1 Ocak 2009 Perşembe

Bab-ı Esrar / Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’i lise yıllarımda tanımıştım. Çok değerli bir hocam laf arasında “Benim de elimde Patasana var bu aralar,” der de ben durur muyum? Hemen kitabı bir şekilde tedarik etmiş, bir gün içinde de bitirmiştim. Lise yılları için ideal bir kitaptı. Dilini o zaman için bile biraz yavan bulsam da gerek arkeolojiye duyduğum ilgi, gerekse de kurgunun sürükleyiciliği kitabı özel bir yere koymama neden olmuştu. O günden sonra Ahmet Ümit, her yeni kitabına en azından şöyle bir göz attığım yazarların arasına girmişti. Okuduğum diğer kitaplarında da dilini yavan bulduğum da bir gerçek tabii… Zaten Doğan Kitap’a geçip de ha bire yazmaya başladıktan sonra sürekli takip edemez olmuştum.

Son kitabı Bab-ı Esrar’ı ise özellikle konuya Mevlana ve Şems dahil olduğu için okumak istedim. Böylece uzun zamandır okumadığım bir yazarda, aradan geçen yıllarda neyin değiştiğini de gözlemleyebilecektim. İş yoğunluğu nedeniyle biraz uzun sürse de nihayet bitirebildim.

Öncelikle dil konusunda oldukça ilerlediğini, edebi olarak nitelendiremesem de üslubunun o yavanlıktan kurtulduğunu gözlemledim ve bundan ince bir sevinç duydum. Bab-ı Esrar’ın okumuş olduğum diğer Ahmet Ümit kitaplarından başka bir farkı ise polisiye kurgunun temele oturmamış olmasıydı. Yani ortada tek bir olay ve bu olayı çözmeye çalışan esas karakter ile sadece ve sadece okuyucuya sunulan şüpheli listesini şişirmek için bahsi geçen yan karakterler yoktu.

Karen Kimya Greenwood (Ki soyadı konusunda iddialı değilim, yanlış hatırlıyor olabilirim), Türk bir baba ile İngiliz bir annenin çocuğu… İngiltere’de annesiyle birlikte yaşıyor ve bir sigorta şirketinde çalışıyor. Günün birinde, şirketin müşterilerinden birine ait bir otelde çıkan yangını araştırmak için Konya’ya doğru yol almasıyla başlıyor öykü. Konya, aynı zamanda Karen Kimya’nın babasının memleketi. Konya’da otel yangını araştırması, gizemli bir adam, işlenen cinayetler gibi pek çok olaycık yaşanıyor. Ama hepsi dozunda, hepsi güzel bir denge içinde anlatılıyor. Tabii tüm bunların ortasında bir de geçmişiyle hesaplaşıyor Kimya Hanım. Babasıyla, babasına – annesini ve kendisini terk etmesinden dolayı – duyduğu öfkeyle yüzleşiyor. Birçok farklı olay arasında kurulan bu denge gerçekten kitabın en hoşuma giden yanıydı.

Ancak Mevlana, Şems ve Mevlevilik hakkında verilen bilgiler bende iki çağrışım oluşturdu. Günümüzde çoğu müzeye dönmüş Mevlevihanelerin kapısında dağıtılan turistik broşürlerden ve hemen her ansiklopedide rastlayabileceğiniz yüzeysel bilgilerden ibaret Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar’ından öğrenebilecekleriniz. Evet, Ahmet Ümit’in bu konuya özel bir ilgisi yahut önceden var olan bir bilgi birikimi olmayabilir. Hem popülerliği hem de iyi bir öykü için iyi bir arka plan oluşturabilecek olması nedeniyle bu konuya yönelmeyi tercih etmiş, gereken araştırmayı yapıp elde ettiği bilgileri kullanmaya çalışmış da olabilir. Ancak ben Ahmet Ümit gibi kendisini kabul ettirmiş bir yazardan bu bilgileri daha başarılı bir şekilde yedirmesini beklerdim öyküye.

Hani lise yıllarında hocalarımız bize çeşitli konularda ödevler verirler ya… Bizler de internetten yahut elimizdeki çeşitli basılı kaynaklardan bilgileri toplar, giriş kısmına kendi zihnimizden bir iki cümle attırır, ortaları bu bilgileri aynen kopyalayarak doldurur, sonuç kısmına da yine kendi kafamızdan bir şeyler çiziktiriveririz. İşte aynı o hissi uyandırdı bende Bab-ı Esrar’daki Mevlevilik bölümleri. Ben daha ziyade üniversite düzeyinde bir ödev beklerdim Ümit’ten.

Bunun yanı sıra canımı sıkan bir de anlatım bozuklukları ve imla hataları vardı. Bunlar yazar kaynaklı mı editör kaynaklı mı bilmiyorum. Ama bir kitap, okuyucuya ulaşana kadar birçok insanın elinden geçer. Doğan Kitap gibi ülkenin sayılı büyük yayınevlerinden birinde bu hataları görüp düzeltebilecek bir kişi de yok muydu yahu? Üstelik siz bu kitaba, bu yazara öyle güveniyorsunuz ki ilk baskıyı 100,000 adet yapıyorsunuz. Fark edilirse düzeltilme şansı da yok yani. Ama şunu da belirtmekte fayda var ki editörlerin özensizliği birçok yayınevini sarmış durumda. Piyasada şöyle ağız tadıyla okuyabileceğiniz o kadar az kitap var ki… Bilhassa da çeviri kitaplar berbat halde. Ama dediğim gibi en azından Doğan Kitap’ın daha dikkatli olmasını beklerdim. (Sadece Bab-ı Esrar’da değil, son dönemde elime aldığım birçok DK kitabında benzer bir özensizlikle karşılaştığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Aslına bakarsanız son dönemde DK kitapları içinde alıp sürükleyecek denli kusursuz bir Türkçe’ye sahip tek kitap Siyah Süt idi, ki onda da eminim Elif Şafak faktörü etkili.)

Aşağıda benim gözüm çarpan hatalardan birkaçını sıralıyorum:

Sf. 83 – “Adamlar bu parayı almak için ellerinden gelenin en iyisi yapıyorlardı.” (En iyisini…)

Sf. 106 – “Bana hiç şiir okumadın.” “Emin misin? Okumadın mı?” (Okumadım mı? olmalıydı)

Sf. 118 – “Şeyh Nesim deyince akan sular durur, babamın bütün ilgisi onun üzerinde toplanır, ne ben ne de annem umurunda olurdu.” (Şimdi bu cümle her şeyden önce uzun ve karmaşık bence. Üç defa okumak zorunda kaldım. Belki ikiye bölünse daha rahat anlaşılabilirdi. Bir de sondaki “ne ben ne de annem umurunda olurdu” konusunda bir sıkıntım var. Detaylı olarak araştıramadım ama şöyle bir aradakini kaldırma taktiği uyguladım. “ben umurunda olurdu” diyemiyoruz mesela. “Umurunda olurdum,” şeklinde kurmamız gerekiyor cümleyi. Dolayısıyla, kendimce o cümleyi “ne ben umurunda olurdum ne de annem” şeklinde kurmayı/okumayı tercih ederdim.)

Sf. 143 – “Yüzük. Evet, yüzükte yoktu.” (Ama kardeşim bari on üç yıllık eğitim hayatımızın en az 4-5 yılını yiyen bu konuda hata olmasın kitaplarımızda. Hangi de’nin hangi da’nın ayrılacağını bari yayın dünyamız öğrensin.)

Sf. 160 – “Beni anlamadı, üstelik kendisinden farklı olduğu için yargılamaya kalktı.” (“Olduğum için”)

Sf. 164 – “Ders var Karatay Medresesi’nde. Ona yetişecem de.” (Bu cümle, kitaptaki geri dönüşlerden birinde Şems ile Mevlana’nın oğlu Alaeddin arasında geçiyor. Kitabın bütününde, bilhassa da Mevlana ve Şems’in yaşadıkları döneme yapılan dönüşlerin olduğu bölümlerde günlük konuşma dili değil, yazı dili kullanılırken arada böyle söylendiği gibi yazılan, ayrıca Türkçe dilbilgisi kurallarına düpedüz aykırı olan bir yazım görmek insanı şaşırtıyor. Edebi eserlerde, karakterler arası diyaloglarda doğallığın okuyucuya hissettirilmesi için konuşma dili kullanmaya, bazı şeyleri söylendiği gibi yazmaya karşı değilim. Ancak dediğim gibi parçanın bütünü konuşma dilinden uzakken birden aradan çıkması çirkin duruyor bu tür ifadelerin.)

Sf. 184 – “Şaka yapmıyordu bunu söylerken son derece ciddiydi.” (Hiçbir noktalama işareti yok. Hani ilkokulda noktalama işaretlerinin önemi anlatılırken örnek verilen cümleler gibi. “Çalış baban gibi, eşek olma.” ya da “Çalış, baban gibi eşek olma” gibi. Ayrıca şaka yapmıyordu ile son derece ciddiydi aynı durumu ifade eden cümleler. Birinden biri çıkarılsa da sorun olmazdı. İlle de pekiştirilmek isteniyorsa, araya o küçük virgülü yahut noktayı koymakta fayda var.)

Sf. 222 – “ ‘Bi de gelmeseydin’ diye sokrandı.” (Aslında öncelikle “bi de” ifadesi çarpmıştı gözüme, tıpkı “yetişecem” gibi. Ama o konuşmanın devamında karakterin konuşma biçimini yansıtmak için kullanıldığı belli ediliyordu. Ancak şu sokranmak fiilini daha önce hiç duymamıştım ve anlamını öğrenmek için epey çabaladım:) Homurdanmak, söylenmek anlamına geliyormuş. Kelime dağarcığımıza kattığı bu kelimeden dolayı da teşekkür ederiz yazara)

Sf. 234 – “Baksanıza kadın çeviri yapabilecek kadar iyi biliyordu Türkçeyi. Muhtemelen Farsçada çalışmıştı.” (Yine de –de/-da hatası… Ahh!)

Sf. 234 – “Oysa ben onlardan etkilenenlerin sadece Müslüman mistikler (…) olduklarını sanırdım. Oysa karşımdakiler İngiliz orta sınıfına mensup, durmuş oturmuş insanlardı.” (Art arda gelen iki cümle de “oysa” diye başlıyor. Okurken küt diye gözünüze çarparak rahatsızlık veriyor insana. Ya da benim gibilere. Kitabı basıma hazırlarken göz atan onlarca kişiye rahatsızlık vermediğine göre…)

Sf. 306 – “Gelin Kimya Hanım?” (Bu cümleyi okuduktan sonra en az bir saat filan şöyle bir durdum. Kendi kendime düşündüm, bulamadım. Çevremdeki arkadaşlarıma sordum, tartıştık, ettik, yok. Çözemedik. Sevgili Ahmet Ümit bir şekilde okursa bu yazıyı, acaba açıklayabilir mi bu cümlenin sonunda neden soru işareti var? Hani o kısmın genelinde de bir şaşkınlık, ne bileyim bir “Hayırdır bacı burada işin ne?” türü bir hava yok. Bir türlü bir kılıf bulamadım bu soru işaretine.)

Sf. 314 – “Çok ilginç bir hikayeydi Şems ile Tanrı’nın arasındaki yakın ilişkiyi çarpıcı örneklerle anlatıyordu.” (Yine malzemeden çalınmış. Arada bir noktalama, bir şey koyun yahu. Çok mürekkep harcamaz, korkmayın. Ayrıca “Şems ile Tanrı’nın arasındaki yakın ilişkiyi” yerine “Şems ile Tanrı arasındaki yakın ilişkiyi” demek daha akıcı kılmaz mı cümleyi?)

Sf. 367 – “Demek ne annem, ne de ben umurunda değildik.” (İşte yine anlatım bozukluğu konusu anlatılırken verilebilecek şahane bir örnek. Ama öncelikle “ne..ne de” bağlacı kullanılırken benim bildiğim kadarıyla araya herhangi bir noktalama işareti konmaz. Yani o virgülü oradan alıp yukarıda eksikliği belirtilen yerlere koyabiliriz bir kere. İkincisi ise “ne… ne de” bağlacı olumsuzluk anlamı katar cümleye. Yani fiili bir kez daha olumsuz yapmaya gerek yoktur. Cümlenin doğrusu “Demek ne annem ne de ben umurundaydık.” olmalıydı.)

Sayfa sayısı 400’e yaklaşan bir kitap içinde bu kadarcık hata genel okuyucunun o kadar da dikkatini çekmiyordur belki. Ayrıca zaten Türkçe konusunda hakikaten rezil bir durumda olan yayımcılık dünyasında iyi bile sayılabilir. Ancak dediğim gibi Ahmet Ümit gibi isim yapmış bir yazarın kitabında, üstelik de duyulan alırı güven nedeniyle 100,000 baskı adediyle piyasaya sürülmüşken, bu tür hatalar hiç olmamalı diye düşünüyorum. Umarım yayıncılık dünyası dilimiz konusunda gereken hassasiyeti göstermeye bir an önce başlar.

Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar’ı güzeldi. Ama Mevlana ve Şems konusunda doyurmadı beni. Kesmedi. O yüzden şimdi merakla Elif Şafak’ın bu konuyu ele aldığı kitabını bekliyorum.

5 yorum:

SERAP dedi ki...

Ben yeni tanıştım Ahmet Ümit'le ve dediğiniz gibi dili olmasada kurguları hoşuma gitti.Bab-ı Esrar'ı okumadan önce diğer kitaplarınıda okumak istediğim için sanırım son kitabı bekleyecek.Bab-ı Esrar'ı okuyup çokta tatmin olmadığını,Elif Şafak'ın kitabını beklediğini söyleyen birisini daha bildiğime göre benimd eacele etmeme gerek yok herhalde:)

ena dedi ki...

Merhaba,
Aslında Ahmet Ümit Türk yayıncılığındaki polisiye açığını tek başına kapatmaya çalılşan bir yazar olması yönüyle takdiri hak ediyor bence. Ama bu çabalarını küçük, yapıcı eleştirilerle bir adım öteye taşımasında yardımcı olmakta fayda var kanaatindeyim. Ben arada pek çok kitabını kaçırdım. İş yerinde fırsat bulursam okurum ancak. Kitapçıda çalışmanın güzel yanı da bu herhalde:) Kötü yanıysa yoğun bir mağazada çalıştığım için fırsat bulamıyor olmam..:)

Yorum için teşekkürler.

SERAP dedi ki...

Gerçekten kitapçıda mı çalışıyorsunuz?Ne kadar güzel.Tüm gün onların arasında olmayı gerçekten çok isterdim.

Sanırım Ahmet Ümit konusunda haklısınız.Polisiyi yeni keşfeden biri olmamma rağmen yerli yazarlardan verim almanın gerçekten güç olduğunu keşfettim.

Can dedi ki...

Merhaba,
Değerlendirme güzel olmuş, ellerinize sağlık, ancak metinde ufak bir Elif Şafak hayranlığı kokusu aldım sanırım. Bu hayranlık konunun objektifliği açısından çok hoş sonuçlar doğurmayabilir.

ena dedi ki...

Merhaba,
Elif Şafak'ın dili kullanımını çok beğendiğim doğrudur. Keza birçok kitabında kurgusuna da hayran olmuşluğum vardır. Fakat burada yalnızca aynı konu üzerine iki kitaptan bahsedildiği için karşılaştırma gereği duydum. Yoksa genellikle her kitabı ve yazarı kendi içinde değerlendirmeye çalışırım. Ki epeydir kitap yazıları yazmayı bıraktım fakat yazıyor olsaydım Elif Şafak'ın son kitaplarına dair daha eleştirel yazılar yazar, sadece o çok sevdiğim Pinhan-mahrem-şehrin aynaları üçlüsü hatrına çok sert girmemeye gayret ederdim sanırım:)

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...