28 Mart 2015 Cumartesi

En Ütopik Hayal: Yeşil Deniz

Yeşil Deniz’in 23. Bölümünde, Müezzin Cemil’in bütün gün tinerle çalışmaktan kafayı bulup kınayı basarak tüm kasaba kadınlarının önünde Safiye’ye ilan-ı aşk edişini, kalbinde ne var ne yoksa döküşünü izlerken, “İnsan neler ediyor kalbine böyle?” dedim kendi kendime. Komik bir sahne olarak tasarlanmıştı muhtemelen. Ben hüznün tadını da aldım izlerken. Ve bu, lezzetine lezzet katmıştı sahnenin. Hani zeytinyağlı yemek yaparken bir küp şeker atılır ya içine, ya da ne bileyim bazı tatlıların tariflerinde bir tutam tuz vardır. İşte gerçekten mizahi bir sahnenin içine de bir tutam hüzün katılmalıdır bence. Abartmadan, ağza gelmeyecek ama lezzete yaptığı katkı anlaşılacak kadar. Sanırım bugüne dek “sevdiğim” bütün hikâyeler, aramaktan yılmadığım bu lezzeti bulduğum için “sevdiğim” oldu.
Her neyse, diyordum ki Cemil, tinerin etkisiyle kalbinin gerçeğini gösterirken herkese, insanların kalplerini ne çok boyadıklarını düşündüm. Kalplerini gerçek renkleriyle göstermemek için bazen, bazen bir çatlağın üstünü örtmek için... Ama her gün kalbimizin bir yerine simsiyah bir boya sürüyoruz işte. Belki ondan ağırlaşıyor kalbimiz bu kadar. Belki o boyanın ağırlığını taşıyamadığından ağrıyor böyle... Tiner, kalpteki boya lekelerini de çıkarıyormuş, öğrendik Cemil sayesinde. Hiç değilse senede bir gün denesek mi biz de?

Emin’in memleket meselesini öğrenince olayı memleket meselesi hâline getirmesini izlerken sonra, şu “memleket meselesi” şifresi üzerine düşündüm. Bir kez daha. Her seferinde olduğu gibi gülümseyerek yine. İlk kullanıldığı sahneden beri içimi ısıtan bir şifre bu. Zümrüt’le yaşadıklarını, Zümrüt’e hissettiklerini, Zümrüt’ün hissettirdiklerini hep bu başlık altında anlattı İsmail, Süleyman’a. Memleketi Zümrüt’tü. Her seferinde de ilk okuyuşumda çarpıldığım o cümle geldi aklıma: “İnsanın tek vatanı aşkmış meğer.” Masturi Kabare diye bir kitapta geçiyordu. (İnsanda bir duygu oluşturan, oluşturmakla kalmayıp can suyunu da veren ve ruhunuzun toprağına sağlamca eken bir hikâyedir o da bu arada. Fırsatını bulursanız kaçırmayın derim.)
Öyle ya, insan kendini nasıl yersiz yurtsuz hissediyor kalbî iletişimi kesilince sevdiği ile. O hâlde mutlaka orası memleketi. Gurbette olmak garibanlıktan daha zor geliyor şimdi İsmail’e, o yüzden öfkeleniyor belki de “Ağzını gırdığımın altınları” diye.

Ama yalnız gurbette olmaktan değil İsmail’in sıkıntısı... Hani bazen, bazı insanların gönlünün genişliğinde boğulur ya insan, İsmail’in durumu tam da bu değil mi? Bir yanda Zümrüt’ün bir başkasına acı çektirmeye kıyamayan, onu kandırdığını, kullandığını, duygularıyla oynadığını anladığında dahi İsmail'i kurtarmak için jandarmaya yalan söyleyen, İsmail’e en kızgın olduğu anda bile Tugay’a karşı onu koruyan, “Aslında sana davrandığı gibi biri değil hiç,” diyen geniş gönlü, öte yanda Sedef’in yaşadığı ne varsa muazzam bir olgunlukla karşılayan, sevdiğinin sevgisine, üstelik başkasına duyduğu bir sevgiye bile sahip çıkan, onu en yakın dostlarına karşı bile savunan, hem Zümrüt’ü hem İsmail’i Hayat Ağacı’ndan örneklerle yüreklendiren, yani esasen sevgiyi, sevmeyi, hem de doğru sevmeyi hatmetmiş yüreğinin genişliği.... Tam ortasında kalakalmış İsmail. Bir tarafta da amcası ile yengesi var. İki kardeşi sevgide de kızmada da küsmede de, her konuda bir anne baba gibi sahiplenen geniş yürekleri onların... Süleyman sonra... Bir sürü güzel insanın gönlünün genişliğinde boğuluyor İsmail. Hani bir bölümde Zümrüt’e demişti ya, “Gamzende yeşil bir deniz var sanki, çırpınıyorum uğraşıyorum ama çıkamıyorum,” diye, işte öyle.
Yine de şanslı adam İsmail. Çünkü bir yüreğin genişliğinde boğulmak, çok daha tercih edilebilir bir ölüm bir kalbin sığlığına çakılmaktan.
İsmail’in de gönlü gayet geniş aslında. Hem öyle böyle değil. Zaten bunca gönlü geniş insan arasında oraya ferahfeza yayılmak varken, hani “kullanmak” diyeceğim, diziye yakıştıramıyorum, tutup boğuluyorsa orada, o da kendi gönlünün genişliğinden. Üstelik en anlaşılmadığı, onu en çok anlaması, dinlemesi beklenen insanlardan biri tarafından hakaret üstüne hakarete uğradığı anlarda bile, öfkesi çabucak sönen, her şeye rağmen arkadaşını mutluluğunda yalnız bırakmamaya çabalayan, hem de defalarca reddedilmesine rağmen yılmadan soluğu onun yanında alan, haklıyken bile dostluğunu kurtarmak için haklılığından vazgeçen bir adam İsmail neticede...

Aşkın geometrisini de düşündüm elbet. Üçgenler, beşgenler havada uçuşurken düşünmemek elde mi? Tamamlandığında, çembere, sonsuzgene dönüşür bütün aşk çokgenleri dedim içimden. Bir ucundan başlar, aynı uçta biter. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere gelmek değildir bu. Çünkü dönüp dolaşıp aynı yere gelemez insan istese de. Dönüp dolaşırken gördüklerinden sonra aynı insan olamaz zira. Ve değişen insana değişiktir aynı kalan. Geometri, güzel bilim.

Yine Masturi Kabare’de “Öyle yüksek bir kalbi vardı ki sıradan insanlar dünyaya onun kalbinden bakmaya cesaret edemezdi,” diye bir söz geçiyor. İsmail’in insanların pencerelerinden bahsettiği konuşmada da bunu düşündüm. İnsanlar, sahiden sadece kolaylık olsun diye mi kaçınıyorlar başkalarının kalbinden bakmaya? Yoksa korku mu daha öncelikli neden? Kendini yıkıp yıkıp yeniden yapmaya mı korkuyor insan? Bir başkasının kalbinde olmak, başlarını döndürüyordur belki. Bilmiyorum ki, çözebilseydim belki, gözlerim dolmazdı Yeşil Deniz’deki insanların güzelliğini gördükçe. Süleyman’ın Emin’e “Üzüleceğin bir şeyse söz veremem,” deyişi bu kadar etkilemezdi belki beni. Sedef’in başına gelen onca şeye rağmen İsmail’in Zümrüt’e duyduğu aşkı kızlardan gizleyerek İsmail’i onların yargılarından korumaya çalışması içimi titretmezdi. Ne bileyim ben, çözebilseydim insanların neden kendilerini, kendi pencerelerine minibüs oyuncakları gibi yapıştırarak öylece sallanıp durduklarını, gerçekliğimi geride bırakıp böyle bir hayalin içine girmek istemezdim.
Çünkü benim hayallerimde acı da var, hüzün de... Öyle güllük gülistanlık değil her şey. Kimsenin beni tanımadığı bir kasaba filan değil yani. Herkesin “insanı” tanıdığı bir yer belki... Olsun her şey. Dert de tasa da... Herkes kendini de insanı da tanısın ama. Ne bileyim, insanların başına ne geliyorsa birilerini kırmamak için yaptıkları manevralardan gelsin. Yeşil Ova'daki gibi biraz... Yeterince ütopik bi hayal değil mi zaten? Ne gerek var her şeyin dosdoğru aktığı bir hayale şimdi?


26 Mart 2015 Perşembe

Yürürken Sağınızdaki ve Solunuzdaki Kalplere Basmayınız

Özdemir Asaf diyor ya hani, "Yazık, ben hep açık kapıları çaldım (kapadılar)."
Her okuyuşumda bunu, her aklıma gelişinde, her söyleyişimde, her yazışımda içimde miniminnacık belki ama çok keskin bir sızı duyuyorum.
Ne kadar kapı varsa önümde, dışında kalmaktan çok yorgun düştüm.
Şehre saldıran düşman ordusu gibi bir kütükle dangır dangır zorlamadığım bütün kapıların dışında kalmaktan, ayağımı arasına koyup zorlamadığım bütün kapıların dışında kalmaktan çok yoruldum. Zorlamaktan, saldırmaktan, kapıların önünde beklemekten çok yoruldum.
Oğuz Atay'ın kapısından istiyorum ben de...
"Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar: kapının ortasındaki küçük pencereden bakıp da kim o demeseler. Sonra hemen içeri alsalar beni." diyerek anlattığı hani... Hiçbir şey sormadan, hiçbir şey beklemeden...

İnsanların bunca kabalığı beni yaralıyor. Kapıları suratına çarptıkları ben olduğum için de değil üstelik. Kapıları suratlara çarptıkları için.
İnsanlar kabalıklarının farkında değil. İnsanlar kabalıklarının adını bambaşka bir şey koymuşlar.

Sonra, güven mesela... Bir değer değil bence. Kesinlikle bir değer belirleme kıstası değil. Değer vermediği pek çok insana güvenebilir nihayetinde bir insan. Birine güvenmek, daha ziyade "sorumlulukları paylaşma ve kalbin ağırlığını boşaltma" gibi görülüyor aslında. Bu işlemler tamamlandıktan sonra da kışlıkları kaldırır gibi kaldırıyorlar o insanları hayatlarından.
Değer vermek, çok farklı bir şey. Değer vermek kötü günde değil, iyi günde belli oluyor aslında. İnsanlar mutluluklarını, güzel anlarını, güzel anılarını paylaşmaya layık gördüklerini değerli buluyorlar aslında.

Hani yolda yürürken önüne ardına hiç bakmadan ilerleyen, sağında solunda kimse var mı diye düşünmeden küt diye dönüp insanlara çarpmakta, yollarını kesmekte, ne bileyim işte onlara engel olmakta hiçbir sakınca görmeyen insanlar vardır. Yine de azınlıktır bunlar. Çünkü yolda yürürken büyük bir çoğunluk dikkat eder yine de bir şekilde. İşte hayatı böyle yaşayanlar var bir de. Kime çarpmışım, kimi kırmışım, kimi dökmüşüm hiç umursamayanlar. Dillerinden fırlayan taşların hangi kalbi ezdiğini önemsemeyenler. Maganda kurşunu gibi... Asıl hedef olmamak, daha az yakmıyor insanın canını...
Ne olur dikkat etseniz biraz sağınızdaki solunuzdaki kalplere dikkat ederek yaşasanız?
Ölmezsiniz ya? Hem belki öldürmekten kurtulursunuz...

25 Mart 2015 Çarşamba

A.V PARTİSİ // Tefrika #1

Otuz kırk adım sonra bir köşe vardı. Orayı dönünce, bir zamanlar, hayatını altüst eden o hatayı yapana dek kendini ait hissettiği yerde olacaktı. 
Adımları yavaşlamıştı. Galiba korkuyordu. Hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamaktan ya da her şeyin onu eskisi gibi görmeyeceğinden korkuyordu. 
Cadde boyunca ilerlerken duyduğu his, misliyle artacaktı o köşeyi döndüğünde, biliyordu. Eski hayatından tanıdığı birkaç dükkân sahibinin şaşkınlıkla onu izlediğini fark etmişti. Bakışlarının ağırlığını hissetmişti üzerinde. Dönüp bakmamıştı hiçbirine. Göz göze gelirse neyle karşılaşacağından emin değildi. Sahte bir tebessüm, içten bir tebessüm, tedirginlik, korku, öfke, belki nefret... Göreceği şeyden korkuyordu. 
Şimdi, o köşeyi dönünce ağırlığını hissettiği bakışlar çoğalacaktı. Daha da ağırlaşacaktı. Kaçıp gitmek isteyecekti belki. Ama gidecek başka hiçbir yeri yoktu. O köşeyi dönmeli, o sokağı baştan sona yürümeli ve bir zamanlar "evim" dediği o yere girmeliydi.
Annesinin onu nasıl karşılayacağından da emin değildi. Dört yıldır bir kere bile ziyaretine gelmemiş, gelen gidenle hiç selam göndermemişti. Yine de İlker'in içinde, kapıyı açınca annesinin ona sımsıkı sarılacağına dair bir umut vardı. Hem cılız hem çok kuvvetli, bastırmaya, hayal kırıklığına uğramamak için yok etmeye çalıştıkça inatla kendini gösteren bir umut...
Kalbi hızlandıkça yürüyüşü yavaşlıyordu. Neredeyse durmak üzere olduğunu fark edince derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ve hızlanarak sokağa girdi.
Korktuğu gibi olmamıştı. Filmlerdeki gibi olur, zaman durur, etrafı bi uğultu sarar, herkes olduğu yerde donup şaşkınlıkla ona bakar zannediyordu. Ama hayat kendi ritminde akmaya devam etti.
İlker biraz da bundan cesaret alarak etrafa attığı kaçamak bakışları artırdı. Tanıdığı insanlar kısa bir süre ona bakmış, sonra "Vay be!", "Hayat işte!", "Zaman ne de çabuk geçiyor!" diye bağıran yüz ifadeleri takınarak işlerine dönmüştü. Bir iki "Yazık be! Gencecik çocuk yaktı hayatını!" da görür gibi olmuştu.
Az önce korktuğu onca duygudan herhangi biriyle karşılaşmak, bu hiçbir şey olmamışlıktan daha rahat hissettirebilirdi ona kendini. Adımlarını hızlandırdı. Eve yaklaştıkça ona çevrilen başlar artmıştı. Biraz da daha uzun bakıyorlardı. Korktuğu ne varsa bir an önce olup bitsin istiyordu artık. Evin kapısına varıp da durduğunda nefes nefese kalınca fark etmişti son birkaç binayı koşarak geçtiğini. 
Apartman kapısının önünde bir süre bekledi. Çok uzun sürmemişti ama nedense dikkat çekecek kadar uzun zamandır orada duruyormuş gibi gelmişti İlker'e. Geri dönmek gelmedi aklına. Başka hiçbir seçeneği yoktu. Yeni bir hayat kuramazdı. Ama eski hayatını yeniden kurmak için her türlü mücadeleye hazırdı. Derin bir nefes alıp içeri girdi.
Okuldan döndüğü günlerdeki gibi koşarak çıktı iki kat merdiveni. Kapıyı çaldı. Sonra içeriyi dinledi. Mutfaktan birkaç tıkırtı geldi. Sonra terlik sesleri... 
İlker burnunu kapıya yaklaştırıp içerinin kokusunu almaya çalıştı. Önce kısa kısa iki kez kokladı. Sonra derin derin içine çekti kokuyu. Günlerden pazardı. Pazar kokusuydu bu. Affedişin kokusu. 
Eski hayatının kapısını ona açan koku. 
Her pazar öğleden sonrası sarma kokardı evleri. Çocukluğundan beri İlker'in en sevdiği yemekti. Annesi pek sevmezdi sarma yapmayı. Zor gelirdi ona saatlerce oturup tek tek yapraklarla uğraşmak. Yine de İlker'e kıyamaz, haftasonlarını, haftaiçleri pek görmediği oğlunu mutlu etmeye adardı.
Kapı birden açıldı. Bu anı da farklı hayal etmişti İlker. Kapı ağır ağır açılır, ardından annesinin çıkması ve görüş açısına girmesi birkaç dakika sürer sanmıştı. Ama Nezaket Hanım birden karşısında belirince, ne hissedeceğini bilemeyerek tutulup kaldı. 
Nezaket Hanım'ın daha evvel büyük şaşkınlıklar yaşadığı pek görülmemişti. O her daim kontrollü, her şeye hazırlıklı, kimin karşısına dikilirse dikilsin saygısını kazanacağı garanti kadınlardan biriydi.
"Kapıyı kapamayı unutma," dedi sertçe. "Girsen de, gitsen de."
Sonra kapıyı açık bırakıp mutfağa döndü. İlker de onun ardından ağır ağır içeri girdi. Ses çıkarmaktan korkar gibi kapıyı yavaşça kapadı. Hemen sağdaki portmantoya baktı. Alt rafta terliği duruyordu hâlâ. Sanki dört yıl hiç geçmemiş gibi. Gülümseyerek terliği giydi ve mutfağa doğru ilerledi.
Bir süre annesini izledi. Tencereyi açışını, tabağa sarmaları dizişini, masadaki yoğurdu biraz iterek tabağı yerleştirmesini... Tam ağzını açacakken Nezaket, "Otur, zıkkımlan," dedi ve oğluna hiç bakmadan mutfaktan çıkıp odasına girdi.
İlker masaya oturup sofrayı izlemeye başladı. Bugün döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile bilmiyordu annesi. Belli ki dört yıldır her pazar bu sofrayı kuruyordu. Öyle ya, hiçbir şeye hazırlıksız yakalanmazdı Nezaket Hanım.
İlker hâlâ sarmaları izlerken üzerini değiştirmiş, koluna çantasını takmış olan annesi geldi. Elinde büyük, sarı bir zarf vardı.
"Ben dışarı çıkıyorum. Al, bu sana geldi bu sabah."
"Bu ne anne? Kimden gelmiş?"
"Ne bileyim ben? Başkasına gelen paketleri açmak âdetim değildir."
İlker'in hâlâ almadığı zarfı masanın kenarına bırakıp gitti.
İlker, dış kapının sesini duyduktan sonra zarfı eline aldı. Bir süre evirip çevirdi. Üzerinde yalnızca "İlker Peker" yazıyordu. Adres de yoktu, gönderen bilgisi de.
Zarfı merakla, biraz da korkuyla açıp içindekileri masanın üzerine döktü. Bir telefon, bir anahtar ve bir fotoğraf çıkmıştı içinden. Fotoğraftaki adama baktı. 40-45 yaşlarında, sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli bir adamdı. Ceketinin üst cebinden kıravatının renginde bir mendil taşıyordu. Kesinlikle İlker'in tanıdığı biri değildi. Belki adı sanı yazıyordur diye fotoğrafın arkasını çevirdi. Keçeli kalemle yazılmış kocaman bir yazı vardı fotoğrafın arkasında: 7 GÜN.
İlker irkildi. Fotoğrafı elinden bıraktı. O sırada masanın üzerindeki telefon bipledi. İlker telefonu eline aldı. Mesaj işareti yanıp sönüyordu. Bir an tereddüt etse de merakına yenilip mesajı açtı. Sadece bir adres vardı. Sonuna da büyük harflerle "HEMEN" yazılmıştı.
İlker masadan kalkıp sokağa bakan pencereye doğru ilerledi. Telaşla aşağı yukarı bakmaya, sıra dışı bir durum olup olmadığını anlamaya çalıştı.
Gerçi olsa da nasıl fark edeceğim ki, diye düşündü sonra. Dört yılda kim bilir neler değişmiştir, kimler gitmiş, kimler gelmiştir...
Pencerenin yanındaki tekli koltuğa oturdu. Hâlâ elinde tuttuğu telefona baktı. Adres bulunduğu yere çok uzak değildi. Bir yandan neyle karşılaşacağını bilmediği bir yere gitmekten korkuyor, bir yandan da içindeki tuhaf gerilim ve heyecanı bastırmaya çalışıyordu. Telefon tekrar bipledi. İlker anında açtı mesajı. "HEMEN!!!" 

***

Sokakta ağır ağır ilerleyen taksi, tek katlı, bahçeli, şık bir evin önünde durdu. İlker taksiden indikten sonra kuşkuyla etrafa bakındı. Kimse yoktu sokakta. Kedi - köpek bile yoktu. Taksinin gözden kaybolmasını bekledikten sonra ağır ağır ve her adımında sağa sola bakarak bahçeye girdi. Önce pencerelere doğru ilerledi. Kapalı perdelerin arasında bir boşluk bulmaya, içeriyi görmeye çalıştı ama hiçbir boşluk yoktu. Çaresiz kapıya doğru ilerledi. Bir süre ceplerini karıştırdıktan sonra zarftan çıkan anahtarı buldu ve kilide soktu. Temkinli davranarak kapıyı açtı. Tam girmeden önce başını uzatıp içeride biri var mı diye kontrol etti. Hiçbir ses, hiçbir kıpırtı yoktu. İlker bu sefer arkasına dönüp sokağı gözledi. O tarafta da hiçbir hareket yoktu. Sonunda içeri girip kapıyı kapadı. 
İçerisi loştu ama tertemiz kokuyordu. Duvarlrda bir elektrik düğmesi aradı. Nihayet ışıklar yandığında İlker şaşkınlık ve korkuyla olduğu yerde çakılı kaldı.


18 Mart 2015 Çarşamba

Bir Tebessüm Toplayıcının Beyanı

Kim iddia edebilir ki bir savaş-ölüsü olmadığımı?
Parçası olmadığım bir savaşın zayiatıyım ben.
Siz, kendinizle, belki biraz da dünyayla savaşırken, niçin beni vurdunuz?
Kimseye karşı değildim ben. Kimseden yana değildim.
Çöplüklerinizden birkaç tebessüm toplamaya çıkmış bir toplayıcı sadece.
Nedense, hep uzağımdan geçtiniz. Tuhaf bir tedirginlik vardı adımlarınızda. Ne yaptıysam inanmadınız basit bir tebessüm-toplayıcı olduğuma.
Hem tebessümleriniz de çok kirliydi, biliyor musunuz? Kimine alaycılık bulaşmıştı mesela. O çıkıyordu yıkayınca ya, kibir çok derine işlemişti. Hüzne bulanmış tebessümlerinizi seviyordum ama. Hiç değilse biraz insana benziyordunuz orada.
Her neyse, mesele bu değil. Kirletip attığınız tebessümleri toplamak için yüzünüzün çöplüğünde dolaşan bir çocuktum ben sadece. Hep tedirginlikle uzağımdan geçerek beni kaç kez vurduğunuzu bilmiyorsunuz değil mi? Sizin soğukluğunuzu ısıtabilmek için kendi yüreğini ateşe verenlerden de haberdar değilsiniz tabii...
Bir savaş-ölüsüyüm işte şimdi. Kendi yangınımın dumanından zehirlendim. Sizin, her nedense iyimserliğe, güzelliğe, bir şeyleri sevmeye, bir şeylerle yetinmeye açtığınız o büyük savaşınız var ya... istatistiklere geç
in diye söylüyorum, ben o savaşın zaiyatıyım.

16 Mart 2015 Pazartesi

Öfke Yontucu Şarkı

Bu şarkının sözleri ne anlatıyor bilmiyorum. Araştırsam öğrenirim belki ama araştırmak da istemiyorum. Çünkü ilk dinlediğim andan beri böyle ılık ılık içime akan bir şefkat hissi duyuyorum bu şarkıda. Hani sonbahar başlarında hafif serin ama insana iyi gelen rüzgâr gibi (yok, ılıkla serin çelişmiyo bence, çok yakın şeyler onlar, bunu deşeyim bir ara). Ne bileyim, ıslık çalmak hani insanın acısını da, öfkesini de, aşırıya kaçmış bütün duygularını da eritir, aşındırır, yontar, hizaya sokar ya hani, bi durultur, bi durdurur, bi farkına vardırır bu kadar acele etmemek gerektiğinin... işte o hisleri veriyor bana. 
Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama çok güzel bi his, çok sevdiğim bi hâl bu...
Böyle işte, bi ıslık gibi yayılsın istiyorum bazen bu his. Yankılansın insanların içlerinde... Ne kadar aşırıya kaçan öfke varsa, yontsun da batmasın kimsenin gönlüne o sivri uçlar istiyorum. O yüzden belki çok kez paylaşacağım daha.
Buyrun, siz de bi durdurun içinizdeki zamanı...

12 Mart 2015 Perşembe

Akşam Güneşi Filtreli Cam Fanusların Ardındaki Yürekler gibi bir şey...

Bir şeyler var içimde. O kadar çok çarptı ki duvarlara, insanların yüreklerini saran pırıl pırıl camlara o kadar çok çarptı ki, kıpırdamıyor artık. Şu muzlu maymunlu deneydekine benzer bir şey işte. Görüyor, yutkunuyor filan ama öyle emin ki giremeyeceğinden oralara...
Keşke bir sineğin dirayetine sahip olabilse insan da.
Her insanın yüreği aynıdır herhalde aşağı yukarı. Eski şehirler, eski mahalleler gibi. Bir meydan -tabii ki çeşmeli-, bir kahve meydanda, bir fırın, kasap, manav... Nasılsa artık. Hepsi model olarak aynı ama bambaşka hayatlar, bambaşka hayaller akıyor içlerinde. Aynılığın bu farklılığı büyüleyici değil mi?
Bazıları koskocaman duvarlar örüyor ama kalbinin etrafına. İri yarı güvenlik görevlileri gibi giremezler listesi asıyorlar sonra yüzlerine. Kendilerinden başka kimseye yer yok o kalplerde. Görüyorsun.
Ama camdan bir fanusa kapayanlar yok mu kalplerini, tehlikeliler. Pırıl pırıl da parlatıyorlar her sabah. Bir akşam güneşi filtresi koyuyorlar sanki üstüne. Nasıl güzel, nasıl masalsı... Heves ediyor insan, turistik filan değil, geçip yerleşmek istiyor o yüreklere. Hani öyle bir güzellik ki, sanırsın 24 saat taze çay var. Niye bi kapı koymazlar ki? Niye açmazlar ki çalınca? Bütün güzellikleri görüp olduğu gibi, içine girmenin onu bozmaktan başka yolunu bulamamanın çaresizliği...

10 Mart 2015 Salı

Yorgun

Çok yoruldum.
Hep duvarlara çarpmaktan, yine de kalkmaktan, sonra bi daha çarpmaktan.
Ben insanların çöplüğünde güzellik aramaktan çok yoruldum.
Ben insanların güzellikleri çöplüğe çevirmesinden çok yoruldum.
Kusursuz hiçbir şey yok bizim çevremizde. Ama insanların sürekli kusurlara odaklanmasından yoruldum.
Hep haksız olmaktan yoruldum artık. Çırpınmak mesele değil. Koşmak da. Düşmek de. Kalkmak da. Ama ben hep itilmekten, düşünce yuhalanmaktan, kalkınca kalkışıma burun kıvrılmasından...
Yazmaktan da yoruldum.
Düşünmekten de...
Yaşamaktan da....
Beni güzelliğe kör etme Allah'ım.
Beni iyiliğe...
Ben emeğe kör etme.
Etme. N'olur...

3 Mart 2015 Salı

Çiçek Kokan Şarkılar

Bazı şarkılara çiçek mi ekiyorlar?
Bir çiçeğin dibinde mi besteliyorlar?
Çiçek mi açıyor yaralar şarkılarda?
Pencereden efil efil rüzgâr mı esiyor?
Tertemiz bir hava mı doluyor içeri?
Ne kadar insan varsa sevdiğiniz, bir bir gülümsüyor mu karşınızda?
Güneş başını eğerek mi bakıyor pencereden?
Akşam güneşi...
Nasıl bunca şeyi içime dolduracak yoksa birkaç ses?
Burnumda bahar çiçeklerinin kokusu...
Gözlerim doluyor.
Beni bu hayale hapsetseniz, avukat tutmam. İstemem gerçeğin özgürlüğünü.

Çiçek Kokan Bir Şarkıya Gider

27 Şubat 2015 Cuma

Hayat Kurtaran Bisiklet

Çalışan bir anne-babanın, küçük ilçemizdeki çocuk bakıcılığı işiyle iştigal eden bilcümle insan evladını kısa sürede yıldırıp kaçırmayı başarmış evlatlarıyız abimle. Öyle ki masallardaki cücelerin bile ancak bacağına gelen boyumla yalnız kalıyorum bazen evde. Sonra okul dönemi başlıyor, yalvar yakar bir anaokuluna kabul ettiriyorlar beni yaşım henüz tutmadığı halde. Hiç değilse sadece bir iki saat yalnız kalırım evde diye düşünüyorlar. Ne de olsa henüz komşulara güvenilebildiği günlere denk geliyor çocukluğum.
Bisiklet istiyoruz deli gibi. Abim de, ben de. Hiç umut yok ama. Söyledik miydi annemlere, onu da hatırlamıyorum. Sadece böyle bir ihtimalin hiç olmadığı kalmış hatırımda. Sanki ömrüm boyunca hep bir bisiklet özlemiyle yaşayacakmışım gibi.
Okul açıldıktan birkaç gün sonra herhalde. Bi servis ayarlamış bizimkiler. Serçe'ye benzeyen bir araba. Serçe değil ama. Bulgar arabası. Lada'ydı galiba. Onla getirip götürüyor bi teyze beni. O gün de apartman kapısının önünde duruyoruz, abim de dönmüş gelmiş okuldan. Elini omzuma atmış, eve doğru ilerliyoruz. Tuhaf, elini omzuma atmış olması önemli bir detay benim için. Bu anıya lezzetini veren en önemli duygulardan biri o an hissettiğim şefkat. 
Velhasılı, abim anahtarı çıkarıp açıyor kapıyı. Kapı açılır açılmaz, boynu bükük atlar gibi iki bisiklet karşımızda. Abiminki kırmızı bmx, benimki yeşil-beyaz, dört tekerlekli, markasını hatırlayamadığım bir şey. Allah’ım o nasıl bir mutluluk! Gözlerim nasıl dolu. Zamanın zaman zaman donabildiğini ilk o an öğrendim ben. Bi an bi uğultu, bi garip hisler, donup kalmışız öyle. Sonra çantaları fırlatıp çığlık çığlığa bisikletlere koştuğumuzu hatırlıyorum. Salonun ortasındaki sehpanın etrafında dönüp duruyoruz bisikletlerle çılgınca. O küçücük salon, meğer ne büyükmüş biz küçükken!
Bir iki gün sonra mıydı, birkaç hafta sonra mı, net hatırlamıyorum. Ama bisiklet hala “yeni” ve havalar sokakta çılgınca oynayacak kadar sıcak hâlâ. Annem tembihlerdi hep, “Bak biz evde yokken aç kalma. Acıkırsan filan git Birgül teyzene, Afet teyzene, ben açım de,” derdi. Ben hiç demezdim tabii öyle şeyler. Çekingenlik çocukluktan miras demek. Ölürdüm de açlıktan, gidip demezdim kimseye. 
Okul dönüşü bittabii çantayı fırlatıp bisikleti kapmış, sokağa koşmuşum o gün de. Bisikletle tur atmaktan, arada onu özenle koyup bir köşeye futbol oynamaktan ve dahi mahallenin haylazlarını hırpalamaktan bitap düşmüş ve acıkmışım birkaç saat sonra. Bisiklete atladığım gibi, top sahasındaki abime gittim. “Abi acıktım ben,” dedim. Maçı bırakmak istemeyen abim anahtarı verdi bana. “Eve git, ye işte bir şeyler,” dedi. Bisikleti aldım yine, evde aldım soluğu. Bisikleti kapının önüne güzelce koyduktan sonra eve girip mutfağa attım kendimi. Dolabı karıştırdım, iki tane çarliston biber buldum. Nerden aklımda kaldıysa, anneannemin biberleri doğrayışını hatırladım sonra. Tavaya azıcık yağ döküşünü, ocakta kavuruşunu. Canım çekti. Ondan yapmak istedim. Bir güzel doğradım biberleri. Tavaya azıcık yağ döktüm, biberleri attım. Ocağı bile yaktım. Cızır cızır sesler çoğalınca çeviriverdim düğmeyi. Alevler söndü. Tam oturdum masaya, ekmekle dalacağım tavaya, bisikletim düştü aklıma. “İçeri alıvereyim de çalmasınlar,” dedim. Bisiklet hırsızlığı, dönemin gözde sporlarındandı ne de olsa. Kalktım, kapıyı açtım. Bisikleti almak için iki adım atmıştım ki “tak” diye kapandığını duydum kapının. Öyle kendi kendine kapandığı olmamıştı daha önce. Cereyan yapmış olacaktı. Giriş kattaydık zaten. Pencereleri açar, panjurları indirirdik güzel havalarda evden çıkarken. Hani anahtarı filan unutursak panjuru tutması için birinden yardım ister, pencereden dalıverirdik içeri. Çıktım, bütün panjurları kontrol ettim tek tek. Hepsinin ardındaki cam kapalıydı. İçeri giremedim. Sonra, çocukluk işte, unutuverdim açlığımı ve tekrar koşuşturmaya başladım sokaklarda.
Akşam olup da annem gelince öğrendim ki ocağı kapamayı becerememişim meğer. Ters yöne çevirmişim düğmeyi, en kısıkta olması gerekirken sönüvermiş alev, gaz çıkışı devam etmiş ama. Annem eve geldiğinde, bütün ev ama bütün ev gaz doluymuş. Çocuklarım hangi odada öldü diye dolanmış annem korkuyla. Aylarca kabuslar görmüş.
Neredeyse 25 yıl geçti aradan, hâlâ anlam veremem, nasıl kapandı o kapı ve nasıl oldu da o sıcak günde açık değildi tek cam bile.

Bisiklet sevdası, ömrüme ömür kattı işte.

26 Şubat 2015 Perşembe

Bir Kitap İki Hazan: A. Vahap Akbaş

Merhum A. Vahap Akbaş, son günlerinde ‘Bir Hazan Devri Şairi Mehmet Akif Ersoy’ kitabını yazmış ancak ömrü, eserinin yayınlanışını görmeye vefa etmemişti. Kitap Beyan Yayınları’ndan çıktı.



Geçen yıl 15 Kasım’da vefat etmeden önce hummalı bir çalışma içindeydi şair-yazar A. Vahap Akbaş. Çok sevdiği, örnek insane olarak gördüğü milli şairimizin hayat hikayesinin ayrıntılarına odaklanan bir kitap yazmaya karar vermişti. O’na göre, aydınların fikri çelişkiler yaşadığı, toplum değerlerinden koptuğu bir zamanda Mehmet Akif Ersoy, yalnızca eserleri ile değil, yaşam tarzı ile de bize sürekli bir şeyler öğretiyordu.
Akbaş, Milli Mücadele ve siyasetin içindeki Akif’in yanısıra sporcu ve musikişinas kişiliğiyle de ele aldığı şairin yaşamını ve mücadelesini detaylarıyla anlattığı ‘Bir Hazan Devri Şairi’ kitabını bitirmiş, ancak yayımlandığını göremeden vefat etmişti. Söz konusu kitap, Akbaş’ın kızı Elif Nihan Akbaş’ın son okumasının ardından Beyan Yayınları tarafından okurun istifadesine sunuldu.
Elif Nihan Akbaş, emekliliğinde babasının edebi çalışmalara ağırlık verdiğini ve bilincinin açık olduğu son anlara kadar sürekli kitap çalışmalarını düşündüğünü söylüyor. Safahat’in Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirisini yapan Vahap Akbaş, ardından Mehmed Akif Ersoy üzerine çalışmalarını derinleştirdi, düzyazılarını hazırladı ve nüktelerini derledi. Gerisini Nihan Akbaş’tan dinleyelim: Babam hastalığı teşhis edildiğinde sırada Mehmed Akif’i tüm yönleriyle inceleyen Bir Hazan Devri Şairi üzerine çalışıyordu. Klasik bir biyografi değil, Akif’i ‘insan, sanatkâr, fikir ve ideal adamı’ taraflarıyla, bütünlük içinde tanıma ve tanıtmaya vesile olacak bir çalışma hazırlamak amacındaydı. Kitabı tamamlamak üzereyken ortaya çıkan hastalık ve zorlu tedavi süreci, ne yazık ki çalışmalarının aksamasına neden oldu.
Hastalığı boyunca kitabı tamamlayamama düşüncesinin onu nasıl üzdüğüne şahit oldum. Son bir bölüm kalmıştı yazmak istediği. Kitabın “Bir Dava Adamının Aile Reisi ve Baba Olarak Portresi” bölümünü, kendini iyi hissettiği günlerde birlikte tamamladık. Kitabı nihayetlendirip yayınevine gönderdiğimizde çok rahatlamıştı.
Gülen yüzünden ayrı ilk kitap
Yayına hazırlanma süreci olabildiğince hızlı yürütülse de ne yazık ki babam kitabın basıldığını göremedi. Büyürken, babamın yeni kitapları için duyduğu heyecanı görmek, benim de çevirmen yahut editör olarak emek verdiğim her kitabın çıkışında duyduğum heyecanın tohumu oldu. Bir kitap basıldığında buruk bir hüzne kapılacağımı düşünmezdim hiç. Bir Hazan Devri Şairi, çıkışını babamın gülen yüzünden ayrı gördüğüm ilk kitabı oldu.

Kaynak: http://haber.star.com.tr/sanat/bir-kitap-iki-hazan/haber-1004029

Hiç Bitmeyen O Üç Saniye


Bi film izlemiştim. Bi kadın vardı.
Sadece vardı.
Ve var olduğunu yalnızca kendi biliyordu. Uzanıp bir şeyi tutamıyordu mesela. Kimseyle konuşamıyordu. Kimse görmüyordu onu.
Ve bu filmin yalnızca üç saniyelik bir kısmıydı. Zira hikaye, en nihayet birinin onu görmesiyle başlıyordu.
Ama bin defa daha bahsetsem bu filmden, hep o üç saniyesinden bahsedeceğim, biliyorum. Çünkü o üç saniye hiç bitmiyor.

24 Şubat 2015 Salı

Olağan da Üzer

"Rivayet o ki bir zamanlar, o eski güzel günlerde, kadim zamanlarda durum farklıymış. Ölüm şimdi olduğundan çok daha konuşkan ve sokulganmış, toplumun ve ailenin bir parçasıymış; ölümle karşılaşmaktan kaçınılmazmış ve çok yakın bir dostluk söz konusu olmasa da senlibenli bir ilişki varmış. Son iki yüz yılda bu durum temelden değişti. Ölüm sessizleşti; artık bizden sessizlik talep ediyor ve biz de memnuniyetle bu emre uyuyoruz," diyor Patrick Süskind Aşk ve Ölüm Üzerine adlı kitabında.
Bir belediye otobüsündeydim okurken. Durdum. Kitabı kapadım. Aklıma gelen ilk çağrışım, elbette George Orwell'ın Daralma'sıydı. 2007 senesinde okumuştum Daralma'yı. Bende 1984'ten de Hayvan Çiftliği'nden de daha derin izler bırakmıştı. O kitapta şöyle diyordu Orwell:

"Bugünlerde hep böyle yapıyorlar fark ettiniz mi? Her yeni kent, mezarlığını kentin eteklerine kuruyor. Toz ol – Gözüme gözükme! Kimse ölümün hatırlatılmasına tahammül edemiyor. Mezartaşları bile aslında aynı öyküyü anlatıyor. Onlara bakılırsa kimse ‘ölmüyor’ da ‘uykuya dalıyor’ veya ‘sonsuz yolculuğuna çıkıyor’. Oysa eskiden böyle değildi. Kilisemizin avlusu kasabamızın düpedüz ortasındaydı, her gün önünden geçer, büyükbabamızın altında yattığı köşeyi, gün gelip kendimizin yatacağı yeri görürdük."

Ölümü değil de insanların ölüm karşısındaki tavrını düşündüm bir süre o otobüste. Ölümden ve kayıptan bahsetmekten bilhassa kaçınmalarını... Daha on iki yaşında, odamın mezarlığı gören penceresinden bakarken sonların da hikayeye dahil olduğunu düşünürdüm ben. Bir parçası, orta yerinden hiçbir farkı olmayan.
İnsanlar, konuşmayarak, karşısındaki üzülür diye kaçınarak ölümü olağan bir şey olmaktan çıkarıp sıradışılaştırıyorlar. Bir şeylerin sıradışı olması daha cazip geliyor onlara. Sıradışının üzebileceğini düşünüyorlar yalnızca.
Annem mesela, babamın hastalığı döneminde ağrıların arttığından bahsederken, "Sen üzülme, bunlar olağan şeyler," diyordu. Bir şeyin olağan olması, neden üzülmeme engel olsun ki?
Olağanın insanda bir duygu uyandırmayacağı yanılsaması, sıradışının cazipleşmesi, ölümün toplum ve aileden uzaklaşmasıyla aynı döneme mi denk geliyor acaba?
Süskind'in yazısının devamını hâlâ okumadım. Merakımı iyice mayalamalıyım.

22 Şubat 2015 Pazar

Biyografi

Biri bana dese ki, geç otur hele, anlat kendini. Susarım herhalde. Sonra bu şarkıyı dinletirim sorana.
Daha güzel anlatamam çünkü.


Hep uzağa baktım adım atamayarak
Öksüz hüzünlerimden bir türlü kurtulamayarak
Hep düşe kalka gecede kaldım hep
Yolumu uzatarak kara vagonlu trenimin içinde savrularak
Ama sevdim sadece sevdim
Yalnız senleri değil
Sevmeyi sevdim
Kuşları sevdim düşleri sevdim
Denize yağmur düşerken bitişleri ölüşleri sevdim
Yine bana gidilmemiş yollar
Kirlenmemiş bir akşam düşüyle
Bana yine sorulmamış sorular
Kirlenmemiş bir akşam düşüyle

21 Şubat 2015 Cumartesi

Yeşil Deniz'e Dökülen Irmaklar: Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm

"Bu acımasız dünya çocuklara göre bi' yer değil."
18. bölümde Yeşil Deniz’e dökülen ırmaklar bir büyük kaza, bir ayrılık, bir ölüm ve içinden çıkan hazinelere kurban olunası garibanlıktı. Bölüm bittikten sonra şöyle bir durup kendimi yokladım. Bu bölümden içimde ne kaldı diye baktım. Ne tuhaf, sadece umut vardı. Üstelik belki umut sözcüğü bile geçmedi bölüm boyunca. Hani böyle umut mühimdir, umut hayatın kalbidir filan... Yoktu bunlar. Yine de “Yaralı Güvercin”den içimde kalan en baskın duygu umuttu.
Tahammül edemediğim dizileri bir kenara ayırır, kalanların önemli bir kısmını izlerim ben. Bunların bir kısmını beğenirim. Nadiren de sevdiğim biri çıkar ve “yaz” der bana. Kaza, ölüm, ayrılık filan, tuttum zihnimde bunları anaakım dizilerin hikâyesine yerleştirdim. Üç saniye filan sürdü bu. İçim o kadar koyulaştı ki yarım saniye daha düşünsem umudum içime dökülen çimentoyla beraber kalıplaşarak can verecekti. Bir ağırlık, bir dram... Uuuu...
Ama bu akşam izlediğim hikâyede tüm bu “dram”lar yaşandı ve içimde ne bir gram ağırlık ne bir gram karanlık vardı. Şu hazır gıdaların üzerinde “doğala özdeş” gibi bir ifade geçer ya, öyleydi çünkü Yeşil Deniz’in ayrılığı da, ölümü de, kazası da. Hayatta görülebileceği gibi... Doğada bulunduğu şekliyle.
İnsan, zihninde hep akıp giden bir şey olarak kodlamıştır ya hayatı, çok yerinde bir benzetme aslında bu. Akarsular yataklarında gâh gürül gürül, gâh geniş bir alana yayıla yayıla akarken geçip gittikleri toprakları aşındırırlar ya hani, hayat da öyle çünkü. Akıp giderken yanımızdan, ya da tam içimizden, acıyı da mutluluğu da aşındırıyor. Ufak ufak. Parça parça. O yüzden hiçbir acı ilk andaki kadar şiddetli sürmüyor. O yüzden hiçbir mutluluk ilk andaki coşkusunu koruyamıyor. Hayat çünkü, biz öylece dursak da, aşındıra aşındıra geçip gidiyor. Bir süre sonra, bir parçası yitip giden acının bıraktığı boşluktan başka şeyler görmeye başlıyoruz mesela. Başka şeyleri, gündelik dertleri düşünmeye başlıyoruz.
Akarsular o aşındırdıkları parçaları hiçliğe götürmüyorlar asla. Bir noktada biriktiriyorlar. Hayat da öyle. İnsanlardan aşındırdığı binbir çeşit duyguyu topluyor, birilerinin yüreğinde biriktiriyor. Başkalarının duygularını emanet alıyor birileri kendi yüreğine. Onların sevincinden, onların kederinden hisse alıyor. Yeşil Deniz’in akıntısı, Ersin’i seçmiş bunun için. Etrafında kim varsa, hepsinin derdiyle dertleniyor Ersin. Yazar olmak gibi planları var. Onda biriken onca duyguyu nereye koyacağını bilemediğinden belki. Hafize Ana’nın acısından ve çaresizliğinden alıyor bir parça. Sınıfta dalga geçiyorlar Atiye’yle, onun utancının bir ucundan tutuyor sonra. Kasabada kimin gönlüne aşk düşse, Ersin’in yanında alıyor soluğu. Biliyorlar çünkü, bir ucundan tutar o. “Beni bu insanların dertleri öldürcek,” diyen, “Koca insanlarsınız, hiç düşünmüyonuz di mi üzülür mü üzülmez mi?” diyen Ersin, bu hikâyenin en küçük ama en büyük karakteri belki de.
Yeşil Deniz’i bunca temiz tutan, insanın bencilliği ile sencilliği arasında kurduğu o hem gerçekçi hem ütopik denge biraz da. Gerçekçi, çünkü gerçek, çünkü var bir yerlerde. Ütopik, çünkü insanların denizi kirlendi.
Sedef’in kazasının duyulmasından sonra dünyanın belki de bencilliğe, insanı etrafına kör etmeye en müsait duygusu olan acı ile sarmalanmışken bile herkesin düşündüğü bir başkası vardı. Naciye, Gonca duymasın istedi mesela. Sedef kendine geldiğinde “Anneme söylemeseydiniz, üzülmesin,” dedi. Amcası, İsmail’i yeniden sarıp sarmaladı gönlünde. On yedi bölüm boyunca altın, para, mal-mülk sevdasıyla izlediğimiz, gömü lafını duydu mu gözleri Reşat altını gibi kocaman açılan Hicabi’nin ailesine duyduğu katıksız sevgiyi gördük bu bölüm. Üstelik inandık buna. Hiç sorgulamadan hem de, anında. Ağladı çünkü. Ağladı ve gözyaşları temizledi gözlerini lekeleyen hırs kalıntılarını. Ağlayan bir adam, kızı için ağlayan bir baba kötü adam olur mu hiç?
Biraz tahterevalli gibi ya hayat aslında, herkesin bencilliği farklı çekiyor kantarda. O yüzden bazısının bencilliği çöktüğü yerden kaldırmasına bir kederli bakış yetiyor da, bazısı için yüreğinin toz tutmuş yerlerini temizleyecek büyük bir fırtına gerekiyor. Kıymet verdiğini bile unutmaya başladığın birinin çekip gitme ihtimali mesela.

Süleyman’ın Cemil’e “Seven adam kendini aşmayı bilecek!” deyişi sonra, Özdemir Asaf’ı hatırlattı bana. “Aşk, insanın daha büyük, daha öte bir yere çıkmasına varır,” diyor Asaf. “Orası yalnızlık da olabilir.” Onların durumu, belki de bencillikle sencilliğin en tatlı, en el ele dengesi. Hem gönüllerine düşen aşk, hem onları daha öte bir yere taşıyor, hem dostluklarını. Biliyoruz, yalnızlığa çıkmaz onlar sonunda. Değil mi ki aynı Asaf, “Aşkın içinde en uzun içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır,” diyor, şüphemiz yok ikisinin de içtenliğinden. Cemil’in abdest alarak aşkını söndürmeye çalışmasından biliyoruz bunu. Süleyman’ın Neşe’ye hediye ettiği meksefeden.


“Bu acımasız dünya çocuklara göre bi yer değil.”

“Ben çocukluğumu aramak için döndüm bu kasabaya. Şehirde hiç kimseye güvenemezdim çünkü. Şehirde büyük olmak gerekiyor. Sonra seni tanıdım, içindeki çocuğu tanıdım, belki beraber mutlu oluruz sandım. Ha, diyeceksin ki sen hayatında ilk defa mı duvara tosluyorsun, değil. Belki çok daha kötüleri geldi başıma. Ama ben artık yavaş yavaş büyümem gerektiğini anlıyorum. Anlıyorum, çünkü bu acımasız dünya çocuklara göre bir yer değil.”

Böyle dedi Zümrüt, İsmail ile ayrılık konuşmasında. Daha kötüleri de geldiyse başına, diye düşündüm, neden bu sefer bunca dağılması? Bu kez başkalarına dokundu diye belki... Ah, Zümrütün sencilliği, bencilliğinden ağır çekiyor demek ki. Çok durmadım üstünde. Büyüme kısmına takıldım çünkü asıl. Zümrüt’le konuştum biraz kendi kendime.
Dedim ki, “Doğru diyosun, bu acımasız dünya çocuklara göre bi yer değil. Öyle. Öyle de, büyürsem bi gün, ben de dünyayı çocuklara dar eden acımasızlardan olurum diye ödüm kopuyo be Zümrüt! Kimse bunu seçmiyor çünkü aslında. Büyümenin yan etkisiymiş gibi kendi kendine, o büyüyenler farkında bile değilken gelip yerleşiyor içlerine sanki. Bu kadar hafif mi ki acımasızlık, bir ağırlık hissetmiyor insanlar içlerinde? Gel, biz büyümeyelim yine de. N’olur be! Bir bir büyüyüp gidiyorsunuz ya oynadığımız bahçeden, akşam ezanı okunmuş da anneleriniz çağırmış gibi, ondan mahzun böyle İsmail’in kalbinde gördüğün o çocuk. Oynayacak kimsesi kalmıyor diye. Onun çağrılabileceği tek ev başka kalplerdeki çocuklar diye... Bir bir sönüyor onların ışıkları diye. Gel, biz büyümeyelim yine de...
Bak, Sedef’in hayaliyle açıldı bölüm. Sedef’in hayaliyle kapandı aslında. İnsanlar çok uç anlamlar yüklüyorlar hayallere. Kimisi olumsuz bir sıfat, bir hakaret gibi kullanıyor hayalperesti. Kimisi de çok şey bekliyor hayalden, tertemiz, pürüzsüz olmalı, coşkulu olmalı, insanı uçurmalı da uçurmalı.... Oysa hayal dediğimiz şey özünde iç acıtıcıdır, Sedef’inkiler gibi. İlaçtır çünkü. Acıtır her ilaç gibi. Yine de bir o kaynatır hayatın insanın içinde kırdıklarını. Bak, nasıl da sarıldı Sedef hayallerine, nasıl gözleri parlayarak anlattı annesine. İnsan büyüyünce, gözlerine perdeler çekiyor be Zümrüt. Acıları görmemek için perdeler çekiyor. Acıları hayatın akışından söküyor zihninde, büyütüyor da büyütüyor. Korkuyor sonra onlardan, perdelerin ardına saklanıyor. Göremiyor oradan güzellikleri. Hayallerin bile güzelliğini göremiyor. Ruhunda şimşek gibi parlasa da ara sıra bir hayal, gözlerinden dışarı taşamıyor. Etkisini yitiriyor ilaç. Biz yine öcülerden korkalım gel, acılardan değil. Büyümeyelim. Büyüme sen de.”
Sustum sonra. “Bahri’nin kız biraderi”ne gülüşümü hatırladım. Cemil’in bir anda selaya başlamasına attığım kahkahanın sesi çıkmamış daha odadan, onu dinledim bir daha. Zümrüt’ün doktora yazdığı reçeteye gülümseyişim, bir pencere açılmış gibi havalandırmış ruhumu, ferahlamışım, onu hissettim. Ersin’in amcasına sarılışındaki sevgiyle ve hüzünlü mutlulukla ısındım, kombiden tasarruf ettim. Ölçtüm, biçtim, topladım, umut kaldı elimde. Nefretin uğramadığı, hayatın hayhuyu içinde ne kadar çatışırlarsa çatışsınlar insani müştereklerde birleşen insanların, hayatta olumsuz diye kodladığımız ne varsa onlardan sağdıkları umutlar. Sevindim.
Zaten bu hayatta kendime mini mini sevinçler toplamaktan başka bi başarı beklentim yok. Gözlerinden yüreklerini görebildiğim insanları seviyorum. Hayal de olsalar seviyorum. Bir hayalde var olmaları bile ümit veriyor bana. Hayaller, çünkü, bir tür gebeliktir bir yandan da. Nesilden nesile aktarılır da yüzyıllar sonra doğar belki gerçeğe... Sadece sevilmeleri gerek biraz. Biraz inanmak gerek onlara. Sevgi, gözlük gibi bir şey işte... Görünür kılıyor bazen uzakları. 
Gözlerine hırstan, beklentiden perdeler çekmeyen insanların -evet, bir hayaldeki- varlığı gülümsetiyor beni. İçimi kıpır kıpır ediyor.
Hep diyorum zaten. Bi hayali seversem, gerçek olsun istemem ben. İsterim ki ben gireyim o hayale, bütün gerçekliğimi bırakıp geride. Hayalimde, hayalime girdiğimde, istek yapacağım Radyocu İsmailden: Boş yere değil, yok, inanmam. Koşarım yine ardından. Bulsam da olur bulmasam da. Bu ümit beni bil yaşatan.

20 Şubat 2015 Cuma

Çakmak Ağacı

çakmak ağacı
Otuz dokuz.
Bu tam otuz dokuzuncu oluyor. Bir süredir işe gitmek için kullandığım yolun hemen hemen ortalarına denk gelen asırlık bir ağacın altında bulduğum otuz dokuzuncu çakmak bu.
Tamam, çakmaklara bir düşkünlüğüm var. Evden çıktığımda cebimde en az üç çakmak varsa, normal bir insan gibi yaşamımı sürdürebilirim. Gün içinde bu sayı ikiye düşerse, bankadan üç aylığını çekmiş evine dönen teyzelerin tedirginliği gelir yapışır üstüme. Tek çakmakla gezmek zorunda kaldığımda, takip ediliyormuş paranoyasıyla habire arkasına dönerek yürüyen biri gibi ceplerimi yoklar, etrafımdaki tüm nesneleri bir bir kaldırıp altına bakarım. Sonuncu çakmağımı kaybetmek yahut birine kaptırmak talihsizliği yaşadığım günlerde ise akvaryumuna dönmeye çalışan bir balık gibi çırpına çırpına bakkala büfeye atarım kendimi.
Dolayısıyla uzunca bir süre bu ağacın dibindeki çakmaklar küçük sevinç ve rahatlamalar dışında bir duygu oluşturmadı bende. Her gördüğümü, etrafında gezinen sineğe uzanan kurbağa dili hızıyla alıp cebime attım. Eğil-kalk, çakmağı cebine koy işlemi toplamda saniyenin onda biri kadar filan tutuyordu sanırım. 96 kiloluk bedenime rağmen hem de.
(...)

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...