27 Şubat 2015 Cuma

Hayat Kurtaran Bisiklet

Çalışan bir anne-babanın, küçük ilçemizdeki çocuk bakıcılığı işiyle iştigal eden bilcümle insan evladını kısa sürede yıldırıp kaçırmayı başarmış evlatlarıyız abimle. Öyle ki masallardaki cücelerin bile ancak bacağına gelen boyumla yalnız kalıyorum bazen evde. Sonra okul dönemi başlıyor, yalvar yakar bir anaokuluna kabul ettiriyorlar beni yaşım henüz tutmadığı halde. Hiç değilse sadece bir iki saat yalnız kalırım evde diye düşünüyorlar. Ne de olsa henüz komşulara güvenilebildiği günlere denk geliyor çocukluğum.
Bisiklet istiyoruz deli gibi. Abim de, ben de. Hiç umut yok ama. Söyledik miydi annemlere, onu da hatırlamıyorum. Sadece böyle bir ihtimalin hiç olmadığı kalmış hatırımda. Sanki ömrüm boyunca hep bir bisiklet özlemiyle yaşayacakmışım gibi.
Okul açıldıktan birkaç gün sonra herhalde. Bi servis ayarlamış bizimkiler. Serçe'ye benzeyen bir araba. Serçe değil ama. Bulgar arabası. Lada'ydı galiba. Onla getirip götürüyor bi teyze beni. O gün de apartman kapısının önünde duruyoruz, abim de dönmüş gelmiş okuldan. Elini omzuma atmış, eve doğru ilerliyoruz. Tuhaf, elini omzuma atmış olması önemli bir detay benim için. Bu anıya lezzetini veren en önemli duygulardan biri o an hissettiğim şefkat. 
Velhasılı, abim anahtarı çıkarıp açıyor kapıyı. Kapı açılır açılmaz, boynu bükük atlar gibi iki bisiklet karşımızda. Abiminki kırmızı bmx, benimki yeşil-beyaz, dört tekerlekli, markasını hatırlayamadığım bir şey. Allah’ım o nasıl bir mutluluk! Gözlerim nasıl dolu. Zamanın zaman zaman donabildiğini ilk o an öğrendim ben. Bi an bi uğultu, bi garip hisler, donup kalmışız öyle. Sonra çantaları fırlatıp çığlık çığlığa bisikletlere koştuğumuzu hatırlıyorum. Salonun ortasındaki sehpanın etrafında dönüp duruyoruz bisikletlerle çılgınca. O küçücük salon, meğer ne büyükmüş biz küçükken!
Bir iki gün sonra mıydı, birkaç hafta sonra mı, net hatırlamıyorum. Ama bisiklet hala “yeni” ve havalar sokakta çılgınca oynayacak kadar sıcak hâlâ. Annem tembihlerdi hep, “Bak biz evde yokken aç kalma. Acıkırsan filan git Birgül teyzene, Afet teyzene, ben açım de,” derdi. Ben hiç demezdim tabii öyle şeyler. Çekingenlik çocukluktan miras demek. Ölürdüm de açlıktan, gidip demezdim kimseye. 
Okul dönüşü bittabii çantayı fırlatıp bisikleti kapmış, sokağa koşmuşum o gün de. Bisikletle tur atmaktan, arada onu özenle koyup bir köşeye futbol oynamaktan ve dahi mahallenin haylazlarını hırpalamaktan bitap düşmüş ve acıkmışım birkaç saat sonra. Bisiklete atladığım gibi, top sahasındaki abime gittim. “Abi acıktım ben,” dedim. Maçı bırakmak istemeyen abim anahtarı verdi bana. “Eve git, ye işte bir şeyler,” dedi. Bisikleti aldım yine, evde aldım soluğu. Bisikleti kapının önüne güzelce koyduktan sonra eve girip mutfağa attım kendimi. Dolabı karıştırdım, iki tane çarliston biber buldum. Nerden aklımda kaldıysa, anneannemin biberleri doğrayışını hatırladım sonra. Tavaya azıcık yağ döküşünü, ocakta kavuruşunu. Canım çekti. Ondan yapmak istedim. Bir güzel doğradım biberleri. Tavaya azıcık yağ döktüm, biberleri attım. Ocağı bile yaktım. Cızır cızır sesler çoğalınca çeviriverdim düğmeyi. Alevler söndü. Tam oturdum masaya, ekmekle dalacağım tavaya, bisikletim düştü aklıma. “İçeri alıvereyim de çalmasınlar,” dedim. Bisiklet hırsızlığı, dönemin gözde sporlarındandı ne de olsa. Kalktım, kapıyı açtım. Bisikleti almak için iki adım atmıştım ki “tak” diye kapandığını duydum kapının. Öyle kendi kendine kapandığı olmamıştı daha önce. Cereyan yapmış olacaktı. Giriş kattaydık zaten. Pencereleri açar, panjurları indirirdik güzel havalarda evden çıkarken. Hani anahtarı filan unutursak panjuru tutması için birinden yardım ister, pencereden dalıverirdik içeri. Çıktım, bütün panjurları kontrol ettim tek tek. Hepsinin ardındaki cam kapalıydı. İçeri giremedim. Sonra, çocukluk işte, unutuverdim açlığımı ve tekrar koşuşturmaya başladım sokaklarda.
Akşam olup da annem gelince öğrendim ki ocağı kapamayı becerememişim meğer. Ters yöne çevirmişim düğmeyi, en kısıkta olması gerekirken sönüvermiş alev, gaz çıkışı devam etmiş ama. Annem eve geldiğinde, bütün ev ama bütün ev gaz doluymuş. Çocuklarım hangi odada öldü diye dolanmış annem korkuyla. Aylarca kabuslar görmüş.
Neredeyse 25 yıl geçti aradan, hâlâ anlam veremem, nasıl kapandı o kapı ve nasıl oldu da o sıcak günde açık değildi tek cam bile.

Bisiklet sevdası, ömrüme ömür kattı işte.

26 Şubat 2015 Perşembe

Bir Kitap İki Hazan: A. Vahap Akbaş

Merhum A. Vahap Akbaş, son günlerinde ‘Bir Hazan Devri Şairi Mehmet Akif Ersoy’ kitabını yazmış ancak ömrü, eserinin yayınlanışını görmeye vefa etmemişti. Kitap Beyan Yayınları’ndan çıktı.



Geçen yıl 15 Kasım’da vefat etmeden önce hummalı bir çalışma içindeydi şair-yazar A. Vahap Akbaş. Çok sevdiği, örnek insane olarak gördüğü milli şairimizin hayat hikayesinin ayrıntılarına odaklanan bir kitap yazmaya karar vermişti. O’na göre, aydınların fikri çelişkiler yaşadığı, toplum değerlerinden koptuğu bir zamanda Mehmet Akif Ersoy, yalnızca eserleri ile değil, yaşam tarzı ile de bize sürekli bir şeyler öğretiyordu.
Akbaş, Milli Mücadele ve siyasetin içindeki Akif’in yanısıra sporcu ve musikişinas kişiliğiyle de ele aldığı şairin yaşamını ve mücadelesini detaylarıyla anlattığı ‘Bir Hazan Devri Şairi’ kitabını bitirmiş, ancak yayımlandığını göremeden vefat etmişti. Söz konusu kitap, Akbaş’ın kızı Elif Nihan Akbaş’ın son okumasının ardından Beyan Yayınları tarafından okurun istifadesine sunuldu.
Elif Nihan Akbaş, emekliliğinde babasının edebi çalışmalara ağırlık verdiğini ve bilincinin açık olduğu son anlara kadar sürekli kitap çalışmalarını düşündüğünü söylüyor. Safahat’in Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirisini yapan Vahap Akbaş, ardından Mehmed Akif Ersoy üzerine çalışmalarını derinleştirdi, düzyazılarını hazırladı ve nüktelerini derledi. Gerisini Nihan Akbaş’tan dinleyelim: Babam hastalığı teşhis edildiğinde sırada Mehmed Akif’i tüm yönleriyle inceleyen Bir Hazan Devri Şairi üzerine çalışıyordu. Klasik bir biyografi değil, Akif’i ‘insan, sanatkâr, fikir ve ideal adamı’ taraflarıyla, bütünlük içinde tanıma ve tanıtmaya vesile olacak bir çalışma hazırlamak amacındaydı. Kitabı tamamlamak üzereyken ortaya çıkan hastalık ve zorlu tedavi süreci, ne yazık ki çalışmalarının aksamasına neden oldu.
Hastalığı boyunca kitabı tamamlayamama düşüncesinin onu nasıl üzdüğüne şahit oldum. Son bir bölüm kalmıştı yazmak istediği. Kitabın “Bir Dava Adamının Aile Reisi ve Baba Olarak Portresi” bölümünü, kendini iyi hissettiği günlerde birlikte tamamladık. Kitabı nihayetlendirip yayınevine gönderdiğimizde çok rahatlamıştı.
Gülen yüzünden ayrı ilk kitap
Yayına hazırlanma süreci olabildiğince hızlı yürütülse de ne yazık ki babam kitabın basıldığını göremedi. Büyürken, babamın yeni kitapları için duyduğu heyecanı görmek, benim de çevirmen yahut editör olarak emek verdiğim her kitabın çıkışında duyduğum heyecanın tohumu oldu. Bir kitap basıldığında buruk bir hüzne kapılacağımı düşünmezdim hiç. Bir Hazan Devri Şairi, çıkışını babamın gülen yüzünden ayrı gördüğüm ilk kitabı oldu.

Kaynak: http://haber.star.com.tr/sanat/bir-kitap-iki-hazan/haber-1004029

Hiç Bitmeyen O Üç Saniye


Bi film izlemiştim. Bi kadın vardı.
Sadece vardı.
Ve var olduğunu yalnızca kendi biliyordu. Uzanıp bir şeyi tutamıyordu mesela. Kimseyle konuşamıyordu. Kimse görmüyordu onu.
Ve bu filmin yalnızca üç saniyelik bir kısmıydı. Zira hikaye, en nihayet birinin onu görmesiyle başlıyordu.
Ama bin defa daha bahsetsem bu filmden, hep o üç saniyesinden bahsedeceğim, biliyorum. Çünkü o üç saniye hiç bitmiyor.

24 Şubat 2015 Salı

Olağan da Üzer

"Rivayet o ki bir zamanlar, o eski güzel günlerde, kadim zamanlarda durum farklıymış. Ölüm şimdi olduğundan çok daha konuşkan ve sokulganmış, toplumun ve ailenin bir parçasıymış; ölümle karşılaşmaktan kaçınılmazmış ve çok yakın bir dostluk söz konusu olmasa da senlibenli bir ilişki varmış. Son iki yüz yılda bu durum temelden değişti. Ölüm sessizleşti; artık bizden sessizlik talep ediyor ve biz de memnuniyetle bu emre uyuyoruz," diyor Patrick Süskind Aşk ve Ölüm Üzerine adlı kitabında.
Bir belediye otobüsündeydim okurken. Durdum. Kitabı kapadım. Aklıma gelen ilk çağrışım, elbette George Orwell'ın Daralma'sıydı. 2007 senesinde okumuştum Daralma'yı. Bende 1984'ten de Hayvan Çiftliği'nden de daha derin izler bırakmıştı. O kitapta şöyle diyordu Orwell:

"Bugünlerde hep böyle yapıyorlar fark ettiniz mi? Her yeni kent, mezarlığını kentin eteklerine kuruyor. Toz ol – Gözüme gözükme! Kimse ölümün hatırlatılmasına tahammül edemiyor. Mezartaşları bile aslında aynı öyküyü anlatıyor. Onlara bakılırsa kimse ‘ölmüyor’ da ‘uykuya dalıyor’ veya ‘sonsuz yolculuğuna çıkıyor’. Oysa eskiden böyle değildi. Kilisemizin avlusu kasabamızın düpedüz ortasındaydı, her gün önünden geçer, büyükbabamızın altında yattığı köşeyi, gün gelip kendimizin yatacağı yeri görürdük."

Ölümü değil de insanların ölüm karşısındaki tavrını düşündüm bir süre o otobüste. Ölümden ve kayıptan bahsetmekten bilhassa kaçınmalarını... Daha on iki yaşında, odamın mezarlığı gören penceresinden bakarken sonların da hikayeye dahil olduğunu düşünürdüm ben. Bir parçası, orta yerinden hiçbir farkı olmayan.
İnsanlar, konuşmayarak, karşısındaki üzülür diye kaçınarak ölümü olağan bir şey olmaktan çıkarıp sıradışılaştırıyorlar. Bir şeylerin sıradışı olması daha cazip geliyor onlara. Sıradışının üzebileceğini düşünüyorlar yalnızca.
Annem mesela, babamın hastalığı döneminde ağrıların arttığından bahsederken, "Sen üzülme, bunlar olağan şeyler," diyordu. Bir şeyin olağan olması, neden üzülmeme engel olsun ki?
Olağanın insanda bir duygu uyandırmayacağı yanılsaması, sıradışının cazipleşmesi, ölümün toplum ve aileden uzaklaşmasıyla aynı döneme mi denk geliyor acaba?
Süskind'in yazısının devamını hâlâ okumadım. Merakımı iyice mayalamalıyım.

22 Şubat 2015 Pazar

Biyografi

Biri bana dese ki, geç otur hele, anlat kendini. Susarım herhalde. Sonra bu şarkıyı dinletirim sorana.
Daha güzel anlatamam çünkü.


Hep uzağa baktım adım atamayarak
Öksüz hüzünlerimden bir türlü kurtulamayarak
Hep düşe kalka gecede kaldım hep
Yolumu uzatarak kara vagonlu trenimin içinde savrularak
Ama sevdim sadece sevdim
Yalnız senleri değil
Sevmeyi sevdim
Kuşları sevdim düşleri sevdim
Denize yağmur düşerken bitişleri ölüşleri sevdim
Yine bana gidilmemiş yollar
Kirlenmemiş bir akşam düşüyle
Bana yine sorulmamış sorular
Kirlenmemiş bir akşam düşüyle

21 Şubat 2015 Cumartesi

Yeşil Deniz'e Dökülen Irmaklar: Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm

"Bu acımasız dünya çocuklara göre bi' yer değil."
18. bölümde Yeşil Deniz’e dökülen ırmaklar bir büyük kaza, bir ayrılık, bir ölüm ve içinden çıkan hazinelere kurban olunası garibanlıktı. Bölüm bittikten sonra şöyle bir durup kendimi yokladım. Bu bölümden içimde ne kaldı diye baktım. Ne tuhaf, sadece umut vardı. Üstelik belki umut sözcüğü bile geçmedi bölüm boyunca. Hani böyle umut mühimdir, umut hayatın kalbidir filan... Yoktu bunlar. Yine de “Yaralı Güvercin”den içimde kalan en baskın duygu umuttu.
Tahammül edemediğim dizileri bir kenara ayırır, kalanların önemli bir kısmını izlerim ben. Bunların bir kısmını beğenirim. Nadiren de sevdiğim biri çıkar ve “yaz” der bana. Kaza, ölüm, ayrılık filan, tuttum zihnimde bunları anaakım dizilerin hikâyesine yerleştirdim. Üç saniye filan sürdü bu. İçim o kadar koyulaştı ki yarım saniye daha düşünsem umudum içime dökülen çimentoyla beraber kalıplaşarak can verecekti. Bir ağırlık, bir dram... Uuuu...
Ama bu akşam izlediğim hikâyede tüm bu “dram”lar yaşandı ve içimde ne bir gram ağırlık ne bir gram karanlık vardı. Şu hazır gıdaların üzerinde “doğala özdeş” gibi bir ifade geçer ya, öyleydi çünkü Yeşil Deniz’in ayrılığı da, ölümü de, kazası da. Hayatta görülebileceği gibi... Doğada bulunduğu şekliyle.
İnsan, zihninde hep akıp giden bir şey olarak kodlamıştır ya hayatı, çok yerinde bir benzetme aslında bu. Akarsular yataklarında gâh gürül gürül, gâh geniş bir alana yayıla yayıla akarken geçip gittikleri toprakları aşındırırlar ya hani, hayat da öyle çünkü. Akıp giderken yanımızdan, ya da tam içimizden, acıyı da mutluluğu da aşındırıyor. Ufak ufak. Parça parça. O yüzden hiçbir acı ilk andaki kadar şiddetli sürmüyor. O yüzden hiçbir mutluluk ilk andaki coşkusunu koruyamıyor. Hayat çünkü, biz öylece dursak da, aşındıra aşındıra geçip gidiyor. Bir süre sonra, bir parçası yitip giden acının bıraktığı boşluktan başka şeyler görmeye başlıyoruz mesela. Başka şeyleri, gündelik dertleri düşünmeye başlıyoruz.
Akarsular o aşındırdıkları parçaları hiçliğe götürmüyorlar asla. Bir noktada biriktiriyorlar. Hayat da öyle. İnsanlardan aşındırdığı binbir çeşit duyguyu topluyor, birilerinin yüreğinde biriktiriyor. Başkalarının duygularını emanet alıyor birileri kendi yüreğine. Onların sevincinden, onların kederinden hisse alıyor. Yeşil Deniz’in akıntısı, Ersin’i seçmiş bunun için. Etrafında kim varsa, hepsinin derdiyle dertleniyor Ersin. Yazar olmak gibi planları var. Onda biriken onca duyguyu nereye koyacağını bilemediğinden belki. Hafize Ana’nın acısından ve çaresizliğinden alıyor bir parça. Sınıfta dalga geçiyorlar Atiye’yle, onun utancının bir ucundan tutuyor sonra. Kasabada kimin gönlüne aşk düşse, Ersin’in yanında alıyor soluğu. Biliyorlar çünkü, bir ucundan tutar o. “Beni bu insanların dertleri öldürcek,” diyen, “Koca insanlarsınız, hiç düşünmüyonuz di mi üzülür mü üzülmez mi?” diyen Ersin, bu hikâyenin en küçük ama en büyük karakteri belki de.
Yeşil Deniz’i bunca temiz tutan, insanın bencilliği ile sencilliği arasında kurduğu o hem gerçekçi hem ütopik denge biraz da. Gerçekçi, çünkü gerçek, çünkü var bir yerlerde. Ütopik, çünkü insanların denizi kirlendi.
Sedef’in kazasının duyulmasından sonra dünyanın belki de bencilliğe, insanı etrafına kör etmeye en müsait duygusu olan acı ile sarmalanmışken bile herkesin düşündüğü bir başkası vardı. Naciye, Gonca duymasın istedi mesela. Sedef kendine geldiğinde “Anneme söylemeseydiniz, üzülmesin,” dedi. Amcası, İsmail’i yeniden sarıp sarmaladı gönlünde. On yedi bölüm boyunca altın, para, mal-mülk sevdasıyla izlediğimiz, gömü lafını duydu mu gözleri Reşat altını gibi kocaman açılan Hicabi’nin ailesine duyduğu katıksız sevgiyi gördük bu bölüm. Üstelik inandık buna. Hiç sorgulamadan hem de, anında. Ağladı çünkü. Ağladı ve gözyaşları temizledi gözlerini lekeleyen hırs kalıntılarını. Ağlayan bir adam, kızı için ağlayan bir baba kötü adam olur mu hiç?
Biraz tahterevalli gibi ya hayat aslında, herkesin bencilliği farklı çekiyor kantarda. O yüzden bazısının bencilliği çöktüğü yerden kaldırmasına bir kederli bakış yetiyor da, bazısı için yüreğinin toz tutmuş yerlerini temizleyecek büyük bir fırtına gerekiyor. Kıymet verdiğini bile unutmaya başladığın birinin çekip gitme ihtimali mesela.

Süleyman’ın Cemil’e “Seven adam kendini aşmayı bilecek!” deyişi sonra, Özdemir Asaf’ı hatırlattı bana. “Aşk, insanın daha büyük, daha öte bir yere çıkmasına varır,” diyor Asaf. “Orası yalnızlık da olabilir.” Onların durumu, belki de bencillikle sencilliğin en tatlı, en el ele dengesi. Hem gönüllerine düşen aşk, hem onları daha öte bir yere taşıyor, hem dostluklarını. Biliyoruz, yalnızlığa çıkmaz onlar sonunda. Değil mi ki aynı Asaf, “Aşkın içinde en uzun içtenliklerini en iyi korumasını bilenler kalmıştır,” diyor, şüphemiz yok ikisinin de içtenliğinden. Cemil’in abdest alarak aşkını söndürmeye çalışmasından biliyoruz bunu. Süleyman’ın Neşe’ye hediye ettiği meksefeden.


“Bu acımasız dünya çocuklara göre bi yer değil.”

“Ben çocukluğumu aramak için döndüm bu kasabaya. Şehirde hiç kimseye güvenemezdim çünkü. Şehirde büyük olmak gerekiyor. Sonra seni tanıdım, içindeki çocuğu tanıdım, belki beraber mutlu oluruz sandım. Ha, diyeceksin ki sen hayatında ilk defa mı duvara tosluyorsun, değil. Belki çok daha kötüleri geldi başıma. Ama ben artık yavaş yavaş büyümem gerektiğini anlıyorum. Anlıyorum, çünkü bu acımasız dünya çocuklara göre bir yer değil.”

Böyle dedi Zümrüt, İsmail ile ayrılık konuşmasında. Daha kötüleri de geldiyse başına, diye düşündüm, neden bu sefer bunca dağılması? Bu kez başkalarına dokundu diye belki... Ah, Zümrütün sencilliği, bencilliğinden ağır çekiyor demek ki. Çok durmadım üstünde. Büyüme kısmına takıldım çünkü asıl. Zümrüt’le konuştum biraz kendi kendime.
Dedim ki, “Doğru diyosun, bu acımasız dünya çocuklara göre bi yer değil. Öyle. Öyle de, büyürsem bi gün, ben de dünyayı çocuklara dar eden acımasızlardan olurum diye ödüm kopuyo be Zümrüt! Kimse bunu seçmiyor çünkü aslında. Büyümenin yan etkisiymiş gibi kendi kendine, o büyüyenler farkında bile değilken gelip yerleşiyor içlerine sanki. Bu kadar hafif mi ki acımasızlık, bir ağırlık hissetmiyor insanlar içlerinde? Gel, biz büyümeyelim yine de. N’olur be! Bir bir büyüyüp gidiyorsunuz ya oynadığımız bahçeden, akşam ezanı okunmuş da anneleriniz çağırmış gibi, ondan mahzun böyle İsmail’in kalbinde gördüğün o çocuk. Oynayacak kimsesi kalmıyor diye. Onun çağrılabileceği tek ev başka kalplerdeki çocuklar diye... Bir bir sönüyor onların ışıkları diye. Gel, biz büyümeyelim yine de...
Bak, Sedef’in hayaliyle açıldı bölüm. Sedef’in hayaliyle kapandı aslında. İnsanlar çok uç anlamlar yüklüyorlar hayallere. Kimisi olumsuz bir sıfat, bir hakaret gibi kullanıyor hayalperesti. Kimisi de çok şey bekliyor hayalden, tertemiz, pürüzsüz olmalı, coşkulu olmalı, insanı uçurmalı da uçurmalı.... Oysa hayal dediğimiz şey özünde iç acıtıcıdır, Sedef’inkiler gibi. İlaçtır çünkü. Acıtır her ilaç gibi. Yine de bir o kaynatır hayatın insanın içinde kırdıklarını. Bak, nasıl da sarıldı Sedef hayallerine, nasıl gözleri parlayarak anlattı annesine. İnsan büyüyünce, gözlerine perdeler çekiyor be Zümrüt. Acıları görmemek için perdeler çekiyor. Acıları hayatın akışından söküyor zihninde, büyütüyor da büyütüyor. Korkuyor sonra onlardan, perdelerin ardına saklanıyor. Göremiyor oradan güzellikleri. Hayallerin bile güzelliğini göremiyor. Ruhunda şimşek gibi parlasa da ara sıra bir hayal, gözlerinden dışarı taşamıyor. Etkisini yitiriyor ilaç. Biz yine öcülerden korkalım gel, acılardan değil. Büyümeyelim. Büyüme sen de.”
Sustum sonra. “Bahri’nin kız biraderi”ne gülüşümü hatırladım. Cemil’in bir anda selaya başlamasına attığım kahkahanın sesi çıkmamış daha odadan, onu dinledim bir daha. Zümrüt’ün doktora yazdığı reçeteye gülümseyişim, bir pencere açılmış gibi havalandırmış ruhumu, ferahlamışım, onu hissettim. Ersin’in amcasına sarılışındaki sevgiyle ve hüzünlü mutlulukla ısındım, kombiden tasarruf ettim. Ölçtüm, biçtim, topladım, umut kaldı elimde. Nefretin uğramadığı, hayatın hayhuyu içinde ne kadar çatışırlarsa çatışsınlar insani müştereklerde birleşen insanların, hayatta olumsuz diye kodladığımız ne varsa onlardan sağdıkları umutlar. Sevindim.
Zaten bu hayatta kendime mini mini sevinçler toplamaktan başka bi başarı beklentim yok. Gözlerinden yüreklerini görebildiğim insanları seviyorum. Hayal de olsalar seviyorum. Bir hayalde var olmaları bile ümit veriyor bana. Hayaller, çünkü, bir tür gebeliktir bir yandan da. Nesilden nesile aktarılır da yüzyıllar sonra doğar belki gerçeğe... Sadece sevilmeleri gerek biraz. Biraz inanmak gerek onlara. Sevgi, gözlük gibi bir şey işte... Görünür kılıyor bazen uzakları. 
Gözlerine hırstan, beklentiden perdeler çekmeyen insanların -evet, bir hayaldeki- varlığı gülümsetiyor beni. İçimi kıpır kıpır ediyor.
Hep diyorum zaten. Bi hayali seversem, gerçek olsun istemem ben. İsterim ki ben gireyim o hayale, bütün gerçekliğimi bırakıp geride. Hayalimde, hayalime girdiğimde, istek yapacağım Radyocu İsmailden: Boş yere değil, yok, inanmam. Koşarım yine ardından. Bulsam da olur bulmasam da. Bu ümit beni bil yaşatan.

20 Şubat 2015 Cuma

Çakmak Ağacı

çakmak ağacı
Otuz dokuz.
Bu tam otuz dokuzuncu oluyor. Bir süredir işe gitmek için kullandığım yolun hemen hemen ortalarına denk gelen asırlık bir ağacın altında bulduğum otuz dokuzuncu çakmak bu.
Tamam, çakmaklara bir düşkünlüğüm var. Evden çıktığımda cebimde en az üç çakmak varsa, normal bir insan gibi yaşamımı sürdürebilirim. Gün içinde bu sayı ikiye düşerse, bankadan üç aylığını çekmiş evine dönen teyzelerin tedirginliği gelir yapışır üstüme. Tek çakmakla gezmek zorunda kaldığımda, takip ediliyormuş paranoyasıyla habire arkasına dönerek yürüyen biri gibi ceplerimi yoklar, etrafımdaki tüm nesneleri bir bir kaldırıp altına bakarım. Sonuncu çakmağımı kaybetmek yahut birine kaptırmak talihsizliği yaşadığım günlerde ise akvaryumuna dönmeye çalışan bir balık gibi çırpına çırpına bakkala büfeye atarım kendimi.
Dolayısıyla uzunca bir süre bu ağacın dibindeki çakmaklar küçük sevinç ve rahatlamalar dışında bir duygu oluşturmadı bende. Her gördüğümü, etrafında gezinen sineğe uzanan kurbağa dili hızıyla alıp cebime attım. Eğil-kalk, çakmağı cebine koy işlemi toplamda saniyenin onda biri kadar filan tutuyordu sanırım. 96 kiloluk bedenime rağmen hem de.
(...)

18 Şubat 2015 Çarşamba

KİTAP: Salgın / David Moddy

Çok yakında satışta olacak. Elimdeki işi bitirsem de ikinci kitabı hazırlamaya başlasam diye bekliyorum hevesle. Efsane bir seri, kaçırmayın bence. Şiddetin hem şahıslar hem toplum üzerindeki etkilerini sağlam bir kurgu ve akıcı bir dille anlatıyor. Önce nefret yayılıyor bir salgın gibi, sonra şiddet... "Nefret et, yoksa onların nefretine maruz kalacaksın!" 




ÖNCE SALDIR, SONRA SOR

“İçinde yaşadığımız tüyler ürperten korku hâline korkusuz bir bakış ve bu duygunun yarattığı sonuçlara dair keskin bir roman… 
Dikkatli olun; Salgın, ruhunuzun derinliklerinde saklanan 
kötülüğün tohumuna ulaşana dek sizi azat etmeyecek. Salgın, içinize işleyecek.” 
–J. A. Bayona, The Orphanage’ın yönetmeni

ŞEHİRDEKİ ŞİDDET OLAYLARINA HER GEÇEN GÜN BİR YENİSİ EKLENİYORDU. 
Basın tarafından “Öfkeli” olarak adlandırılan saldırganlar, önlerine çıkan herkesi vahşice katlediyordu.
Yüz saldırı bin saldırıya, bin saldırıysa yüz binlerce saldırıya dönüşmüştü. Ve ölenlerin hiçbir ortak yanı yoktu. Hangi ırktan, sınıftan olduğu fark etmeksizin herkes her an kurban olabilirdi. Salgının ya da saldırganın kurbanı...
İnsanlar evlerinden çıkmaktan, işe gitmekten, dahası, en yakınlarının her an onlardan birine dönüşebilme ihtimalinden korkar olmuştu. Her sabah uyandıklarında, ne kadar korunaklı yerlerde saklanırlarsa saklansınlar, o gün öldürülebileceklerini düşünmek zorundaydılar. Ya da birer katile dönüşmüş olabileceklerini… 
H. G. Wells ve Richard Matheson’un izinden giden Salgın, günden güne çılgına dönen dünyada tek başına kalan bir adamın korku, şiddet ve nefretle örülü hikâyesi.


“Çok güçlü ve iyi yazılmış bir roman.”
–S. M. Sterling, yazar
“David Moody, Salgın’la paranoyaya yepyeni ve karanlık bir boyut katıyor. Ürkütücü, vahşi ve büyülü. David Moody gerçekten çok korkutucu.”
–Jonathan Maberry, yazar

16 Şubat 2015 Pazartesi

Bir Hayal Kırıklığının Öyküsü

Babama dair hatırladığım ilk anı, bir hayal kırıklığının öyküsü aslında. Bir de o kırıkları iyileştirmenin...
En fazla dört yaşında olmalıyım. Şehrin ana caddesinden ayrılıp bizim eve doğru inen, sokaktan büyük, caddeden küçük o yolda ilerliyoruz. Biraz sonra bir kez daha sola döneceğiz ve daha küçük bir sokağa gireceğiz. Evimiz o sokağın ortasında bir yerlerde. Hafızama kazımaya çalışıyorum bunları her geçişimizde. Bir gün tek başıma kalırsam evimin yolunu bulmak için...
Minicik elim, babamın elinin içinde kaybolmuş. Yanımızdan tuhaf bir şeyler geçiyor. Devasa makineler. Kendi kendilerine ilerleyen robotlar olduklarını düşünüyorum. Çizgi filmlerdeki gibi... Ama çizgi film izlediğimi hatırlamıyorum hiç. Acayip şey o robotlar. Merakla izliyorum. Onlar hakkında bir şeyler sormak istiyorum ama soru sorabilecek kadar bile fikrim yok ne olduklarına dair. Hızlı hızlı geçip gidiyorlar yanımızdan. O kadar garipler ki konuşmayı öğrendiğimden beri susmadığım halde, hiç ağzımı açmıyorum onları izlerken.
Biz ağır ağır ilerliyoruz. Acelemiz yok. Babamla yürümeyi en çok bu yüzden seviyorum. Annemin hep acelesi var çünkü. Onunla yan yana yürümek imkansız. Genellikle benim minicik kolum kadar bir mesafe oluyor aramızda. Yürümekten ziyade sürüklenir gibi ilerliyorum. Oysa babamla yürürken nasıl da keyfine varabiliyor insan adım atmanın. Hiçbir şeyi aceleye getirmiyor. Büyüdükçe öğreneceğim bunu.
Biraz sonra o koca robotlardan biri yanımızdan yavaşlayarak geçiyor. Az ileride duruyor. Babamla birlikte birkaç adım daha atıyoruz ve o robotun yanında duruyoruz biz de. Babam robotun içine doğru eğiliyor. Bir şeyler söylüyor. Korkuya benzer bir duygu beliriyor içimde. Korku değil ama. Bugün bile adlandıramadığım, tarifleyemediğim bir tuhaf his. Sonra o robotun arka kısmında bir kapıyı açıyor babam. Nedense o kapının hep kendi kendine ve yukarı doğru açılacağını sanıyorum. Biraz şaşırtıyor evimizin kapısı gibi açılışı. Derken önce beni tutup bindiriyor babam içeri, sonra kendi geçip oturuyor yanıma. Bir uzay aracına binmiş gibi heyecanlıyım. Ama az sonra ön tarafta bir insan görüyorum. Dönüp "N'aber küçük abla?" diyor bana. İlk hayal kırıklığım bu benim. O robotlar kendi kendilerine gitmiyormuş meğer. Bir insan kumanda ediyormuş her birini. Her şey normalleşiyor. Oysa hayalken ne güzel, ne olağanüstüydü.
Dönüp babama bakıyorum. Gülümsüyor. Çok tatlı gülümsüyor ama. İnsanın kalbine akan bir tutkal gibi. O tebessümle kırıklarım yeniden birbirine yapışıyor.
İlk hayal kırıklığım, içten bir tebessümün gerekirse bütün kırıklıkların üstesinden geleceğini öğretiyor bana.
Babam iyi bir öğretmenmiş, öyle diyorlar. Öyleydi.

15 Şubat 2015 Pazar

Ruhumuz Forma Girsin Diye

Ruhumuz forma girsin diye, diyet yapmalı sözlerde. Misal, "Bunu nasıl yapar?" demeli yalnız. Çıkarmalı "bana"yı dilimizin hayatından. Bir şey hataysa, birine yapıldığı için değil, sadece yapıldığı için hata olmalı. 
Ruhumuz forma girsin diye, spor yaptırmalı sonra gözlere. Koşturmalı onları bir tebessümden diğerine. Yüzlere bakmalı sokaklarda. Başka başka hikâyeler bulmalı onlarda. Hem nasıl bulmak istiyorsak başkalarının yüzünü, öyle tutmalıyız kendi yüzümüzü. Çünkü bir yansımadır aslında her yüz.
Ruhumuz forma girsin diye, belirli bir saatten sonra kesmeli kalbe öfke girişini. Geç vakitlerde duyulan öfke, lop lop nefret olur yürekte. Nefret ise zincirler ruhu. Hareketsizleştirir...
Çocukların gözlerine bakmalı bir de. Çünkü görebilirseniz eğer, çocukların gözlerindeki hüzün kadar insanın ruhunu acıtan bir şey yok. Ve evet, insan, acıyınca fark ediyor bir ruhu olduğunu çok zaman. Çocukların hüzünlü bakışları, ruhumuza atılmış kâğıt kesikleridir biraz. Ve ancak başkalarının kesiklerine üfledikçe diner sızısı. Ruhumuz forma girsin diye yani, sızlamalı ve ıslık çalar gibi üflemeli sızılara. Başkalarının sızılarına... kör olmamalı. Uzaktaki acılar daha küçük değil çünkü, ya da yakındakiler daha büyük. Perspektif. Yalnızca perspektif...

Pencerede Pişen Hayatlar -2-

Kandillerde, bayramlarda, dedemin sene-i devriyesinde, aşurede ve komşulara birer kap bir şeyler gönderilebilecek diğer özel günlerde, mahalledeki her çocuk gibi ben de onlarca kapı çalar, binlerce basamak iner çıkardım. Hiçbiri gözümde büyümezdi, gerekirse yedi mahalleye dağıtırdım annemin pişirdiklerini. Ama Koş, şunu da Naciye teyzene götürüver, hadi, dedi mi oyalandıkça oyalanır, belki unutur diye bir süre sesimi çıkarmazdım. Hiçbir zaman kaçmayı başaramadım tabii. En geç iki dakika sonra arkamdan, Tabağı almayı da unutma ha! diye bağırıyor olurdu.
Naciye teyzeyi severdim. İçten içe de üzülürdüm onun için. Refik abi bu hale gelmeden önce Naciye teyze nasıl bir kadındı bilmiyorum ama ben onu ömrü boyunca hep gözünde akmaya hazır bir gözyaşı perdesi ve yüzünde, insanlara iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına telaşlı tebessümlerle gördüm.
Ona ne zaman bir şeyler götürsem, kendisi tabağı yıkarken içeride bekleyeyim diye ısrar ederdi. Korkar, girmezdim.
Annem acele bekliyo. Hemen tabağı alıp gitçem, derdim.
O içeri giderdi, ben kapı ağzında beklerdim. Yerinden kalkmayacağını, hele kapıya hiç yaklaşmayacağını bilirdim ama Stator Refik sanki oturduğu yerden şöyle bir uzatsa, kolu o filmlerdeki mekanik adamlarınki gibi ta kapıya kadar uzayıp beni içeri çekecekmiş gibi gelirdi. Ara sıra korkudan pıt pıt atan kalbimle, çaktırmamaya çalışarak kapı arasından yerinde mi, kıpırdıyor mu diye gözlerdim Refik abiyi. Naciye teyze nihayet tabağı kurulayıp getirdiğinde elinden kaptığım gibi fırlardım.
Selam söyle annene! diye bağırırdı ardımdan.
Bense tempomu hiç düşürmeden, başımı çevirip ona bakmadan, Tamaaam! derdim. Hele yakın zamanda ürkütücü bir Stator Refik tehdidi gelmişse koşarken ayaklarım popoma vururdu.

Anneannemin ani rahatsızlığı, beni korkularımla streetfighter oynamaya mecbur bıraktı. Annem apar topar yola çıktı. Beni de kolumdan tuttuğu gibi Naciye teyzenin kapısına götürdü.  Korkuyla itiraz edecek oldum, annemin telaşlı yüzünü, kolumu sımsıkı tutuşunu, tüm bunların ardına sakladığı korkusunu görüp vazgeçtim. Korkumu yutacakmışım gibi yutkundum. Ne demek Güler Hanımcım, buyursun gelsin tabii. Ne eziyeti olacak şuncağızın, diyen Naciye teyzenin peşinden içeri girdim.

"Vakti Geldi" : Siz Tiyatro Yapmayın

Bu akşam Reşat Nuri Sahnesi'nde Vakti Geldi adlı oyunu izledik arkadaşlarla.
Oyunu öyle aman aman beğenmedim. Oysa öyle ince ince işlenmeye müsait bir konusu ve hikâyesi vardı ki... İnsan böyle bir potansiyelin harcamasına üzülüyor ister istemez. Öylesi bir hikâye için fena halde yetersiz diyaloglar vs falan filan... Bunlara derinlemesine girmek isterdim aslında. Ama oyunda beni daha çok hayal kırıklığına uğratan bir şey var.
Her biri farklı alanlarda toplum tarafından muteber kabul edilecek mevkilere gelmiş ve daha da yükselmenin eşiğinde üç adamın bir gece, bir tren garında seneler evvel bir kadına tecavüz etmeleri gerçeğiyle yüzleşmeleri diyebiliriz kısaca oyunun konusu için. (yüzleşme biraz iyimser kaldı yalnız, bunu bilin.)
Şimdi siz böyle bir oyunda, gündem de ortadayken, yaşananlara bir tepki göstermiyorsanız eğer -ki konu, hikâye, oyunun akışını zerre bozmayacak ve dahi güçlendirecek sürüyle doğaçlama imkanı sunuyordu- siz tiyatro yapmayın bence. Bunu yapacak cesaretiniz bile yoksa sanatçı/tiyatrocu filan demeyin kendinize. Bu, iki tarafın olduğu, yoruma açık bir mevzu değil zira... Tarafsız, yorumsuz kalınabilecek bir noktada ise hiç değiliz. Hele de ele aldığınız konu düşünüldüğünde... Üzdünüz...

13 Şubat 2015 Cuma

Pencerede Pişen Hayatlar: Stator Refik

fotoğraf: erhan uysal
Belki on yıl var, başka bir yerde gören olmamıştı onu. Dışarıdan bakanlar, onu cama işlenmiş bir motif sanabilirlerdi. Hep aynı pencerenin önünde durur, camdan sokağı izlerdi.
Zaman zaman yüzünden değişik duyguların yansıması geçerdi. Kâh hüzünlü bir tebessümle bakardı sokağa, kâh ruhu gözlerinden fırlayıp çıkacakmış gibi heyecanla. Bazen de öyle durduğu yerde kahkahalarla gülerdi. Ağladı mı sessiz ağlardı, pek seçilmezdi dışarıdan.
Mahalle halkı hepsi birbirinden asılsız onlarca efsane uydurmuştu Refik hakkında. Gerçeği hiçbirimiz bilmiyorduk. Zaten uydurma hikâyeler o kadar yetiyordu ve yetmediğinde öyle güzel çoğaltılabiliyordu ki, aslını öğrenmek işimize de gelmezdi hani. Bütün efsanelerin birleştiği nokta, günün birinde, nedendir bilinmez, öylece tutulup kaldığıydı Refik'in. Pencereden bakarken ne gördüyse artık, olduğu yerde donmuş, bir daha da oradan kıpırdamamıştı. Öyle kıpırdamamıştı ki annesi bütün evin mobilyasını yenilerken Refik'in üzerine tünediği sedire dokunamamıştı.
Küçükken bizi Refik Abi'yle korkuturlardı hep. Durumu bildiğimizden, "Bak Stator Refik gelip götürür seni"leri filan yemezdik tabii. Ama anne milleti, söz konusu çocuklarını korkutmak olunca yaratıcılıkta sınır tanımıyordu.
"Bana bak, bitecek o tabak. Tabağındakini bitirmezsen Allah çarpar nimetine saygısızlık ediyon diye, donup kalırsın Stator Refik gibi."
Stator Refik aşağı, Stator Refik yukarı... Kendisi sabahtan akşama ve akşamdan sabah o pencerenin önünde öylece durur, adı, misafirlikte çocuklarını hizada tutmak isteyen anneler sağolsun, dilden dile şehrin her yerini gezerdi.
Korkuyorduk korkmasına ama eğlenmekten de geri durmazdık. Bazen annelerimiz arasında yarışma düzenlerdik. En ürkütücü Stator Refik tehdidini bulan anneyi ayın, haftanın ya da işte bir zaman diliminin annesi seçerdik. Benim annem, birinciliğini, "Kızdırma kafamı, yemin olsun kıçına zamkı sürer Stator Refik gibi yapıştırırım seni camın önüne. Minibüs oyuncakları gibi sallanır durursun öyle" ile kazanmıştı.
Manasını bilmediğimiz için aramızda çözmeye çalışırdık Stator'u. Filmlerdeki vahşi adamları çağrıştırıyordu. Korkuyorduk. Ne zaman adı geçse korkuyla başımızı omuzlarımızın arasına gömüp karnımızı içine çekiyor, gözlerimizi kocaman açıp sanki öyle yaparsak kimse bizi fark etmeyecekmiş, görünmez olacakmışız gibi daha yavaş, daha sessiz nefes almaya başlıyorduk.

(...)

11 Şubat 2015 Çarşamba

Ayak İzleri

Çok çalışırdı ama çocuklarının
"beyzbol maçlarını" hiç kaçırmazdı.
Henüz okumayı yazmayı bilmiyorken, biraz biraz da kendimi bilmeye başlamışken hani, çevremin biraz daha farkına varmışken, âdeta bir kıskançlıkla onun kitap okuyuşunu, masasına oturup notlar alışını, yazılar yazışını izlerdim. O okudukları, yazdıkları kadar benimle de ilgilensin mi isterdim yoksa bir an önce büyüyüp onun yaptıklarını yapmayı mı, hâlâ bilmiyorum.
Bütün çocukluğum onun peşinde geçti. Bir elinde o küçük, deri çantası olurdu hep, diğer elinde ben. Daireden istifa etti, öğretmenliğe döndü, yine bırakmadım peşini. Kendi derslerim bitti mi mutlaka bir bahane bulur, onun okulunda alırdım soluğu. Onunla beraber derse girer, arka sıralardan birine otururdum. Küçükken şimdiki gibi biri de değildim. Öyle atılgan, özgüvenli bir tiptim. Derslerde küçük hikâyeler, anılar anlatmayı severdi. Aile ortamlarında, eş dost gezmelerinde de sık sık anılarından bahsederdi. O güne dek onlarca kez dinlediğim -sonradan pek çok kez daha dinleyeceğim lakin her seferinde kulak kesileceğim- şeyler anlatırdı işte. Ara sıra duruma uygun olarak bir yerini değiştirirse, ya da farklı ifadeler kullanırsa, oturduğum sıradan atlar, "Hayır! Öyle değil bi' kere!" derdim. Büyük bir iş başarmışım gibi daha önce anlattığı versiyonu tekrarlardım sonra. Hiç kızmazdı. Gülerdi. O hep gülerdi zaten.
Bir dönem sanat ve eğitimle ilgili çalışmaları yaygınlaştırmak için bir vakıf kurmuşlardı. Orada sohbetler yapar, gençlere çeşitli dersler verirlerdi. Daha ziyade erkeklerin hazır bulunduğu toplantılardı bunlar. Ben yine de onun eline yapışır, benimle ilgili olsun olmasın, bütün derslere girer, bütün sohbetlere katılırdım. Bazen, sohbet uzarsa, arkalarda bir yerde, bir sandalyenin üstünde uyuyakalırdım. Kucağında mı götürürdü beni eve, uyandırır mıydı, hatırlamıyorum.
Biraz daha büyüdüğümde, bazı bazı götürmemeye başladı beni. Bazen giderdim onunla, bazen de tüm ısrarlarıma rağmen "Sana göre değil," der, evde bırakırdı beni. Yine de çok ve güzel zaman geçirdim onunla. Sorsanız yetmez derdim elbette. Yeter mi hiç? İnsanoğlu en çok sevdiğine doyumsuz.
İmkan olsa, yine peşine takılırdım. Beni de götürsün diye mızlanırdım götürebileceğini bilseydim. Çünkü insanın böyle... ne bileyim... Ayak izleri olmalı koskoca bir ayak izinin tam ortasında...
Ama o beni nereye götürüp nereye götürmeyeceğini hep iyi bilirdi...

10 Şubat 2015 Salı

Mutluluğu Mutsuz Edenler

Zihninde kurduğu bir dünyada yaşıyordu o. İnandığı bir dünya. Hiçbir itirazım yoktu buna. Hatta biliyor musunuz, mutlu bile olabilirdim onun adına. Ama o, beni kendi dünyasının gerçekliğine inandırmaya çalıştı. Beni o dünyayı kabul etmeye ve dahası içinde yaşamaya zorladı.
Mutluluğun yer almadığı bir dünyası vardı. Kapısını çalan bütün mutlulukları kendine layık olmamakla, yeterince büyük olmamakla suçlardı. Sanırım
mutluluğu mutsuz etmeyi başarabilen tek insandı. Mutlu olabilenlere karşı kuvvetli bir öfke biriktirmese, belki bu bile kabul edilebilirdi. Ama mutluluğa kapısını açanları enayilikle, bir an olsun memnuniyet hissi duyabilenleri aptallıkla suçlardı.
Mutsuzluğu sevmez ama sımsıkı sarılırdı ona. Acıyla besleniyordu adeta. Ama başkalarının acılarını lezzetsiz, yavan buluyordu. Acılarını, gerçek acılarını bile içinde öfkeye dönüştürüyor ve insanların üzerine kusuyordu. Sonra da kusmuk kokmakla suçluyordu onları. Acıyı ona çok yakışan bir aksesuar, öfkeyi hayatla yegane iletişim biçimi sanıyordu galiba. Dedim ya, tuhaf biriydi.

"İnsan karşısındakini kendi gibi sanırmış," der dururuz ya. O, tam tersine, kendinden çok farklı, yanmaz yapışmaz, düşse kırılmaz bir şey gibi görüyordu karşısındakileri. Bir tek kendi kırılır sanıyordu. Hayatta bir tek onu seçer acılar. Zaman zaman ruhunu saran o rehavet, o dinginlik özlemi, her şeyden elini eteğini çekme dürtüsü yalnız kendine has sanıyordu. Ondan başka kimse yorulmazmış, hasta olmazmış, üzülmezmiş gibi yaşıyordu. Bunları yaşadığında öyle güzel anlatıyordu ki, onu ne kadar tanırsanız tanıyın, bir anlığına sizi anlayacağı yanılgısına kapılıyordunuz. Oysa o, kendisiyle aynı durumda olan birini tahayyül bile edemezdi. Karşısındakini onun olana el uzatan iğrenç bir hırsız gibi görür, öfkelenirdi.

Bazen alarmın çalmasına daha varken uyanır, yatakta uyuyormuş gibi yaparak alarmı bekler ya insan, onunla yaşamak, durmadan ertelenen bir alarmı uyanık beklemek gibiydi.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...