11 Eylül 2007 Salı

"TAŞIN DİLİ OLSA"



Fotoğrafçı Lütfi Özgünaydın, Mardin, Midyat ve Hasankeyf’te çektiği fotoğrafları 2002 yılında “Taşın Dili Olsa” isimli dia gösterisiyle izleyicilere sunmuştu. Benim bu gösteriyi izleme şansım olmadı. Ama gösteriden 3 yıl sonra, 2005’in yazında Mardin, Midyat ve Hasankeyf’i gezme fırsatı buldum. Ve gezdikçe Özgünaydın’ın sergisine verdiği ismin ne kadar anlamlı olduğunu fark ettim. Kimbilir Midyat’ın ve Mardin’in taş evleri, taş işçiliğinin muhteşem örnekleri Süryani Kiliseleri, manastırları ve Hasankeyf’in kalesi, yıkılmış taş köprünün ayakları neler anlatırdı bize, dile gelebilselerdi.

Çocukluğumdan beri otobüslerde cam kenarını kapma hastalığımın tek bir nedeni vardır aslında. Upuzun yolları ve yolların iki yanına dizilmiş köyleri, şehirleri izlemek çok büyük bir haz verir bana. Mardin ve Midyat’a gideceğimiz gün de arabaya binmeden önce kuzenlerimle bir cam kenarı çekişmesi yaşadık haliyle..Ve galip ben oldum yine. Yolun iki yanındaki evler camın üzerindeki yağmur damlacıkları gibi akıyordu araba ilerledikçe. Ve damla damla birikip köylere, şehirlere dönüşüyorlardı.

Biraz sonra bir köyün çıkışında durduk. Başımızı sola çevirdiğimizde anladık ancak neden durduğumuzu. Tamamı taşlardan yapılan ve hâlâ yapımı süre bir tesis vardı Yolağzı Köyü’nün çıkışında. Yeni yapılıyor olmasına rağmen bölgenin tarihi dokusuna uygun olarak tamamen taşlardan yapıldığı için-ortasındaki mavi fayanslı havuzu görmezden gelirsek-tadilat görmekte olan bir tarihi eser izlenimi veriyor insana. Yine de ortasındaki mavi fayanslı havuza rağmen insanı etkileyen bir güzelliği var buranın. Ben yıllardır görmek istediğim şehirlere gidiyor olmanın heyecanıyla binaların içini çok dikkatli inceleyemedim ama taşların arasına serpiştirilen kırık ayna parçalarının çok hoş bir hava verdiğini duydum yanımdakilerden.

Yolağzı Köyü’ndeki küçük moladan sonra hiç durmadan Midyat’a devam ettik. Yıllardır görmeyi hayal ettiğim tarihi şehre yaklaştıkça hayallerimden uzaklaşıyordum sanki. Çünkü çok az bir zaman sonra hayal olmaktan çıkacaktı ve bir anıya dönüşecekti. Arabayı sakin bir yere bıraktıktan sonra şehrin çarşısından geçerek gümüşçülere doğru ilerlemeye başladık. Şehirde insanlardan binalara kadar her şey bir fotoğraftan ya da bir tablodan farksızdı, bazı dükkanların renkli ve reklamlı tabelaları haricinde.

Midyat’ın meşhur gümüşçülerinden birer hatıra aldıktan sonra şehrin içinde fazla oyalanmadan 18 km doğudaki Deyr-El Umur Manastırı’na gittik. Yüksek bir tepenin en uç noktasındaki bu Süryani manastırı geniş alanı ve mimarisinin muhteşemliği ile insanın gözlerini alıyor. MS. 397 tarihinde Savurlu Mar Şmuil ve Kartmin Köyünden Mar-Şemun tarafından temeli atılıp inşa edildiği söyleniyor. 1600 yıllık bir tarihe sahip olan Manastır çeşitli onarımlardan geçmiş ve bugün de ibadete açık. Onarımlarda bir iki kısım haricinde tarihi dokuya pek zarar verilmemiş. Konuşması zor anlaşılan manastır görevlisi rehberimizin taşın üzerine badana yapılan birkaç bölümün de en kısa zamanda eski haline getirileceğini söylemesi içimi rahatlattı.

Deyr-El Umur Manastırı’nın bir özeliği de M.S 640 yılında Müslümanlar ile Mardin Süryanileri işbirliği içine girince manastırın korunması için Halife Hz. Ömer’den özel bir imtiyaz alınması. Bu sebeple Deyr-El Umur zaman zaman Deyr-El Ömer adı ile de anılmaktadır.

Manastırı gezerken ilgimi en çok çeken ise özellikle din büyüklernin mezarlarının olduğu kısımlarda tavanların hiçbir harç kullanılmadan, sıkıştırma yöntemi ile yapılması oldu. Büyük büyük taşlar aralarında onları bir arada tutacak herhangi bir madde olmaksızın üstümüzde yan yana duruyorlardı. İnsanı ürküten bir görünümleri olduğunu da eklemeliyim sanırım.

Manastır’dan çıkıp Mardin’e doğru ilerlerken Midyat evleri insanı büyüleyen ve fotoğraf çekme isteği uyandıran bir görüntü sergiliyorlardı. Kısa bir de fotoğraf molası verdikten sonra Mardin’e uzanan yoldaki boşluğu izlemeye koyulduk. Mardin’de bizi karşılayan görüntü Midyat’tan ayrılırken arkamızda bıraktığımız görüntünün bir benzeri idi. Sanki o görüntüyü kendimizle birlikte getirmiş ve sadece karşımızdaki dağın üstüne monte etmiştik. Bir fotoğraf molası da burda verdikten sonra hemen Deyr-İl Za’faran Manastırı’na gittik. Bu manastır da Deyr-El Umur manastırı gibi 1600 yıllık bir tarihe sahip. Ve en büyük özelliği ceylan derisine Süryani yazısı (İstrengeli) ile yazılmış ve dünyada bir eşi daha olmayan bir İncil’e sahip olması.

Mardin’deki Deyr-İl Za’faran Manastırı’nın çoğu bölümü “Yönetime Aittir.Girilmez!” uyarıları ile dolu olduğu için çok az bir bölümünü gezebildik. Üstelik bize eşlik eden görevli de çok isteksizdi. Bir eli cebinde, inanmadığı bir hikâyeyi anlatır gibi bir hali vardı. Ya da bizi bir an önce başından savıp rahatlamak istiyordu. Yine de gezebildiğimiz kadarıyla muhteşem mimarisinden etkilenmemek elde değil. Özellikle de 600 yıllık olduğu söylenen ceviz kapı herkesi önünde dakikalarca tutmayı başardı. Ceviz kapıdan sonra ilgi çekme konusunda tamamı kibrit çöpünden oluşan maketler de ikinci sırayı aldı.

Deyr-İl Za’faran Manastırı da Deyr-El Umur Manastırı gibi ibadete açık.

Mardin’deki ikinci durağımız ise uzun yıllar ilme hizmet verdikten sonra son yıllarda da dizi film sektörüne çokça hizmet etmiş olan Kasımiye (Sultan Kasım) Medresesi’ydi. Kasımiye Mardin’in en büyük yapılarından biri olma özelliğine sahip. Tek bir avlu etrafında toplanmış iki katlı mekanlardan oluşan bu yapı da yine büyüleyici bir güzelliğe sahip. Ortasındaki dilek havuzu ve atılan suyu kan lekesine çeviren duvarı ise en çok ilgi çeken bölümleri. Kasımiye Medresesi’nin damından bakınca Suriye’ye kadar uzanan büyük bir ova göze çarpıyor. Ve dalgalanan renkleri insana sonsuzluğu hisettiriyor sanki.

Bu gezideki tek hayal kırıklığım ise Mardin’in çok merak ettiğim dar sokaklarını gezemememiz oldu.Vakit darlığı nedeniyle Mardin sokaklarını ve belediye tarafından maaş bağlanan eşekleri göremeden Batman’a doğru yola çıktık.

Batman’dan Mardin’e doğru ilerlerken es geçtiğimiz Hasankeyf’e akşamüstü güzelliğinde daha fazla karşı koyamadık ve bir mola da orada verdik. Batman’a yakın olması dolayısıyla daha önce sık sık geldiğimiz Hasankeyf’te fazlaca gezmedik bu sefer. Dicle nehrinin üstüne kurulan tahtlardan birine oturup gün batımını izledik yemeğimizi yerken. Ve çayımızı içerken de yüksek kaledeydi gözlerimiz. Ara sıra da Dicle’nin karşı kıyısından kaleye mahsun mahsun bakan Zeynel Bey Türbesi’ne kaydı gözlerimiz. Günün yorgunluğunun da etkisi vardı yüreğimize çöken hüzünde. Ama daha çok ekim kasım gibi başlayacak baraj çalışmaları idi bu hüznün sorumlusu. Kendimi bildim bileli gündemde olan Ilısu Barajı söylentileri gerçek olmak üzere.Ve 7-8 sene içinde tarihi Hasankeyf şehri tarihe karışacak.

Hasankeyf, baraj ve gazete haberleri aklıma geldikçe Doğu’nun insanları ile şehirlerinin kaderleri benzer diye düşünüyorum. Biz Doğu’nun çocuklarını hep kar yollarını tıkadığı zaman tanıyoruz; şehirlerini de yok olma tehlikesiyle karşılaştıklarında…İnsanlarını yoksulluklarıyla, cahillikleriyle tanıyoruz; şehirlerini terör olaylarıyla..

Hasankeyf’ten uzaklaşırken hep arkama baktım, belki bir daha göremem diye.. İnsanlarının yüzleri dikkatimi çekti arabayla yanlarından geçerken. Kalenin ve köprü ayaklarının taşları kadar umutsuz ve çaresizdi insanları.. “Taşın dili olsa” , “kurtarın beni” derdi Hasankeyf’te büyük ihtimalle.

Keyifli başlayan bir günü yorgunluk, hüzün ve bir şehirden ayrılmanın acısı ile bitirerek Batman’a döndük.

2005

Hiç yorum yok:

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...