsa Yeşilovada, hadi mutsuz demeyelim de, mutluluğa tam doyamamışsa, hep bir başkasına ikram etmekten kendi paylarına düşen mutluluğu.
Doğrunun ne olduğu çağdan çağa değişmiştir hep. Bir şeyler, saçma sapan bir şeyler bazı doğrular bazı yanlışlar çıkarır ortaya. Doğru olanı yapmak filan, karmaşık şeyler bunlar. Ama insanın kalbinde şaşmaz bir pusula var. Çoğu kez -toplum, aile, gelenek, hıdı, bıdı gibi, hadi kolayına kaçıp hayat diyeyim- hayatın tozu toprağı yüzünden kendini gösteremese de, pas tutmuş olsa da, insan yüzüne bile bakmasa da, kalbinde şaşmaz bir pusula var. Ona sorduğu zaman bir şansı oluyor gerçek/tanımsız doğruyu bulmak için. Herkesin yaşamına, yaşadıklarına, hayatın ona kattıklarına göre kendini ayarlayan değişik bir şey işte... Anlatması güç, kolay olsaydı, işlevsiz olurdu galiba. Bu bahsi geçelim. Kısacası demem o ki, Yeşil Denizde herkes öyle korkuyor ki mutluluğuyla bir başkasını mutsuz etmekten, hani mutluluğu azıcık semirir de yan koltukta oturan yolcu rahatsız olur diye hep aç kalkıyor mutluluk sofrasından. Doğrunun, iyinin peşindeler. Göz hakkı olan herkes adına... Mutluluk, bunlarla beraber gelirse sefalar getirir ancak. Böylesi bir mutsuzluk, çok ideal, çok muhteşem değil mi? İnsanın mutsuz olası geliyor bazen...
İsmailin evlenme teklifini reddeden Sedef, arkadaşlarına anlatıyordu ya hani, Doğru adamı sevmişim ben, diye. Mutsuz olmak pahasına, Sedefi mutlu etmek için onunla evlenmek istemesinden bahsederken... Doğru adamı sevmek, evet, önemli ama, sen çok da doğru sevmişsin be Sedef! Bu daha önemli. Zümrüt de, İsmail de... Ne garip, dosdoğru insanları dosdoğru seven 3 doğru... keşke uzay geometrisi işlenirken bu kadar asmasaydım dersleri.
Bir de başından beri pek çok kez, pek çok karakter hakkında yazdım durdum da, Emine hiç özel bir paragraf açmamıştım. Kaçıncı bölümdü hatırlamıyorum, bir sahnesi vardı Eminin. İsmailin Zümrütü sevdiğini, Sedeften vazgeçtiğini öğrendiği ve durup düşünmeden İsmailin üzerine atladığı sahne. İzlerken kızmıştım Emine. Bi dur, bi düşün, anlamaya çalış filan gibi şeyler geçirmiş olmalıyım içimden. Ama birkaç gün sonra, mutfaktan çay almış masama dönerken, birden ve sırf o sahne için çok sevdim Emini. O değil de, bilerek ya da bilmeyerek, belki hiç istemeyerek kalbini kırdığında birinin, insanı Emin gibi sarsacak arkadaşları olmalı insanın be! Sırf bir kalbi kırdığı için ona hesap sorabilecek, ucu kendisine zerre dokunmasa da arkadaşının, bir insanın bir kalp kırmasıyla deliye dönecek insanlar olmalı...

Bir de Atiyenin aşk tanımından bahsetmek isterdim aslında. Ama kalbimde demini almadı daha. Borcum olsun, nasılsa bu Yeşil Deniz bir ara kalbimi taşırır yine, okyanus genişliğinde kalpler atarak içimdeki gölden bozma denize...


28 Mart 2015 Cumartesi

En Ütopik Hayal: Yeşil Deniz

Yeşil Deniz’in 23. Bölümünde, Müezzin Cemil’in bütün gün tinerle çalışmaktan kafayı bulup kınayı basarak tüm kasaba kadınlarının önünde Safiye’ye ilan-ı aşk edişini, kalbinde ne var ne yoksa döküşünü izlerken, “İnsan neler ediyor kalbine böyle?” dedim kendi kendime. Komik bir sahne olarak tasarlanmıştı muhtemelen. Ben hüznün tadını da aldım izlerken. Ve bu, lezzetine lezzet katmıştı sahnenin. Hani zeytinyağlı yemek yaparken bir küp şeker atılır ya içine, ya da ne bileyim bazı tatlıların tariflerinde bir tutam tuz vardır. İşte gerçekten mizahi bir sahnenin içine de bir tutam hüzün katılmalıdır bence. Abartmadan, ağza gelmeyecek ama lezzete yaptığı katkı anlaşılacak kadar. Sanırım bugüne dek “sevdiğim” bütün hikâyeler, aramaktan yılmadığım bu lezzeti bulduğum için “sevdiğim” oldu.
Her neyse, diyordum ki Cemil, tinerin etkisiyle kalbinin gerçeğini gösterirken herkese, insanların kalplerini ne çok boyadıklarını düşündüm. Kalplerini gerçek renkleriyle göstermemek için bazen, bazen bir çatlağın üstünü örtmek için... Ama her gün kalbimizin bir yerine simsiyah bir boya sürüyoruz işte. Belki ondan ağırlaşıyor kalbimiz bu kadar. Belki o boyanın ağırlığını taşıyamadığından ağrıyor böyle... Tiner, kalpteki boya lekelerini de çıkarıyormuş, öğrendik Cemil sayesinde. Hiç değilse senede bir gün denesek mi biz de?

Emin’in memleket meselesini öğrenince olayı memleket meselesi hâline getirmesini izlerken sonra, şu “memleket meselesi” şifresi üzerine düşündüm. Bir kez daha. Her seferinde olduğu gibi gülümseyerek yine. İlk kullanıldığı sahneden beri içimi ısıtan bir şifre bu. Zümrüt’le yaşadıklarını, Zümrüt’e hissettiklerini, Zümrüt’ün hissettirdiklerini hep bu başlık altında anlattı İsmail, Süleyman’a. Memleketi Zümrüt’tü. Her seferinde de ilk okuyuşumda çarpıldığım o cümle geldi aklıma: “İnsanın tek vatanı aşkmış meğer.” Masturi Kabare diye bir kitapta geçiyordu. (İnsanda bir duygu oluşturan, oluşturmakla kalmayıp can suyunu da veren ve ruhunuzun toprağına sağlamca eken bir hikâyedir o da bu arada. Fırsatını bulursanız kaçırmayın derim.)
Öyle ya, insan kendini nasıl yersiz yurtsuz hissediyor kalbî iletişimi kesilince sevdiği ile. O hâlde mutlaka orası memleketi. Gurbette olmak garibanlıktan daha zor geliyor şimdi İsmail’e, o yüzden öfkeleniyor belki de “Ağzını gırdığımın altınları” diye.

Ama yalnız gurbette olmaktan değil İsmail’in sıkıntısı... Hani bazen, bazı insanların gönlünün genişliğinde boğulur ya insan, İsmail’in durumu tam da bu değil mi? Bir yanda Zümrüt’ün bir başkasına acı çektirmeye kıyamayan, onu kandırdığını, kullandığını, duygularıyla oynadığını anladığında dahi İsmail'i kurtarmak için jandarmaya yalan söyleyen, İsmail’e en kızgın olduğu anda bile Tugay’a karşı onu koruyan, “Aslında sana davrandığı gibi biri değil hiç,” diyen geniş gönlü, öte yanda Sedef’in yaşadığı ne varsa muazzam bir olgunlukla karşılayan, sevdiğinin sevgisine, üstelik başkasına duyduğu bir sevgiye bile sahip çıkan, onu en yakın dostlarına karşı bile savunan, hem Zümrüt’ü hem İsmail’i Hayat Ağacı’ndan örneklerle yüreklendiren, yani esasen sevgiyi, sevmeyi, hem de doğru sevmeyi hatmetmiş yüreğinin genişliği.... Tam ortasında kalakalmış İsmail. Bir tarafta da amcası ile yengesi var. İki kardeşi sevgide de kızmada da küsmede de, her konuda bir anne baba gibi sahiplenen geniş yürekleri onların... Süleyman sonra... Bir sürü güzel insanın gönlünün genişliğinde boğuluyor İsmail. Hani bir bölümde Zümrüt’e demişti ya, “Gamzende yeşil bir deniz var sanki, çırpınıyorum uğraşıyorum ama çıkamıyorum,” diye, işte öyle.
Yine de şanslı adam İsmail. Çünkü bir yüreğin genişliğinde boğulmak, çok daha tercih edilebilir bir ölüm bir kalbin sığlığına çakılmaktan.
İsmail’in de gönlü gayet geniş aslında. Hem öyle böyle değil. Zaten bunca gönlü geniş insan arasında oraya ferahfeza yayılmak varken, hani “kullanmak” diyeceğim, diziye yakıştıramıyorum, tutup boğuluyorsa orada, o da kendi gönlünün genişliğinden. Üstelik en anlaşılmadığı, onu en çok anlaması, dinlemesi beklenen insanlardan biri tarafından hakaret üstüne hakarete uğradığı anlarda bile, öfkesi çabucak sönen, her şeye rağmen arkadaşını mutluluğunda yalnız bırakmamaya çabalayan, hem de defalarca reddedilmesine rağmen yılmadan soluğu onun yanında alan, haklıyken bile dostluğunu kurtarmak için haklılığından vazgeçen bir adam İsmail neticede...

Aşkın geometrisini de düşündüm elbet. Üçgenler, beşgenler havada uçuşurken düşünmemek elde mi? Tamamlandığında, çembere, sonsuzgene dönüşür bütün aşk çokgenleri dedim içimden. Bir ucundan başlar, aynı uçta biter. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere gelmek değildir bu. Çünkü dönüp dolaşıp aynı yere gelemez insan istese de. Dönüp dolaşırken gördüklerinden sonra aynı insan olamaz zira. Ve değişen insana değişiktir aynı kalan. Geometri, güzel bilim.

Yine Masturi Kabare’de “Öyle yüksek bir kalbi vardı ki sıradan insanlar dünyaya onun kalbinden bakmaya cesaret edemezdi,” diye bir söz geçiyor. İsmail’in insanların pencerelerinden bahsettiği konuşmada da bunu düşündüm. İnsanlar, sahiden sadece kolaylık olsun diye mi kaçınıyorlar başkalarının kalbinden bakmaya? Yoksa korku mu daha öncelikli neden? Kendini yıkıp yıkıp yeniden yapmaya mı korkuyor insan? Bir başkasının kalbinde olmak, başlarını döndürüyordur belki. Bilmiyorum ki, çözebilseydim belki, gözlerim dolmazdı Yeşil Deniz’deki insanların güzelliğini gördükçe. Süleyman’ın Emin’e “Üzüleceğin bir şeyse söz veremem,” deyişi bu kadar etkilemezdi belki beni. Sedef’in başına gelen onca şeye rağmen İsmail’in Zümrüt’e duyduğu aşkı kızlardan gizleyerek İsmail’i onların yargılarından korumaya çalışması içimi titretmezdi. Ne bileyim ben, çözebilseydim insanların neden kendilerini, kendi pencerelerine minibüs oyuncakları gibi yapıştırarak öylece sallanıp durduklarını, gerçekliğimi geride bırakıp böyle bir hayalin içine girmek istemezdim.
Çünkü benim hayallerimde acı da var, hüzün de... Öyle güllük gülistanlık değil her şey. Kimsenin beni tanımadığı bir kasaba filan değil yani. Herkesin “insanı” tanıdığı bir yer belki... Olsun her şey. Dert de tasa da... Herkes kendini de insanı da tanısın ama. Ne bileyim, insanların başına ne geliyorsa birilerini kırmamak için yaptıkları manevralardan gelsin. Yeşil Ova'daki gibi biraz... Yeterince ütopik bi hayal değil mi zaten? Ne gerek var her şeyin dosdoğru aktığı bir hayale şimdi?


enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...