26 Eylül 2007 Çarşamba

Sıradakiler

Son zamanlarda, uzun süredir uzak kaldığım, hadi uzak demeyelim de az yakın olduğum kitaplar alemine sıkı bir dönüş yaptım. Mütemadiyen okumak istiyorum. Eh bir de elime güzel güzel kitaplar geçince ara vermeden okumaya daldığımdan okuduklarım hakkında yazmayı erteledikçe erteledim.
Yine benzer bir taktik yapıp burdan ilan edeyim de yazmayı zaruri hale getireyim diyerek, okuduğum son iki kitap hakkında yakın zamanda yazacağıma dair bir şeyler yazmak istedim.
Hıfzı Topuz'un Sabahattin Ali'nin hayatını anlattığı Başın Öne Eğilmesin adlı kitabını okudum geçen hafta. Okuduğum ilk Hıfzı Topuz kitabı idi. İlk önce, üzerinden çok geçmeden, detayları iyiden iyiye unutmadan ona dair bir şeyler yazmalı.
Ve dün gece itibarıyle bitirdiğim, bu sabah da beğendiğim yerleri tekrar tekrar okuduğum Murat Uyurkulak'ın Har kitabı var ki onun hakkında daha uzunca bir şeyler yazma eğiliminde olduğumu hissediyorum. Tol'u da henüz yeni okumuş olmam hasebiyle muhtemelen bir karşılaştırma da içerecek yazı ama... Bakalım...
Sevgiler ve de saygılar efendim...
Şimdi kitap satma zamanıdır:)

24 Eylül 2007 Pazartesi

187-1

Efendim biz bu alemlerin yabancıyız malum. Ya da yabancısı deyip yaban kalmayalım da yenisiyiz diyelim. Sağolsun Ludmilla balam beni aleme ısındırmak için elinden geleni ardına koymamış ve bizi de dahil etmiş sobelere, mimlere, her neyselere.... Biz de üzerimize düşen vazifeyi yerine getirelim. En yakınımda, dibimde Murat Uyurkulak'ın Har kitabı durmakta (nihayet). Kitabın 187. sayfasının başlangıç cümlesi ise şu:

Ertesi gün Sonyamuk için matbaanın bir köşesinekocaman bir masa koyuyoruz.

Eh, baş kısımda da belirttiğim gibi henüz yeniyim. Dolayısıyla böyle bir uç nokta olarak kalıyorum, hareketin yayılmasına bir faide sağlayamıyorum. Neyse efenim, sağlık olsun.

19 Eylül 2007 Çarşamba

Edita Morris'ten İki Kitap






Tesadüfen keşfettiğim bir yazar Edita Morris. Halbuki oldukça da ünlü imiş. Ben bir kitabının tuhaf ismini görüp de gülünce, gülüp de kitabı elime alınca ve arkasını okuyunca fark ettim bu yazarı. Kitabın adı “Nasıl mısın? İyi misin?” idi. Kitap incecikti ve Remzi Kitabevi’nin yayınlarından olmasının sağladığı indirim, ama en çok da kitabın arka kapağında okuduğum konunun güzelliği çok da düşünmeden bu kitabı almamı sağladı.

Bu kitabın hemen ardından da Hiroşima’nın Tohumları kitabı geçti elime. Onun da arka kapağını beğendim ve yine çok düşünmeden alıverdim.

Her iki kitap da dünyanın karşı karşıya olduğu sosyal sorunlara değinmekte… Açlık, dünyanın hızla bir çöl olmaya doğru ilerleyişi, eşitsizlik, Hiroşima’ya atılan atom bombası, savaş, barış… Ve tüm bunların insan psikolojisine etkileri…

Aslında kitaplarla ilgili daha derin detaylara inmeye çok lüzum yok. Her ikisinin de arka kapak yazılarını buraya aktarmam yeterli olur sanırım. Belki üstüne birkaç kelam daha…

“Nasıl mısın? İyi misin?” kitabının arka kapağında şunlar yazıyor:




Nasıl mısın? İyi misin? Ünlü romancı Edita Morris’in ortak bir tema; “açlık”
üzerine kaleme aldığı iki ayrı yapıttan oluşuyor. Kitaba adını veren birinci
bölümde Morris, Jamaica’daki yoksulluğu, açlık ve işsizliği, Jamaicalı bir genç
kızım Batılı bir yazara yazdığı mektuplar aracılığıyla aktarıyor okurlarına. Ve
tüm dünyadaki Siyah’ların kara yazgılarını gözler önüne
seriyor.

İkinci bölüm olan O Mutlu Gün’de ise, çevresel bir felaket
sonucu çöl haline gelmiş bir dünyada yaşamın nasıl olabileceğini gösteriyor
yazar. Yiyecek hiçbir şeyin bulunamadığı, insanların hayatta kalabilmek için var
olan her şeyi “değerlendirmek” zorunda kaldığı bir dünya kurgulayarak, hepimizi
uyarıyor.




Kitaba dair benim izlenimlerinden kısaca bahsetmek gerekirse, ilk bölümden ziyadesiyle etkilendiğimi aktararak başlayabilirim sanırım. Jamaicalı kadının Beyaz kadın’a yazdığı mektuplar beni oldukça etkilemişti. Ama asıl çarpıcılık, bu hikâyenin sonunda. Her ne kadar umutsuzluğu perçinlese de bir yandan da öylesine gerçek ve öylesine acı bir son ki… Bir küfür savurası geliyor insanın. İlk bölümü okurken özellikle çeviriden çok etkilendim. Her iki kitabı da Ülkü Tamer çevirmiş. Ama ben özellikle Jamaicalı’nın mektuplarının çevirilerinden etkilendim. İngilizce’yi çat pat bilen, bildiği kadarı ile eski Beyaz Efendisi’ne mektuplar yazan bu kadının saflığı öylesine yansıyordu ki dile. Kısa cümleler, yanlış kullanımlar, çocukça hatalar… İşte bu hatalar çok güzel kılıyordu dili. Morris’in yazdığı özende de çevirmişti Ülkü Tamer.

İkinci bölüm ise tam anlamıyla Hobbes’un Doğa Durumu anlatısının bir örneği. Hani medeniyet öncesi insanların durumunu anlatır ya Hobbes, doğa kanunlarının hüküm sürdüğü, insanların ortadaki malları, toprakları ve akla gelebilecek her şeyi elde edebilmek için birbirleriyle amansızca mücadele ettikleri bir dönem olduğunu. Bu dönemin sonunda ise insanlar can güvenliklerini sağlamak için birtakım topluluklar oluşturmuş, yasalar belirlemiş, sahip oldukları güçleri hazırlanan bir toplumsal sözleşme ile egemen seçtikleri birine devretmişlerdir. Hobbes’un anlatısının bir benzerini sergiliyor Morris O Mutlu Gün adlı hikâyesinde. Ama o medeniyet diye bize sunulan kapitalizmin kaçınılmaz sonu olarak kurguluyor aynı tabloyu. Hobbes ve Morris’i birleştirince tarihsel bir çember elde ediyoruz yani. İnce bir kapitalizm eleştirisi… Hem de en hayati noktadan… Dikkate alınması, sadece bir hikâye olarak okunmaması gereken bir yapıt bence…

*


Hiroşima’nın Tohumları ise atom bombası sonrasında Hiroşima’nın yerlilerinden bir grubun hayatlarından bir kesit sunar. O büyük felaketin küçük insanların hayatlarını nasıl etkilediğini gözler önüne seren bu kitap, ben ilki kadar etkilememiş olsa da (sanırım araya çokça etkilendiğim Tol girdiğinden) yine de okurken gözümden süzülen birkaç damla yaşa engel olamadım. Bu kitabın arka kapak yazısı ise şöyle:




Atom bombası sadece bir kenti tüm canlılarıyla birlikte yeryüzünden silmekle
kalmadı. O, kanlarını, iliklerini, tüm bedenlerini kirlettiği, sakat bıraktığı
çocukların ve gencecik insanların sonraki hayatlarını da ipotek altına
aldı.

Edita Morris, “Hiroşima’nın Tohumları”nda, büyük bir aşkla
bağlandığı Hiroo’yla evlenen Ohatsu’nun öyküsünü, “atom bombası”nı yaşayanlar
için âşık olmanın, evlenmenin, çocuk doğurmanın ne kadar büyük bir korku
olduğunu anlatıyor. Anlatıyor, çünkü benzeri felaketlerin tekrar yaşanmaması
için, edebiyatçı olarak üzerine düşen görevi, sorumluluğunu yerine getirmek
istiyor.

İnsanlık sorunlarına karşı hâlâ duyarlı olanlara…




Sanırım tek belirtmem gereken nokta, hikâye içinde Ohatsu’dan çok ablasının hayatına yer verildiğidir. Ama esas vurucu nokta yine Ohatsu ile ilgili…

Morris’in henüz okumadığım bir diğer kitabı ise “Vietnam’a Sevgiler”. Bu eserinde yine insanlık sorunlarına karşı duyarlılığını sergilemiş Morris. Hiroşimalı bir genç ile Vietnamlı bir gencin mektuplaşmalarından oluşan bu eseri de okumak için sabırsızlanıyorum.

17 Eylül 2007 Pazartesi

TOL/MURAT UYURKULAK




Umudunu Yitirmeyen Devrimcilerin Romanı: TOL

Tol, Murat Uyurkulak’ın ilk romanı. 2002’de Metis Yayınları tarafından basılmış. Okumak için oldukça geç kaldığımı fark ettim. Okuduktan sonra “Keşke daha önce okusaydım” dediğim, sonra da “Neyse canım, hiç okumamış olmak da vardı” dediğim bir romandı.

Öncelikle Metis Yayınları’ndan çıkan bir kitap oluşu, kitabın nitelikli olduğu konusunda bir fikir veriyordu zaten. Üstüne iş ortamında günlerce sürek “Tol süpermiş, Tol okuyalım. Tol’a ne zaman başlıyoruz” türü muhabbetlerin ardından nihayet bir arkadaşımın hediye etmesiyle okumaya başladım. Aslında okumak niyetiyle açmamıştım kapağını. Elimde başka bir kitap vardı ve onu bitirdikten sonra başlamak niyetindeydim. Ama uzun zamandır muhabbeti dönen ve bende merak uyandıran bu kitaba şöyle bir göz atayım diye açtım ve kendime geldiğimde 90. sayfadaydım.

Eh, yukarıdaki küçük anı, kitabın dilinin akıcılığı ve anlatımın sizi içine çeken bir özelliğe sahip olduğu konusunda yeterince bir fikir vermiştir zaten. Ama bunu pekiştirmek gerekirse, Murat Uyurkulak, bu ilk roman denemesiyle “Dili kullanımıyla bana enfes bir haz veren yazarlar” kategorisine girdi. Ki itiraf etmek gerekirse o kategoride modern dönemden pek yazar yok. İki oldular şimdi, Elif Şafak ile birlikte.

Uyurkulak tekdüze bir anlatım da sergilemiyor. Tol, aslında birkaç kahramanın ağzından anlatılan bir roman ve her karakterin kendine has bir dili var. Bu dil farklılığı gözünüze sokulmuyor. Romanın her parçası gibi oldukça doğal bir biçimde sunulmuş ve bu da daha etkileyici kılıyor her şeyi.

Hikâye kurgusu ise mükemmele yakın. Tol için söylenen ilk etiket “Bir intikam romanı” etiketi. Buna yenilerini eklemek gerekirse ben “Bir devrim romanı” “Bir yolculuk romanı” “Bir iç içelik romanı” gibi öneriler sunabilirim. Yusuf ile Şair’in Diyarbakır’a doğru süren yolculuğu sizi de içine çekiveriyor ve kitabın son sayfasını Diyarbakır İstasyonu olarak mimliyorsunuz hemen. Her ne kadar sonunu merak etseniz de, yolculuk öyle keyifli ki varmak istemiyorsunuz. Şair’in yolculuk boyunca Yusuf’a okuttuğu hikâyeler, okuyucudan da esirgenmiyor. Onların da bir anda içine dalıveriyorsunuz. Her karakterle ayrı bir hikâyeye dalıyor ve sonunda bu bambaşka hayatların birbirine bağlanışını hayranlıkla okuyorsunuz.

Yolculukları boyunca mütemadiyen içiyor Şair ve Yusuf. Her nevi içkiyi tüketiyorlar. Şarap, rakı, cin, JB… Aklınıza ne gelirse… Ve kitabın anlatım gücü de orada kendini gösteriyor işte. Onlar içtikçe burnunuzda sarhoş insanlardan, sarhoş mekânlardan yayılan o kokuyu duyuyorsunuz her satırda. Kısacası, Uyurkulak oldukça zengin bir dil kullanmış ve bu dili yerli yerince kullanmış.

Her insanın belirli konularda bir duruşu vardır elbet. Dil konusunda da belli bir duruş mevcuttur. Sözgelimi tabuları yıkmak, dilde özgürlük gibi kavramlara sığınıp eserlerinde gerekli gereksiz küfür ve cinsellik kullanan çok yazar bilirim. Ve küfür ve cinselliği olur olmaz kullanan, kullanırken hikâyenin akışına yediremeyen ve o öğelerin durdukları yerde “Ben bu yazarın dil konusundaki duruşuyum hey hey gördünüz mü?” demelerine göz yuman yazarlar pek ilgimi çekmez. Hatta laf aramızda biraz gıcık da olurum. Hani iş ile özel hayatı birbirine karıştırmak gibi, özel nedenlerle sevmediğiniz birine iş yerinde gereksizce sorun çıkarmak gibi gelir bana. İşte Uyurkulak bunu da aşıyor. Kitabın içinde küfür de var cinsle göndermeler de. Ama öyle yerinde kullanılmış, küfürler diyaloglara öyle güzel yedirilmiş ki doğal duruyor. Rahatsızlık vermiyor insana. Her şey gibi küfrü de oldukça sade ve doğal kullanmış yazar.

Kitabın beni en etkileyen bölümü, tuvalet kapısının arkasındaki tuğla ile ilgili bölümdü. O bölümde bahsi geçen olay (henüz okumayanlara saygısızlık etmemek için anlatmıyorum) okuyucunun duygularının sömürülmesine oldukça uygun bir olay. Velakin Uyurkulak bu ihtimale bakmıyor bile. Olduğu gibi, sade ve doğal anlatıyor. Duygu sömürüsü yapmak değil, derdini anlatmak niyeti. İşte sırf ajitasyon yapılmadığı için daha da fazla etkiledi beni. Anlatımdaki sadelik, olayın önüne geçti benim için. Ki zannediyorum Uyurkulak’ın istediği de buydu.

Öte yandan, şimdiye dek okuduğum tüm devrim konulu romanlarda ortak bir özellik vardı. Yazar adeta o günlerde böyle böyle zorluklar yaşadık, şu işkenceleri gördük, psikolojimiz böyle bozuldu, amacımız rüyamız buydu, aramızda hainler çıktı, reklâmcı oldular, sorguda öttüler, biz yurtdışına kaçtık, kaçamayanlara üzüldük, kahrolduk vs türünden bir dolu şeyi söylemenin, okuyucunun kendisine acımasını sağlamanın peşindedir. Ve hemen her devrim romanının taşıdığı ortak özelliklerden biri de 12 Eylül’ün ardından yitirilen umutlardır. Müthiş karamsar ve kasvetli bir ortam vardır bu tür öykülerde. Tol ise reklâmcı olan devrimciden sorguda öten devrimciye kadar hemen her tür devrim romanı klişesini içinde barındırmasına rağmen okuyucuya ona acıması konusunda hiç de baskı kurmayan bir roman. Dili gibi serbest bırakıyor okuyucuyu Uyurkulak bu konuda. Ve kitabın sonuna dek süren, sonunda yine tazelenen bir umut var hep. Umudunu kaybetmeyen devrimcilerin romanı Tol.

İşte bu yüzden çok sevdim Tol’u. Belki Yusuf karakterinin deşilmeyişine kafayı takabilirdim. İşlevsel bir karakter olarak kalmıştı çünkü Yusuf. Tüm bu hikâyelerin bize ulaşmasında görevli koca bir posta teşkilatının isimsiz bir çalışanı gibiydi. Belki deşilebilirdi ama deşilmeden de eksik bıraktığı bir yan kalmadı. Hikâyesiyle, kurgusuyla, diliyle ve umuduyla doyurdu beni.

Şimdi, Uyurkulak’ın 2006’da yine Metis Yayınları’nca basılmış olan Har adlı kitabını okumak için büyük bir sabırsızlık duymaktayım.

16 Eylül 2007 Pazar

Kısa Kısa

Son zamanlarda konsantrasyon sorunundan müzdarip olan ben hiçbir kitaba odaklanamıyor, bir kitabı elime aldığımda en fazla 10, haydi bilemediniz 20 sayfa okuyabiliyorken sevdiğim bir arkadaşımın uzun süredir okumayı planladığımız kitabı hediye etmesiyle bu zinciri kırmış oldum.

Murat Uyurkulak'ın 2002'de yayınlanmış olan "Tol" adlı romanı son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Yazarın dilini kullanımındaki ustalık, farklı hikaye kurgusu ve şimdiye dek okuduğum devrim hikâyelerinin tümüyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan farklılık kitabın etkileyiciliğini oldukça artırdı.

En uygun zamanda kitap hakkında daha uzun bir şeyler yazmaya çalışacağım...

*

Tol'dan önce okuduğum Edita Morris'in incecik ama bir o kadar da çarpıcı kitabı "Nasıl mısın? İyi misin?" hakkında bir şeyler yazmaya niyetliydim ki elime Tol geçti, kitap sarınca yazı kaldı. Buraya bunu da ekleyelim ki yazmak için bir zorlayıcı unsur oluştursun...:)

11 Eylül 2007 Salı

"TAŞIN DİLİ OLSA"



Fotoğrafçı Lütfi Özgünaydın, Mardin, Midyat ve Hasankeyf’te çektiği fotoğrafları 2002 yılında “Taşın Dili Olsa” isimli dia gösterisiyle izleyicilere sunmuştu. Benim bu gösteriyi izleme şansım olmadı. Ama gösteriden 3 yıl sonra, 2005’in yazında Mardin, Midyat ve Hasankeyf’i gezme fırsatı buldum. Ve gezdikçe Özgünaydın’ın sergisine verdiği ismin ne kadar anlamlı olduğunu fark ettim. Kimbilir Midyat’ın ve Mardin’in taş evleri, taş işçiliğinin muhteşem örnekleri Süryani Kiliseleri, manastırları ve Hasankeyf’in kalesi, yıkılmış taş köprünün ayakları neler anlatırdı bize, dile gelebilselerdi.

Çocukluğumdan beri otobüslerde cam kenarını kapma hastalığımın tek bir nedeni vardır aslında. Upuzun yolları ve yolların iki yanına dizilmiş köyleri, şehirleri izlemek çok büyük bir haz verir bana. Mardin ve Midyat’a gideceğimiz gün de arabaya binmeden önce kuzenlerimle bir cam kenarı çekişmesi yaşadık haliyle..Ve galip ben oldum yine. Yolun iki yanındaki evler camın üzerindeki yağmur damlacıkları gibi akıyordu araba ilerledikçe. Ve damla damla birikip köylere, şehirlere dönüşüyorlardı.

Biraz sonra bir köyün çıkışında durduk. Başımızı sola çevirdiğimizde anladık ancak neden durduğumuzu. Tamamı taşlardan yapılan ve hâlâ yapımı süre bir tesis vardı Yolağzı Köyü’nün çıkışında. Yeni yapılıyor olmasına rağmen bölgenin tarihi dokusuna uygun olarak tamamen taşlardan yapıldığı için-ortasındaki mavi fayanslı havuzu görmezden gelirsek-tadilat görmekte olan bir tarihi eser izlenimi veriyor insana. Yine de ortasındaki mavi fayanslı havuza rağmen insanı etkileyen bir güzelliği var buranın. Ben yıllardır görmek istediğim şehirlere gidiyor olmanın heyecanıyla binaların içini çok dikkatli inceleyemedim ama taşların arasına serpiştirilen kırık ayna parçalarının çok hoş bir hava verdiğini duydum yanımdakilerden.

Yolağzı Köyü’ndeki küçük moladan sonra hiç durmadan Midyat’a devam ettik. Yıllardır görmeyi hayal ettiğim tarihi şehre yaklaştıkça hayallerimden uzaklaşıyordum sanki. Çünkü çok az bir zaman sonra hayal olmaktan çıkacaktı ve bir anıya dönüşecekti. Arabayı sakin bir yere bıraktıktan sonra şehrin çarşısından geçerek gümüşçülere doğru ilerlemeye başladık. Şehirde insanlardan binalara kadar her şey bir fotoğraftan ya da bir tablodan farksızdı, bazı dükkanların renkli ve reklamlı tabelaları haricinde.

Midyat’ın meşhur gümüşçülerinden birer hatıra aldıktan sonra şehrin içinde fazla oyalanmadan 18 km doğudaki Deyr-El Umur Manastırı’na gittik. Yüksek bir tepenin en uç noktasındaki bu Süryani manastırı geniş alanı ve mimarisinin muhteşemliği ile insanın gözlerini alıyor. MS. 397 tarihinde Savurlu Mar Şmuil ve Kartmin Köyünden Mar-Şemun tarafından temeli atılıp inşa edildiği söyleniyor. 1600 yıllık bir tarihe sahip olan Manastır çeşitli onarımlardan geçmiş ve bugün de ibadete açık. Onarımlarda bir iki kısım haricinde tarihi dokuya pek zarar verilmemiş. Konuşması zor anlaşılan manastır görevlisi rehberimizin taşın üzerine badana yapılan birkaç bölümün de en kısa zamanda eski haline getirileceğini söylemesi içimi rahatlattı.

Deyr-El Umur Manastırı’nın bir özeliği de M.S 640 yılında Müslümanlar ile Mardin Süryanileri işbirliği içine girince manastırın korunması için Halife Hz. Ömer’den özel bir imtiyaz alınması. Bu sebeple Deyr-El Umur zaman zaman Deyr-El Ömer adı ile de anılmaktadır.

Manastırı gezerken ilgimi en çok çeken ise özellikle din büyüklernin mezarlarının olduğu kısımlarda tavanların hiçbir harç kullanılmadan, sıkıştırma yöntemi ile yapılması oldu. Büyük büyük taşlar aralarında onları bir arada tutacak herhangi bir madde olmaksızın üstümüzde yan yana duruyorlardı. İnsanı ürküten bir görünümleri olduğunu da eklemeliyim sanırım.

Manastır’dan çıkıp Mardin’e doğru ilerlerken Midyat evleri insanı büyüleyen ve fotoğraf çekme isteği uyandıran bir görüntü sergiliyorlardı. Kısa bir de fotoğraf molası verdikten sonra Mardin’e uzanan yoldaki boşluğu izlemeye koyulduk. Mardin’de bizi karşılayan görüntü Midyat’tan ayrılırken arkamızda bıraktığımız görüntünün bir benzeri idi. Sanki o görüntüyü kendimizle birlikte getirmiş ve sadece karşımızdaki dağın üstüne monte etmiştik. Bir fotoğraf molası da burda verdikten sonra hemen Deyr-İl Za’faran Manastırı’na gittik. Bu manastır da Deyr-El Umur manastırı gibi 1600 yıllık bir tarihe sahip. Ve en büyük özelliği ceylan derisine Süryani yazısı (İstrengeli) ile yazılmış ve dünyada bir eşi daha olmayan bir İncil’e sahip olması.

Mardin’deki Deyr-İl Za’faran Manastırı’nın çoğu bölümü “Yönetime Aittir.Girilmez!” uyarıları ile dolu olduğu için çok az bir bölümünü gezebildik. Üstelik bize eşlik eden görevli de çok isteksizdi. Bir eli cebinde, inanmadığı bir hikâyeyi anlatır gibi bir hali vardı. Ya da bizi bir an önce başından savıp rahatlamak istiyordu. Yine de gezebildiğimiz kadarıyla muhteşem mimarisinden etkilenmemek elde değil. Özellikle de 600 yıllık olduğu söylenen ceviz kapı herkesi önünde dakikalarca tutmayı başardı. Ceviz kapıdan sonra ilgi çekme konusunda tamamı kibrit çöpünden oluşan maketler de ikinci sırayı aldı.

Deyr-İl Za’faran Manastırı da Deyr-El Umur Manastırı gibi ibadete açık.

Mardin’deki ikinci durağımız ise uzun yıllar ilme hizmet verdikten sonra son yıllarda da dizi film sektörüne çokça hizmet etmiş olan Kasımiye (Sultan Kasım) Medresesi’ydi. Kasımiye Mardin’in en büyük yapılarından biri olma özelliğine sahip. Tek bir avlu etrafında toplanmış iki katlı mekanlardan oluşan bu yapı da yine büyüleyici bir güzelliğe sahip. Ortasındaki dilek havuzu ve atılan suyu kan lekesine çeviren duvarı ise en çok ilgi çeken bölümleri. Kasımiye Medresesi’nin damından bakınca Suriye’ye kadar uzanan büyük bir ova göze çarpıyor. Ve dalgalanan renkleri insana sonsuzluğu hisettiriyor sanki.

Bu gezideki tek hayal kırıklığım ise Mardin’in çok merak ettiğim dar sokaklarını gezemememiz oldu.Vakit darlığı nedeniyle Mardin sokaklarını ve belediye tarafından maaş bağlanan eşekleri göremeden Batman’a doğru yola çıktık.

Batman’dan Mardin’e doğru ilerlerken es geçtiğimiz Hasankeyf’e akşamüstü güzelliğinde daha fazla karşı koyamadık ve bir mola da orada verdik. Batman’a yakın olması dolayısıyla daha önce sık sık geldiğimiz Hasankeyf’te fazlaca gezmedik bu sefer. Dicle nehrinin üstüne kurulan tahtlardan birine oturup gün batımını izledik yemeğimizi yerken. Ve çayımızı içerken de yüksek kaledeydi gözlerimiz. Ara sıra da Dicle’nin karşı kıyısından kaleye mahsun mahsun bakan Zeynel Bey Türbesi’ne kaydı gözlerimiz. Günün yorgunluğunun da etkisi vardı yüreğimize çöken hüzünde. Ama daha çok ekim kasım gibi başlayacak baraj çalışmaları idi bu hüznün sorumlusu. Kendimi bildim bileli gündemde olan Ilısu Barajı söylentileri gerçek olmak üzere.Ve 7-8 sene içinde tarihi Hasankeyf şehri tarihe karışacak.

Hasankeyf, baraj ve gazete haberleri aklıma geldikçe Doğu’nun insanları ile şehirlerinin kaderleri benzer diye düşünüyorum. Biz Doğu’nun çocuklarını hep kar yollarını tıkadığı zaman tanıyoruz; şehirlerini de yok olma tehlikesiyle karşılaştıklarında…İnsanlarını yoksulluklarıyla, cahillikleriyle tanıyoruz; şehirlerini terör olaylarıyla..

Hasankeyf’ten uzaklaşırken hep arkama baktım, belki bir daha göremem diye.. İnsanlarının yüzleri dikkatimi çekti arabayla yanlarından geçerken. Kalenin ve köprü ayaklarının taşları kadar umutsuz ve çaresizdi insanları.. “Taşın dili olsa” , “kurtarın beni” derdi Hasankeyf’te büyük ihtimalle.

Keyifli başlayan bir günü yorgunluk, hüzün ve bir şehirden ayrılmanın acısı ile bitirerek Batman’a döndük.

2005

PİRAYE / CANAN TAN



Her ne kadar benim tarzım olmasa da birkaç arkadaştan duyduğum olumlu sözler beni bu kitabı okumaya sevk etti. Eh, madem okuduk, bir şeyler de yazalım ki boşa gitmemiş olsun okumamız.

Kitabın arka kapağında okuyucu yorumlarına yer verilmiş. Onları da okuyunca daha bir arttı merakım. Arka kapağa sığdırabildikleri tüm yorumlarda, okuyucular Piraye’nin okudukları en güzel kitap olduğunu, daha önce hiç bu kadar etkileyici bir kitap okumadıklarını, ellerinden bırakamadıklarını belirtmişlerdi. Ben de bir an Türk halkının, kitap konusundaki genel beğenileri ile benim bu konudaki beğenilerimin zıtlığını unutarak “Haydi okuyalım bakalım” diyerek ama yine de satın almaya güvenemeyip kitabı bir arkadaşımdan tedarik ederek başladım okumaya.

Hikâye, adından da belli olduğu gibi Piraye adlı bir kızın yaşamından bir kesit. Üniversiteye başlaması ile başlayan ve üniversite hayatı ile üniversite sonrası yaşamının bir bölümünü ele alan bu hikâye gerçekten de kolay okunuyor. Ama kolay okunan her şey akıcı mıdır? İşte bu soru belirdi aklımda ilk olarak.

Kitap gerçekten de kolay okunuyor ve en kötü ihtimalle, çok yoğunsanız ve sadece yatarken ya da otobüsle bir yere giderken bile okuyabiliyor olsanız bile 3 gün içinde bitiyor. Ama dediğim gibi ben bu kolay okunan kitabın dili için “akıcı” dersem, her şeyden önce Elif Şafak’ın dili kullanımına hakaret etmiş olurum. (Ki bir parantezle belirteyim, Elif Şafak’a akıcı demek bile tuhaf geliyor bana, zira akıcının da ötesinde bir anlatımı olduğunu düşünüyorum. Akışkan diyorum o yüzden de.) Ben satırların üstünde kayıp gidemedim. Çünkü yazarın seçtiği kelimelerle sorunum vardı. Söz gelimi en sık kullandığı iki fiil “ayrımsamak” ve “duyumsamak”… Ben bu fillerle her karşılaştığımda (ki mide bulandıracak kadar çok karşılaştım) bir kere hikâyeden koptum. Bu kelimelerin kullanılma amacını merak ederken buldum kendimi. Yani neden “Fark etmek” değil de “ayrımsamak”, neden “hissetmek” değil de “duyumsamak”?

Çevremizi biraz gözlemlediğimizde rahatça “ayrımsarız” ki insanlar günlük hayatın dili içinde “Fark ettin mi ya, artık havalar baya erken kararıyor” der. Ya da “İçimde bir acı olduğunu hissettim” deriz. Ben günlük dilde diğer iki kelimeyi kullanan bir insanla pek karşılaşmadım. Bu gözlemi de işin içine katınca, hikâyeden daha da uzaklaştım tabii. Yoksa bu yazar da halkı ve bu “basit” halkın kullandığı kelimeleri reddediyor ve halk ile arasındaki farkı belirtmek için de bu yeni türemiş/türetilmiş kelimeleri mi kullanıyor? Bir kere hikâyenin içinde, bahsi geçen kelimelerin, benim bahsettiğim anlamdaşlarına bir kere bile yer verilmemiş olması ortada bir reddetme olduğunu açıkça ortaya koyuyor zaten. Ama bunun nedenini çözemedim ve okumam boyunca merak ettim. Gördüğünüz gibi hâlâ da merak ediyorum.

Bu kelimelere olan takıntım dışında dil ile ilgili söyleyebileceğim başka bir nokta ise anlatımın benim fikrimce çok basit kaçtığı idi. Ara sıra edebileştirme çabasıyla yazılmış “içimi gelip saran bu hüzün yumağının…” türünden cümleler ise sadece komik kalıyor benim gözümde. (parantez-içi notu: Bu tırnak içindeki örnek cümlemsi tamamen benim uydurmamdır. Kitap elimde olmadığından içinden bir şey seçemedim.)

Kitabın öyküsüne gelirsek, orada da çok büyük bir sorunum vardı benim. Küçük bir noktaya takıldım. Ama bence nokta sanıldığı kadar küçük değil. Kitabın girişinde Piraye tanıtılırken, vurgulanan en belirgin özelliği, Piraye’nin şiir aşığı oluşuydu. Piraye’nin şiir sevgisi (ve hatta tutkusu) sayfalarca dile getiriliyor ve bu sevgi sayesinde üniversitede ilk aşkımsıyı yaşıyor. Kendi sınıflarındaki Arif adlı bir genç ile şiir üzerine bir dostluk kuruyorlar ama Piraye bunun bir aşka evirilmesine izin vermiyor. Ve Arif ortalardan kaybolduktan sonra, Piraye ve şiir kelimeleri neredeyse hiç yan yana geçmiyor. Ama Piraye içten içe yine şiire âşık ve bana göre yetersiz olsa da ara ara “Ah nerde o eski Piraye” türünden cümlelerle, şu anda uğraşmıyor olsa da şiiri hâlâ sevdiği vurgulanıyor.

Ancak, bu şiir âşığı Piraye, Haşim ile nişanlıyken Diyarbakır’a gidiyor, hemen her yeri geziyor ama Diyarbakır’ın en ünlü mekânlarından biri olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın müzeleştirilmiş evini görmeye gitmiyor. Haydi Piraye bilmiyor diyelim, Piraye’yi çok sevdiğini iddia eden Diyarbakırlı Haşim de mi bilmiyor? Neyse zaman az, mekân çok, fırsat olmadı diyelim. (Ki bir şiir âşığı ise öncelikli listesine girmeli bu müze ama neyse) Daha sonra Piraye, Haşim ile evlenip Diyarbakır’a yerleşiyor. Mardin, Midyat, Adana, İskenderun… Ne kadar civar il/ilçe varsa geziyor ama Cahit Sıtkı’nın evinden yine tek söz edilmiyor. Bunun açıklamasını da merak etmekteyim lakin, yine de nasıl açıklanırsa açıklansın, bu nokta benim gözümde hikâyenin mantık hatası olma özelliğini kaybedebilir mi emin değilim.

Hikâye boyunca Piraye karakterinin yıllar içindeki değişimi anlatılıyor. Aslında bir yönü hiç değişmezken pek çok yönden değişen bir Piraye var ama ilginç olan şu ki bu değişim için sunulmaya çalışılan nedensellik (aşk) çok yetersiz kalıyor ve değişimi benim için tam olarak mantıklı bir hale getiremiyor.

Eğer derseniz ki “Boş boş oturuyorum, aklım da böyle karmaşık şeyleri algılayamayacak kadar yorgun. Ama yine de kitap okuyormuş gibi görünmek istiyorum”; işte Piraye bu derde deva. Onun dışında bana olan tek katkısı, dil üzerine düşünmeye sevk etmiş olması beni. Ki bu da küçümsenmeyecek bir katkıdır. Eyvallah…

11.09.2007

GALATA / ILHAN BERK

Galata, İlhan Berk’in Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli bir minyatüründen yola çıkarak kaleme aldığı bir kitaptır. Kitabın bütünü sanki bu minyatüre bir boyut ve derinlik katma; minyatürü bir fotoğrafa dönüştürme çabasıdır.

Galata her ne kadar YKY tarafından şiir serisi içinde yayımlanmış olsa da tür olarak şiir ile deneme karışımıdır.

İlhan Berk Galata’yı yazarken zihnine ve kalemine en ufak bir müdahelede bulunmamış gibidir. Aklına gelen her şeyi sıralamıştır. Okuyucu zaman zaman sokak ve insan isimleri ile rakamlar arasında boğuluyormuş hissine kapılır.

Berk, minyatürün bir köşesinden başlayarak Galata semtindeki caddeleri ve sokakları sırayla anlatmaya başlar. Bu cadde ve sokakların tarihindeki önemli olaylara ve kişilere, bugünkü sakinlerine de değinir. Bazı sokaklardaki iş yerlerini de sıralar. Ve hatta zaman zaman çeşitli listelere ve tablolara, dükkan tarifelerine yer verir.
“2 kahve 4 berber 1 kadın berberi 4 bakkal 4 kasap...” gibi sıralamalara kitap içinde sıkça rastlanır.

Bahsi geçen döneme ait ilanlar, davetiyeler ve çizimler de kitap içinde yer alır. Ayrıca Berk, bahsettiği hemen hemen her sokağın enini ve boyunu da adımlarıyla ölçer ve okuyucuya bildirir.

Galata’da yer yer ilginç dipnotlar vardır. Hüzün kelimesine düştüğü bir dipnotta şöyle der Berk:

Hüzün, bir sözcük, şairlerin yazdığı.[1]



Kitapta ayrıntılar çokça yer tutar. Kanuni Sultan Süleyman için düştüğü bir dipnotta şu ayrıntılar vardır:

7 Eylül 1566’da Cumartesi sabahı 1.30’da öldü. Öldüğünde buğday benizli, ela
gözlüydü ve 71 yaşını 4 ay 10 gün geçiyordu. Gök? Bilinmiyor.[2]



İlhan Berk, Galata adlı eserinde Matrakçı’nın minyatürüne bir kişilik katmaya çalışır. Fakat bu çabası içinde sıkça yer verdiği ayrıntılar ve isimler okuyucuyu sıkma tehlikesi içermektedir.

[1] Berk, İlhan. Galata, İstanbul: YKY, 2004, s.157
[2] a.g.e s.174

10 Eylül 2007 Pazartesi

DARALMA / GEORGE ORWELL

Türkiye’de daha çok Hayvan Çiftliği (Animal Farm, 1945) ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Nineteen Eighty-Four, 1949) adlı eserleriyle tanınan Gerorge Orwell, Daralma (Coming up for Air, 1939) adlı romanında geçmişe özlemini ve savaş tehdidi altındaki gelecekle ilgili tedirginliğini anlatır.

Romanın kahramanı George Bowling orta yaşlı, evli ve çocuklu bir sigortacıdır. Kitap, Bowling’in kasvetli yaşamının anlatımıyla başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermek üzere olduğu yıllardır ve geleceğin belirsizliğinden tedirgin olan Bowling çocukluk anılarına sığınır. Çocukluğunun geçtiği Aşağı Binfield kasabasını, ailesini, kasaba sakinlerini ve nihayet bu insanlarla ilgili anılarını bir bir hatırlar. Çocukluğunun huzurunu keşfeden Bowling, karısından gizli olarak biriktirdiği bir miktar parayı Aşağı Binfield’te kısa bir tatil yapmak için kullanmaya karar verir. Aşağı Binfield’e vardığında karşılaştıkları ise hiç de onun beklediği şeyler değildir.

Orwell, Daralma’da 20. yüzyılın başlarındaki toplumsal değişimleri Aşağı Binfield kasabası örneğinde çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. George Bowling’in kasabanın girişinde düşündükleri bile değişimin çapı konusunda yeterli bir ipucu veriyor:


Bugünlerde hep böyle yapıyorlar fark ettiniz mi? Her yeni kent, mezarlığını kentin eteklerine kuruyor. Toz ol – Gözüme gözükme! Kimse ölümün hatırlatılmasına tahammül edemiyor. Mezartaşları bile aslında aynı öyküyü anlatıyor. Onlara bakılırsa kimse ‘ölmüyor’ da ‘uykuya dalıyor’ veya ‘sonsuz yolculuğuna çıkıyor’. Oysa eskiden böyle değildi. Kilisemizin avlusu kasabamızın düpedüz ortasındaydı, her gün önünden geçer, büyükbabamızın altında yattığı köşeyi, gün gelip kendimizin yatacağı yeri görürdük.

[1]

Ayrıca Bowling’in Birinci Dünya Savaşı ile ilgili anıları da okuyucuyu savaş konusunda düşünmeye zorluyor. Savaşın, savaşan insanlar gözünden kısa bir anlatımını sunuyor.


Sanki devasa bir makine bizi ele geçirmişti. Kendi özgür irademizi kullanma duygumuz kaybolmuş, direnme kavramı diye bir şey kalmamıştı. Eğer insanlar bu hale gelmeselerdi, hiçbir savaş üç aydan fazla sürmez, ordular toparlanıp evlerinin yolunu tutardı.

[1]

* * *
Eserin başarılı bir şekilde çevrildiği söylenebilir. Anlatımdaki akıcılık Türkçe metne yansıtılmış Daralma’da Bowling’in tedirginliği, özlemi ve yaşadığı diğer duygular cümlelerin yapısıyla da etkili bir hissettirilmektedir.

Daralma, konusuyla ve diliyle Orwell’ın Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’e hazırlanma aşaması gibidir. Bu iki klasiğin habercisi olmakla birlikte kendine özgü lezzetiyle de ayrıca okunmaya değer bir eserdir.




[1] Orwell, George. Daralma, İstanbul: İthaki Yayınları, 2004. s.208

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...