25 Temmuz 2008 Cuma

Tedirgin Hazlar / Lance Olsen


Kafka Sonrası Bir Roman
Lance Olsen ilginç bir deneme yapmış. Kafka'nın en bilindik eserlerinden biri, Dönüşüm üzerinden devam eden bir roman kaleme almış.
Dönüşüm, bir sabah uyandığında böceğe dönüştüğünü fark eden Gregor Samsa'yı anlatır. Lance Olsen'in Tedirgin Hazlar kitabında da olay örgüsü aynı. Dönüşüm'e sadık kalınmış. Kafka'nın öyküsündeki olaylar aynı sırada vuku buluyor. Fakat bu sefer öyküde yer alan diğer karakterlerin gözünden anlatılıyor her şey.
Gregor Samsa'nın kardeşi Grete, Baba, Anne ve diğer yan karakterlere ayrılan bölümlerde hepsinin gözünden ayrı ayrı sunuluyor dönüşümde olan biten.
Yazar sık sık Kafka'nın üslubuna da yaklaşmayı deniyor. Dönüşümü okumamın üzerinden epeyce vakit geçtiğinden bu konuda ne derece başarılı olduğunu değerlendirebilmem çok mümkün değil. Ama dilin genel olarak gayet iyi gittiğini söyleyebilirim. Az sayıdaki baskı hatasının da olmamasını dilerdim lakin sayı hakikaten az olduğundan görmezden de gelinebilir.
Kitaptaki öykü özgün bir öykü olmadığı ve temele alınan öykü hemen herkesçe bilindiği için konuyu deşme gereği duymuyorum.
Değişik bir deneme okumak isteyenler için oldukça ilgi çekici bir kitap olaiblir. Yalnız bu kitaba başlamadan önce Dönüşümü mutlaka bir kez daha gözden geçirmek gerek. Zira ben aradan geçen uzun zamanın çok sıkıntısını çektim.
Bu arada birkaç kelam da Versus yayınlarıyla ilgili konuşmak gerek sanırım. Versus'un yayımladığı kitaplar, şu sıralar piyasada bulunan pek çok yayınevine göre oldukça seçkin kitaplar. Yayınlarını ilgiyle takip ediyorum ve inanıyorum ki birkaç yıl içinde Çok daha iyi yerlere gelecek.
İyi okumalar...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Neyin Romanı?

Uzunca bir dönem yazamadım yine. Bu arada eskisi kadar hızlı olmasa da okudum yine bir şeyler.

Son dönemde adını Turkuvaz Kitapçılık olarak değiştiren Merkez Kitapçılık (ki ben sanırım çok uzun bir dönem daha bu yayınevine ‘Merkez’ diye hitap etmeye devam edeceğim) çalışanları sağ olsunlar birkaç hediye kitap getirmişlerdi. Bunlar da biri de Perihan Mağden’in İki Genç Kızın Romanı idi. Filme de çekilmiş olan bu roman epeyce bahsi geçmesine rağmen henüz okumadıklarım ve aslına bakarsanız okumayı da düşünmediklerim arasındaydı. Ama mademki gelmiş, hoş gelmiş dedik, başladık okumaya.

Kitap, denizde bulunan bir cesetle başlıyor. Aslında gayet de ilginç bir başlangıç. Ama okumaya devam ettikçe cesedin akıbetine dair hiçbir bilgiyle karşılaşılmaması biraz şaşırtıyor sizi. “Neyse,” diyorsunuz, “elbet bağlanır sonunda.”

Kelime oyunları görüyorsunuz bol bol. İlk başlarda eğlenceli geliyor. Karakterlerden biri için “Kurtulur,” diyor mesela. Sonra uzunca bir süre aynı sesleri okumaya devam ediyorsunuz. “Kurtulur. Kurt. Ulur.” Sayfalarda ilerledikçe o kadar sık çıkmaya başlıyor ki bu tür kelime oyunları karşınıza artık görmek bile istemiyorsunuz. İşin ilginci, hikayenin gidişatına zerre kadar da katkısı yok bu çabaların. Tek işlevi sizi hikayeden uzaklaştırıp kelimeler üzerine düşündürtmesi. Başlarda zekice gelen bu oyunlar, sonraları tuhaf bir hal alıyor işte. Hani küçük bir çocuk konuşmayı yeni yeni sökerken bir küfür öğrenir. O küfrü dillendirdiğinde etraftaki herkesin sevgisini kazanır. Kimi güler, kimi kucağına alıp sever. Çocuk bu ilgiden hoşnut, ha bire aynı küfrü tekrarlamaya devam eder. Ama bir süre sonra o sevgi gösterilerinin yerini büyüklerden gelen uyarılar alır. “Aa, ayıp ama evladım,” der büyükler. Devam etmesi halinde ise daha sert uyarılar gelir. İşte böyle bir etki uyandırıyor Perihan Mağden’in kelimeleri didikleyişi de.

Hani hikaye bir cesedin bulunuşuyla başlıyor ya, hikaye devam ederken ara ara birkaç kere farklı cesetlerin farklı kişilerce bulunmasıyla bölünmeye devam ediyor akış. İtiraf etmeli ki kitapta en ilgi çeken bölüm de bulunan bu cesetler. Cesetlerin ortak özellikleri de var elbet. Her birinin üzerlerindeki kıyafetler tek tek dökülüyor. Bakıyorsunuz ki hepsi pahalı markalar. Sonra bu “zengin cesetleri” bulan karakterler çekiyor dikkati. Yazar hepsinden de kelimelerden fışkıran bir iğrenmeyle söz ediyor. Hemen çoğu modern hayattan fırlama karakterler. Kapitalist bir hayat tarzı benimsemiş…

Ana hikayeyi sık sık kesen bu cesetlerin hikaye ile nasıl bağlanacağını düşünerek geçti zamanımın çoğu okurken. Merak içinde bekledim. Ama sonunda gördüm ki hiçbir yere bağlanmıyor. Öyle havada kalmış, alakasız kısa öykülerden ibaretmiş bulunan cesetler. Romanın içinde yeri yok. Ayrık, yabani, alakasız. Sadece yazarın zenginlere duyduğu kini belirtmek için yazılmış izlenimi veriyor.

Ana hikaye ise adından da anlaşılabileceği üzere iki genç kız arasındaki tutku derecesindeki bağlılıktan bahsediyor. İki kızın tanışmalarından itibaren 19 gün süren arkadaşlıkları bu 19 günün tüm detaylarıyla anlatılıyor. Ve bitirince iyi ki daha uzun sürmemiş birliktelikleri diyorsunuz. Zira sadece 19 gün içinde yaşananların anlatısında bile o kadar çok tekrara düşüyor ki hikaye…

Evet, düşününce konu gerçekten yeterince ele alınmamış, bakir bir konu. Öyle de güzel işlenebilirmiş ki. Ama olmamış işte. Bu güzel tohum iyi sulanmamış. Bir aşamadan sonra hep aynı tekrarlarla ilerliyor. Behiye’de hep aynı gelgitler, hep aynı korkular. Hatta bir süre sonra ikili arasında yaşanan olaylar bile sürekli tekrar gibi geliyor.

Kısacası bence yazar elindeki bu güzel malzemeyi iyi işleyememiş. Böyle bir iyi işlenmemiş bir romanın filmi nasıl yapılmış, film ne kadar olmuş merak ediyorum. Ama en çok da İki Genç Kızın Romanı, aslında neyin romanıdır sorusuna bir cevap bulamamanın eksikliğini hissediyorum.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...