16 Nisan 2009 Perşembe

AŞK'TAN İLK DALGALAR

Bitmesin diye çok uğraştım. Ama bitti. Her şeyin bir nihayeti var ne de olsa değil mi? Ben bitmesin diye kendimi bilgisayar oyunlarına vurdukça beni kendine çekti. Elime alır almaz sayfalar akıp gitti. Bitmesin istiyordum… Bitti. Birkaç dakika önce…

Bu diğer kitaplarından çok daha farklı, çok daha ayrı bir konumda benim için. Şehrin Aynaları ile birlikte şöyle ayrı bir noktaya koyarım ben Aşk’ı…

Az sonra bir kez daha başlayacağım. Şehrin Aynaları’ndan beri hiçbir kitabı ikinci kez okumadım. Hiçbir kitaba bitirir bitirmez tekrar başlamadım. Ama bu yazıyı noktalar noktalamaz kendimi otobüse atacağım ve tekrar başlayacağım kitaba.

Okurken diğer satırlarından daha fazla etkilendiğim satırlar oldu, bölmemek için not alamadım. Daha sonra ayrıntılı olarak yeniden bahsedeceğim Aşk’tan lakin bu kitabı okuyun. Mutlaka okuyun. Elif Şafak sevmeseniz de okuyun. DK’dan çıkmış olsa da okuyun. Kapağı cart pembe olsa da okuyun. Elif Şafak üstü bir kitap çünkü bu.

Elif Şafak kitaplarının Aslı Biçen çevirisinden gayet memnun biri olarak başka bir çevirmenle nasıl olmuş acaba sorusuyla elime aldığım kitapta sadece ikinci satıra kadar sürdü bu soru. Sonra yazarı da çeviriyi de unuttum, satırlara aktım. Belki Elif Şafak’ı sevdiğimden etkilendim bu kadar lakin hem DK’dan çıkması hem de kapağı eksiydi benim için. Aldıktan sonra bir süre kenarda tuttum o yüzden. Şimdi tuttuğuma hem memnun hem pişman, herhalde bir süre sadece bunu okuyacağım.

8 Nisan 2009 Çarşamba

İSİMLER VE KARAKTERLER

Hani derler ya insanlar isimlerinin anlamını karakterinde yaşatır, bir şekilde ismine benzer karakteri zamanla... İnanır mısınız siz buna? İki isimliyim ben... Bazen biri, bazen diğeri hakim oluyor sanki hayatımda...

Peki o vakit nasıl olur da adının anlamı "yüce" olan biri böylesine alçak olur?

6 Nisan 2009 Pazartesi

SANA LAYIK DEĞİLİM - OSMAN OLABİLMEK


1999’un sonbaharıydı. Bir akşamüzeri… Ailece oturmuş TV kumandasının tuşlarını bızıklıyorduk sıkıntıyla. Kanalın birinde yeni başlayan bir film gördük, durduk. Aradan geçen 10 yıl boyunca ne zaman siyah-beyaz bir film görsem ekranda, en azından birkaç saniye durmaya devam ettim, “O mu ki?” diyerek. Hiçbir zaman da rastlayamadım bir daha.

10 yıl sonra bir akşamüzeri yine, İstiklal Caddesi’nde öylece yürürken içinde kola makinesi bile barındırmasıyla kitapçıdan ziyade 1 milyoncuya benzeyen D&R’a girme dürtüsü duydum içimde. Alt kata iner inmez karşımda gördüm o filmin DVD’sini. Yeşilçam Klasikleri köşesinde, dertli dertli bakan Sadri Alışık ile tatlı tatlı gülen Türkan Şoray resminin üzerindeki “Sana Layık Değilim” yazısı nasıl gülümsetti beni anlatamam.

Dün bütün gün içimde dolanan sorunun sıkıntısından kurtulmak için bir dolu şey yaptım. Falcıya bile gittim ama o soru çıktı falımda. O sırrı açıklamalı mıyım açıklamamalı mıyım? Üzerime kalmış o suçun cezasını çekmeye devam mı etmeliyim, yoksa “Yeter ulan ben masumum, bu haltı yiyen sizin ödüllendirdiğiniz şu şahıstır” mı demeliyim?

Baktım ki gitmiyor zihnimden, aldım elime DVD’yi, dertli dertli baktım dertli dertli bakan Sadri Alışık’a. Sonra terapi niyetine bastım kumandanın tuşuna…

Adıyla konusu arasında çok da bir bağlantı kuramadığım bir film aslında bu. Evet, birine layık olmayan biri var ama filmin sonunda dahi “Sana layık değilim” düşüncesinin gölgesini dahi zihninde hissetmeyecek denli yüzsüz bir karakter bu. “Ona Layık Değilsin” demek daha mantıklı gibi geldi.

Her neyse… Sadri Alışık, Türkan Şoray ve Önder Somer… Osman, Türkan ve Ekrem… Osman abimiz, Türkan ablamıza aşık deliler gibi. Ekrem ise gözü yükseklerde bir karakter. Sevdiği kıza bir türlü açılamayan Osman, tam cesaretini topladığı dönemde askere çağırılır. (O dönemde askeriye bile Sadri amcamızın bıyıklarına kıyamamıştır lakin) Askerde her saniyesini Türkan’ı düşünerek geçiren Osman döndüğü zaman kardeşi Ekrem’in, sevdasını tüm içtenliğiyle paylaştığı biricik kardeşinin Türkan ile nişanlandığını öğrenir. Yıkılır ama sevmektedir işte… 1966 modeli bir sevgidir bu. “Ya benimsin ya toprağın” anlayışından zerre eser bulunmaz. Bakar ki Türkan deliler gibi aşık Ekrem’e, bakar ki gözleri parlıyor ona bakarken, dudaklarında sahici bir tebessüm… “Osman Abi”si olur. Her derdine yetişir, her sıkıntısına koşar. Ekrem’in tek derdi paradır. Uzun yıllar sömürür durur Türkan’ın aşkını. Evlerini, dükkanlarını sattırır, parasını yer. Bir pavyon şarkıcısıyla yaşamakta, anlaşılmaz işler yapmaktadır. Osman defalarca uyarır kardeşini, kardeşi küçümser Osman’ı. Ekrem, Türkan’a olan borcundan kurtulmak için kızı öldürmeyi bile dener. Öyle bir kazadan, ancak Türk filmlerinde rastlanabilecek bir şekilde sadece gözlerini kaybederek kurtulur Türkan. Ekrem ise pavyon şarkıcısıyla Avrupa’ya gider, orada uyuşturucu ve kumar batağına saplanır.

Osman ise zor günlerinde bir an bile yanından ayrılmaz Türkan’ın. Sırf yüzü biraz gülsün diye Ekrem’in ağzından mektuplar yazdırır, bin bir cefayla kazandığı paraları Ekrem göndermiş gibi Türkan’a verir. Sevdiği kızın ameliyat parası için yıllarca hayalini kurduğu, “James (Cames diye okur kendisi) Bond” adını verdiği arabasını değerinin çok altına satar, o parayı da Ekrem’in gönderdiğini söyler. Her şey insanlığındandır, her şey sevdasından…

Haksızlığa uğrar, bizzat kardeşi tarafından sırtından bıçaklanır ama ağzını açıp tek kötü söz söylemez Türkan’a Ekrem hakkında. Kızın gözleri açıldığında Avrupa’da kendini tüketmiş olan Ekrem de tüm yüzsüzlüğüyle dönmüş, Osman’a “seni nasılsa hiç sevmeyecek, bırak benim yanımda mutlu olsun” der. Osman sadece sevdasından değil, yine insanlığından buna bile eyvallah der. Ameliyattan sonra elleriyle getirir, teslim eder kızı Ekrem’e.

İşte film boyunca ekrandan bana seslendi Osman Abi. “Boşver be ena’m” dedi. “Sığar mı insanlığa söylemek” dedi. “Sığar mı? Sana kötülük etmiş olsa da başkasının ekmeğiyle oynamak olmaz” dedi. “Gün olur devran döner” diye haykırdı gözleri dolu dolu. “Gün olur herkes görür doğruyu” dedi.

Türkan bir şekilde her şeyi öğrendi sonunda. Koşarak sarıldı Osman’ın boynuna. “Çocuk ruhlu sevgilim benim,” diyerek. Çocuk ruhluyuz biz Osman Abi. Ama hani sen en azından içini döktün ya Ekrem’e… Hani patladın ya ona, döndüğü sahnede… Ona müsaade var değil mi?

Sonra da bir başka karakteri geldi aklıma Sadri Alışık’ın. Tesadüf müdür karakterin adının yine Osman olması bilmem ama, ofsayt Osman gibi gözlerim dolu “Yine mi ofsayt be hakim amca” diye mırıldanabildim ancak…

Yine ofsayta düştük, yine susmak kaldı bize. İtiraz edersek kart göreceğiz bir de haksız yere…

4 Nisan 2009 Cumartesi

İYİLİKTEN DOĞAN MARAZIN BABASI KİM?

Son birkaç gündür en çok bunu düşünüyorum: İnsanları anlamak mı daha zor yoksa kendinizi başkalarına anlatmak mı? Yine son birkaç gündür “İyilikten maraz doğar” sözünü irdeliyorum. “Neden bu kadar doğrusun sen?” derdim bana cevap verebilecek olsaydı. Siz biliyor musunuz?

İnsanın doğasını düşünüyorum bir de… İyiliği maraza* hamile bırakan baba, insanın doğasında mı var, yoksa öğrenilmiş bir şey mi? İnsanlarda bencilliği bunca öne çıkaran ne?

İnsanları anlamak da zor, kendinizi doğru ifade etmek de… Ama ikisi bir noktada kesişince… O zaman “karanlık gece” çöküp kalıyor yüreğinize. O hep burun kıvırdığınız iletişim, sözlü ifade, beden dili tarzı kitaplara daha bir ilgiyle yaklaşmaya başlıyorsunuz. Hatta tam anlamıyla onlardan medet umuyorsunuz. Bu alandaki yabancı kitapların çeviri rezilliğine rağmen alıyorsunuz elinize… Türkçe kitaplarda ise daha çok “başarılı” iş adamlarının ve verdikleri seminerleri, konuşma dilini yazı diline uydurmadan kitaplaştıranların egemenliği hakim. Onlarda da düzgün Türkçe bulmak zor… (Mutlaka arada gerçekten iyi olanlar da vardır, onlara saygımız sonsuz) Ama işin tuhafı okurken dile, üsluba, akıcılığa bunca dikkat etseniz bile medet umuyorsunuz işte. “Olsun, bir işe yarasın da” diyorsunuz… Bu kitapların neden bu kadar sattığını daha iyi anlıyorum şimdi… Ve endişe duyuyorum. Herkes benim gibi koşullarda ihtiyaç duyuyorsa bunlara vay bizim toplumun haline…

Rafları taradım, satışlara baktım, hiç iade edilmemiş olanları ayırdım, sonunda bana “Tongue Fu – Sözlü Dövüş Sanatı” kaldı. Yaklaşık bir 70 sayfa okudum. Sonra bugün verilen örneklere benzer bir durum çıktı karşıma, “hadi bakalım, test zamanı” dedim, yazılanı uyguladım. Ben kitaba göre kurduğum cümleleri bitirdikten sonra o uzuuuun kuyruktan bir daha tek şikayet ve itiraz yükselmedi. Bu karşımda nispeten daha kibar bir topluluğun olmasından mı kitabın etkisinden mi bilmiyorum.

Ama zaten kafam karışık bu aralar. Hayatımda hiç olmadığım kadar sessiz geçirdiğim koca iki gün geçti. Bundan sonra da böyle sessiz geçeceğe benzer günlerim. Ama bildiğim şu var ki, bir daha eskisi gibi yaralanmayacağım artık.

Önyargıları kırmanın bir yolunu bilen var mı? Ya da uzun zamandır tanıdığınız bir insanın, ikinizi de sadece birkaç gündür tanıyan birinin yalan yanlış sözlerine inanıp da size inanmamasının kırgınlığını geçirmenin formülünü?

Bedduayla çok işim olmaz… Sadece dua etmek geliyor içimden, öyle bir şey olsun ki, bugüne kadar yaptığı haksızlıkların farkına varsın önyargıların en sağlam daimi müşterisi…

* Sözlüğü açtım, anlamlarına baktım marazın. Tıpta hastalık, güncel Türkçede ise dayanılması güç durum diye geçiyor. Çeşitli yörelerde “oysa”, “ağızdan çıkan sıvı” gibi anlamları da var. Ama benim en hoşuma giden tanımı Divan-ı Lûgati’t Türk’ten oldu: “Karanlık gece”

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...