8 Ekim 2007 Pazartesi

Har / Murat Uyurkulak



Har, Murat Uyurkulak’ın, yine Metis Yayınları tarafından yayımlanmış olan ikinci romanı. Tol’u okuduktan sonra Uyurkulak’ın dilinden nasıl etkilendiğimi dile getirmiştim. Har için de anlatımda aynı akıcılık, aynı zenginlik söz konusu. Okumak gerçekten de keyif veriyor insana.

Aslında insan bu tür güzel anlatımlar okurken durup bir düşünüyor. “Niye okuyorum?” “Okumaktan amaç nedir?” Eğer aradığımız sadece bilgi ise, bilimsel yöntemlerle kaleme alınmış makaleler değil de edebi eserler seçmemizin sebebi nedir? Ya da neden bazı roman yahut öyküleri beğenirken bazılarını beğenmeyiz? Beğenmemize ya da beğenmememize sebep olan nedir?

Zaten sıkça dile getirilen bir noktadır. Kimi zaman anlatılan konu oldukça ilginç olmasına rağmen konunun sunumu bizi tatmin etmediği için kitabı bitirdiğimizde yeterince iyi hissetmeyiz kendimizi. Kimi zamanda oldukça sıradan bir konu öyle bir dille anlatılır ki, sıradan olaylara farklı açılardan bakmamızı sağlamasa bile o anlatımın gücüyle büyülenmiş hissederiz kendimizi.

Tüm bunları Har’a bağlamak gerekirse, Har, iki tarafında olumlu yönlerini birleştirmiş kendisinde. Sıradan bir konu, sıradan bir dünya, bizim dünyamız, bizim ülkemiz, bizim ülkemizin sıradan bir insanı, aslında sadece değişik adlar kullanılarak fantastik bir dünya gibi sunulmuş. Okurken hissettiklerimi tam olarak aktarabildim mi ya da aktarabilmek mümkün mü bilmiyorum ama bu çok büyük bir başarı bence. Sadece isim değişiklikleri ile böylesine bir dünya kurabilmek ve okurda böylesine bir etki yaratabilmek herkesin harcı olmasa gerek.

Bir kitabı bitirip de rafına koyduğumda her şeyden önce beni etkilemiş olmasını beklerim. İster öyküsü ile isterse anlatımı ile yapsın bunu. Etkilendim mi etkilenmedim mi ona bakarım. Kitap okumak, bir çeşit tedavi uygulamak gibi. Verilen ilaçların içindeki hangi maddelerin hangi belirtilere iyi geldiğini analiz etmek doktorların işi. Ben, hasta konumunda sadece tedavinin beni iyileştirip iyileştirmediğine bakarım. Uyurkulak ise, itiraf etmeliyim ki iyi bir doktor.

Tol ve Har’ı kısa aralıklarla okumuş olmanın kaçınılmaz sonucu olarak sık sık iki kitabı karşılaştırırken buldum kendimi. Ve yine itiraf etmeliyim ki her şeye rağmen Tol daha ziyade etkilemişti beni. Ama bunu alışkanlıkla da açıklayabiliriz belki. Tol okuması esnasında, Murat Uyurkulak’ın dili ile ilk kez karşılaşıyordum ve haliyle ruhum bu ilk karşılaşmada aldığı etki daha fazla idi. Har esnasında ise ruh, bu anlatıma dair birtakım ipuçlarına sahipti ve daha hazırlıklıydı.

Har okurken takıldığım tek nokta oldu. Hani Tol ile ilgili yazıda hikayenin ve anlatımın güzelliğinden bu derece etkilenmemiş olsaydım, Yusuf karakterinin deşilmeyişine takabilirdim demiştim ya, işte Har’ı okurken, hikayenin ve anlatımın güzelliğinden etkilenmiş olsam da Otuzbeş karakterinin ayrıntılı hikayesinin verilmesine taktım.

Yusuf, Tol içinde daha anahtar bir karakterdi. Esasen tüm hikâyenin lokomotifi idi ve buna rağmen Yusuf hakkında bize sunulanlar oldukça azdı. Har’da ise Otuzbeş karakteri ana karakterlerden biri değil ve aslına bakarsanız hikayenin geneli içinde, eski sinema salonunu temin etmesi dışında etkisiz elemandan farksız. Buna rağmen, Otuzbeş karakteri ana hikayeye bağlanmadan önce sayfalar dolusu önbilgi veriliyor okura bu karakter hakkında. Hatta anlatım güzelliği hesaba katılmazsa, kitabın baskısı sırasında araya başka bir kitabın karıştığını düşünebilirsiniz. Bir süre bu hikâyenin, ana hikâye ile bağını merak ediyorsunuz. Ama Otuzbeş’e ait kişisel hikâye uzadıkça “Hadi yaa bitse de şu bizim hikâyeye dönsek artık” benzeri düşüncelerin zihninize dolmasına engel olamıyorsunuz.

Har, içinden çokça alıntı yapılabilecek bir kitap. Ama ben şimdilik, arkadaşlarla sohbetlerimize en çok konu olan ikisinden bahsetmekle yetineceğim.

“Seni böyle seviyorum diyenden kork

‘Öyle’nden tiksinmektedir zira.”

Alıntıladığım bu bölüm, gerçekten de üzerinde düşünülmeye değer bence. İçeriğini bir kenara bırakırsak, bana bir kere daha konuşurken anlamları ne kadar da geri plana ittiğimizi fark ettirdi.

Bir diğer kısım ise, hoş görmenin de hor görmenin bir biçimi olduğu tezi idi ki hakikaten oldukça etkileyici ve farklı bir bakış açısı olduğunu düşündürdü bana.

Kısaca toplamak gerekirse, Har da bitti gitti. Şimdi “Murat Uyurkulak yeni bir şeyler yazsa da okusak yahu” demekteyiz sıklıkla. Eğer siz de benim kadar geç kalmadıysanız, Har okumadan geçmeyin…

1 Ekim 2007 Pazartesi

Başın Öne Eğilmesin / Hıfzı Topuz




Hıfzı Topuz’un, Sabahattin Ali’nin yaşam öyküsünü ele aldığı Başın Öne Eğilmesin adlı biyografik romanı okudum bir süre önce. Aslında biyografik roman derken türün biyografi mi yoksa roman mı olduğuna karar veremediğimden bu tanımlamayı kullandım.

Öncelikle genel izlenimlerimi belirtmem gerekirse, bir kere kitabın anlattığı şeyin oldukça önemli olduğuna inanıyorum. Hıfzı Topuz, kitabında özellikle Sabahattin Ali’nin şaibeli ölümü üzerine yoğunlaşmış ve son dönemlerini ele almış. Ülke edebiyatında oldukça önemli olan bir yazarın hayatı ile ilgili belgelere dayalı gerçekleri öğrenmek, yazar hakkındaki bilginin yaygınlaşmasını sağlama çabası takdire değer.

Lakin birkaç noktada sıkıntı yaşamış olmamı etkilemiyor bu. Amaç aracı meşrulaştırmıyor yani. İlk olarak, kitabın kapağını açmamdan ortalarına gelmeme dek geçen sürede üslup beni oldukça zorladı. Topuz esas olarak oldukça rahat bir anlatım sergilemiş olmasına rağmen beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Önsözünde kuru bir biyografi yazmak yerine kurgunun rahatlığına sığınarak bir roman kaleme aldığını dile getiriyor Topuz. Ancak okuyucu, daha ilk sayfalarda bunun alışılagelmiş romanların taşıdığı dil özelliklerini taşımadığını fark ediyor. Mesela bir romanda karakterler tanıtılırken belki ad ve soyadı kullanılabilir başlarda. Ancak ilerleyen bölümlerde cümlenin öznesi olarak sadece ismi kullanılır. Ancak Hıfzı Topuz, sürekli olarak ad ve soyadı birlikte kullanıyor. Ve bu insanın dikkatini çekiyor ve içerikten koparıyor insanı. Roman boyunca sürekli “Sabahattin Ali sabah uyandı.” “Sabahattin Ali kamyon taşımacılığı yapmaya karar vermişti.” “Sabahattin Ali, yakın arkadaşı Mehmet Ali Cimcoz’un evinde kaldı” şeklinde cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Bu da yetmiyormuş gibi mütemadiyen birilerinin evinde toplanan insanlardan bahsediliyor ve liste olarak adlar verildikten sonra da o toplantıda yaşanan her şey yine tüm adlar belirtilerek anlatılıyor. Bu yüzden bu kısımları okurken gazete haberlerinde bile isimlerin daha az kullanıldığını düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi.

Kitabın ortalarına doğru üsluba alışıyorsunuz ve daha rahat okumaya başlıyorsunuz. (ama yine de türe karar vermekte bir fayda sağlamıyor bu. Sadece onu olduğu gibi kabul etmeye karar veriyorsunuz. Çünkü başka çareniz olmadığını anlıyorsunuz.)

Rahatsızlık veren bir diğer noktayı da yine alıntı benzeri örneklerle açıklayayım. Kitap boyunca şu tür cümle dizileriyle karşılaşıyorsunuz: “O akşam Sabahattin Ali arkadaşlarıyla buluştu. Peki kimdi bu arkadaşlar?” “Kalabalık bir grup halinde mavi yolculuğa çıktılar. Peki kimler vardı bu grupta?” “Gece boyunca oldukça mühim meselelerden bahsedildi. Peki neydi bu meseleler?”

Biraz da objektivite eksikliği beni dürtüp durdu okurken. Herkesin elbette belli konularda bir görüşü ya da duruşu vardır. Ve bunu ifade etmek de en doğal hakkıdır. Ancak, belgesel bir özellik taşıyan bir hayat öyküsünde objektiflikten oldukça uzak duruluşu bende hayal kırıklığı yarattı. Hıfzı Topuz’un arkadaşı Sabahattin Ali’ye olan sevgisi ve onun ölümünde belirli bir sorumluluğu olan Ali Ertekin’e olan nefreti, iki karakterin tasvir edilişlerinde bile ayan beyan görülüyor. Kitabın her cümlesinde Ertekin’i ve arkasındaki karanlık güçleri okuyucunun öfkesinin hedefi haline getirmek ve aynı okuyucunun Sabahattin Ali’ye şefkat ve acımayla yaklaşmasını sağlamak çabası göze çarpıyor. Bu durum da benim gibi “enteresan arkadaşlarda” ters tepme tehlikesi taşıyor. Ben, her şeye rağmen, önemli bir insanın hayatı ve ölümüne dair belgelere dayanarak kaleme alınmış bir eserde objektiflik kaygısı beklerdim. Ama buna dair hiçbir ize rastlayamadım.

Ancak yine de Başın Öne Eğilmesin, Sabahattin Ali hakkında bilgi edinmenin iyi yollarından biri. Ters tepme riski taşısa da, şu anda Kürk Mantolu Madonna’yı okuyor olmama neden olan faktörlerden biridir bu kitap.

Okumak isteyenlere iyi okumalar…

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...