25 Ekim 2009 Pazar

Hayatta İyi Niyet Diye Bir Şey Vardır!!!

Bazen kedilere haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Biz insanların… İnsan kılığında dolaşan bizlerin…Nankörlük sadece insanlara has.

Öyle belgesel kanallarında dolaşan, hayvanlar alemine merak salmış biri değilim. Hatta elimin altında birçok kaynak bulunmasına rağmen merak edip de bir kere açmış, hayvanlarla ilgili iki satır okumuş değilim. Ama hissedebiliyorum. Hayvanların hiçbirinde nankörlük yok. İnsanda var.

Hayvanlarla ilgili belgeseller izlemediğim gibi insan doğasını da çok araştırmış sayılmam. İşte üniversite zamanında çeşitli teorilerle ilintili araştırma özetleriyle yetinmişliğim var. Bir de son bir iki yıldır karşılaştığım olaylar neticesinde kendi zihnimde evirip çevirdiğim düşüncelerim.

Zannediyorum herkes insanın sosyal bir varlık olduğu konusunda hemfikir. Çevremize ve çevremizdekilere illa ki ihtiyaç duyarız. Onlardan yardım talep ederiz yahut gelen yardım taleplerine karşılık veririz. Bazen de sırf talepte bulunan tarafızdır. Bize gelen talepleri değerlendirmeye dahi almadan reddederiz. Daha önce vicdanla ilgili karalamamda bahsettiğim durumu hatırlarsınız belki. Hakikate zor durumdaki bir insanın yardım talebini reddeden “insan” örneğini…

Bir zaman önce, (epey bir zaman önce) birkaç arkadaş toplanmış bir şeylerden bahsediyorduk. Yanımızdaki arkadaşlardan biri de nasıl derler biraz tuhaftı. Kötü biri değil ama tuhaf işte. Belki de okuduğu tek kitap olan Suç ve Ceza üzerine nutuk atıp dururdu. Alakalı alakasız lafları vardı. Tuhaf cümleler kurarak esrarengiz olduğunu düşünür, kızların ilgisini çektiğini zannederdi. (İlginçtir, çalışma ortamımıza girip çıkan bazı kızlar hakikaten de etkilenirdi.) İşte o arkadaş, tamamen farklı yönde seyreden sohbetin ortasında birden başını çevirmiş ve yüksek bir sesle, “Hayatta çaba diye bir şey vardır,” demişti. Hepimiz birbirimize bakmış, kopmamak için zor tutmuştuk kendimizi. O gün bugündür de bu cümle kalıbından hep kaçındım. Yeri geldiğinde dahi kuramadım. “Hayatta/dünyada … diye bir şey vardır,” denecek çok yer olduğu halde.

Bugün yine bu boşluğu doldurabileceğim bir durumla karşılaştım, aynı sebepten sustum. İçim içimi yiyor şimdi. Sustuğum için… Böyle yazarak rahatlamaya çalışıyorum.

Ama hakikaten ben bu insanları, insanların nankörlüğünü ve iyi niyet denen şeyden bîhaberliğini anlayamıyorum.

Bugün işyerinde yeni bir arkadaş başladı işe. Yapacağı işleri anlatacak bir ben vardım, anlattım. Çok da bir şey yapmadım esasen. Şunu şöyle yapıyoruz, bunu böyle yapıyoruz. Şu şudur bu budur. İki defa uygulamalı olarak gösterdim. Sonra da “Bunu ancak yapa yapa öğrenir, yapa yapa alışırsın,” dedim, çekildim kenara. O da çabaladı, uğraştı, yaptı. İkilemde kaldığı ya da bilmediği şeylerde çağırdı sordu, bildiğim kadarını aktardım. Yani yapmam gerekeni yaptım.

Arkadaş fazla sıcakkanlı ve fazla iyi niyetli çıktı. Biraz da mütevazı. Gün içinde amirimiz gelip “Nasıl gidiyor alıştın mı?” diye sorduğunda, beni gösterdi, “Çok yardımcı oldu bana, onun sayesinde çabucak alıştım, öğrendim,” dedi. İlki için eyvallah. Haliyle her insan gibi sevindim, gururlandım. Ama aynı cümleleri aynı insana beş defa kurmasının ardından bir miktar rahatsız olmaya başladım. Utandım, sıkıldım, içime kaçtım. (Çalışma ortamındaki arkadaşların bana bakışını özetlemesi için, yeni arkadaşın bu cümleleri ilk kuruşunda müdürümüzün şaşkınlıkla bana baktığını ve “Hayret! İlk defa burada biri senin için iyi bir şey söyledi,” dediğini belirteyim mi?)

Adam haklıydı. Gerçekten de ilk defa birisi benim için iyi bir şey söyledi orada. Müdür abimiz ile biz geç de olsa frekansı tutturmuştuk. Artık en azından o anlıyordu beni. O yüzden çok da etkilemiyordu artık hakkımda söylenenler çalışma ortamımı.

Ama bugün beni asıl yaralayan ne oldu biliyor musunuz? İş çıkışı, bütün ekip otobüs durağında denk geldik. Diğer arkadaşlar, yeni arkadaşa sordular, sevdin mi işi, alıştın mı diye. O da benzer cümleler kurdu yine hakkımda.

Her yardım taleplerine elimden geldiğince cevap verme gayretinde olduğum, her şeye, her şeye rağmen iyi niyetle yaklaşmaya çalıştığım, ruhumu her yaralayışlarının ardından bir süre sonra yine onlara karşı normalleştiğim ve dahi sadece iş ortamında değil, başka türlü ihtiyaçlarında da yardımcı olduğum bu insanlardan biri ne dedi buna binaen? “Teşekkür etmene, övmene gerek yok ki. İşi bu, yapçak tabi. Hem sen ne sanıyosun ki. Seni mi düşünüyo? Sen bi an önce öğren de tatile çıkçak, ondan yardım ediyo.”

Galiba sonuna kadar doğru o söz. Herkes kendi gibi sanıyor karşısındakini. Zaten kim çıkarı olmadan iyi davranır ki birine değil mi? Onlar sadece çıkarları olduğunda iyi davranırlar birbirlerine. Herkes öyle zannederler. Ben 21. yüzyıla hiç de uygun düşmeyen, demode bir iyi niyet büyütmüşüm içimde, herkes haberdar sanıyorum böyle bir duygunun varlığından…

İşte o sözleri söylediğinde pek kültürlü arkadaş, “Hayatta iyi niyet diye bir şey vardır…” diye bağırmak geldi içimden. Ama sustum. Biraz aklıma yukarıda bahsettiğim arkadaş geldiği için, biraz da ne desem boş diye düşündüğümden… Keşke susmasaydım diyorum şimdi. Evet, ne desem boş yine, ama içimde kalmazdı hiç değilse…

Ne diyeyim ki kardeşler size… Çekip gidiyorum, yine de dinmedi bana hıncınız. Bir de ne yaptığımı bilsem? Alın, sizin olsun o kupkuru, çıkarcı dünyanız. Ben gidiyorum…

15 Ekim 2009 Perşembe

Entübe Halde Konuşmak

Bayram haftasında iki günlüğüne de olsa ailemin yanına gitme fırsatı bulmuştum. Bu süre boyunca, uzun süredir görüşemediğim ve bu süre içinde tıbbı bitirerek eski tabirle "doktor çıkan" kuzenimle hasret giderdik. Hızla eski günlerimize döndük. Gün ortası karşılıklı oturup kitap okuduk, çay içtik. Akşamları da TV kanalları arasında gidip gelirken sohbet ettik.

İlginçtir, o iki gün içinde yayınlanan hemen her dizide bir hastane sahnesi vardı. Ve istisnasız hepsinde, ağırdı hastaların durumu. Benim genellikle "Abi şimdi hani böyle bi alet bağlamışlar, ağzından da aşağı sallandırmışlar ince, tüp gibi bi boru," diye tarif ettiğim, bizim doktorun ise "Entübe denir ona beee" diyerek beni düzelttiği haldeydi hastalar. Ve yine istisnasız tüm hastalar, ağızlarında o "şey" varken sayıklamaya başladılar. Onlar konuşmaya çabalarken bizim kuzen de yerinde tepiniyordu... "Ahhh, yaaa, hayır yaaa... Ya kuzen, hasta entübe halde konuşamaz. Bak konuşmamalı değil, konuşamaz, mümkün değil. Tıbbi danışmanları yok mu bunların yaaa," diye deliriyordu.

Tabii bu güzel ve keyifli tatil günlerinin ardından bende takıntı haline geldi. NE zaman "entübe bir hasta" görsem gözlerimi merakla açıp, öne doğru eğilerek "Aha! Bakalım konuşacak mı?" diye düşünmeye başladım.

Ve geçen gün Es-Es dizisinde de "entübe bir hasta" vardı. Aşağıdaki şekilde yatıyordu.


Tahmin edersiniz ki ne zaman ablamızın sahneleri gelse, ben öne doğru eğilerek büyük bir dikkatle izledim. Ama ablamız konuşmadı. Kendine gelme belirtisi olarak konuşmayı seçmemişlerdi. Elerini ayaklarını kıpırdattı önce. İlk sözcüklerini söylediği zaman ise o aleti çıkarmışlardı ağzından. Şu haldeydi:




Es-Es ekibini bu özenleri için tebrik ediyorum. :)
Sevgili kuzenim,
Tayin edildiğin yerde televizyon ya da internetin var mıdır bilmiyorum ama için rahat etsin. Bazıları iyi tıbbi danışmanlık da alıyormuş.

1 Ekim 2009 Perşembe

(H)İÇLENME

İçimden yazmak geldi öylesine. Bir şeyler karalamak… Çeviri yetiştirmem gerek ya, onu engelleyecek her şey gelir zaten içimden. Hepsi bir yana da yazmaya hayır diyemem ki ben…

İçimden yazmak geldi öylesine. Belirli bir konum yok. Yalnızlık derim belki. Belki vicdan derim. Vicdan dedim de, bugün bir arkadaşımla konuşuyorduk. “Ailelerimiz,” diyorduk, “bu çağa uygun yetiştirmemiş bizi. Bizim de gereksiz yere uslu çocuk olasımız tutmuş, dinlemişiz sözlerini. Vicdanlı insanlar olmuşuz. O yüzden de yaralanıyoruz hep.”

Vicdan… Aslında ben dünyada her şeyin vicdan üzre kurulmasından yanayım. Bütün bir siyaset vicdan üzerine kurulsun mesela. O zaman da uygun olmayan zeminlere inşaat yapmak için gereken ıvır zıvır belge filan verilebilir miydi insanlara kişisel çıkarlar için? O zaman da o izinle yapılan binalar onlarca insanın mezarı olur muydu? Bütün bir uluslar arası ilişkiler vicdan temelime otursa, küçücük çocuklar, askerlerin silahlarından çıkan kurşunlarla ölür müydü? George Orwell’ın en sevdiğim kitabı, pek de bilinmeyen bir kitabıdır: Daralma. Orada savaşa dair anılarını anlatırken der ki karakterimiz, “Sanki devasa bir makine bizi ele geçirmişti. Kendi özgür irademizi kullanma duygumuz kaybolmuş, direnme kavramı diye bir şey kalmamıştı. Eğer insanlar bu hale gelmeselerdi, hiçbir savaş üç aydan fazla sürmez, ordular toparlanıp evlerinin yolunu tutardı.”

Bünyemizdeki vicdan dosyalarını ele geçiren virüse karşı bir yazılım üretemez miyiz? Bunca teknolojiye sahip dünyamız, bir kez olsun iyi bir şey için kullanamaz mıyız bunu?

Siyaseti, savaşı bir kenara bırakalım, gündelik hayatımızda hepimiz bir parça vicdanla baksak karşımızdakine, daha huzurlu olmaz mıyız sizce de? Ben insanlar biliyorum ki, yapılacak tüm işlemleri bildiği halde iki dakika yerime bakmayı reddetmiştir. Ve ben keyif yapmayacağımdır o iki dakikada. Zor durumdayımdır. Hastayımdır, gözümden yaşlar gelmekte, burnum akmaktadır. Üstelik William amcamı (kısalması WC olan amca) ziyaret etmek zorundayımdır. Bunları gördüğü halde “Olmaz!” diyebilir son derece katı bir tonlama ve küçümseyici bir ifadeyle. Birkaç gün sonra da “Kişisel değil bu şirkete karşı bir eylem benimki” der gelip. Hâlbuki o bilmiyordur. Ben farkındayımdır onun başka biri için aynı şeyi yaptığının. Benim yerime bakmadığının ama onun yerine baktığının. Nasıl kişisel değilse… Bu olaydaki sorunu ne çözer mesela? Bence sadece ve sadece vicdan çözer. Vicdan yüzsüzlüğü de siler. Çünkü bu kavrama sahip olan bir kimse, yukarıda anlattığım olayın ardından kredi kartımı istemez benden kullanmak için.

Bir ülkede ya da dünya genelinde ne kadar katı kanunlar çıkarırsanız çıkarın, ne kadar sert tedbirler alırsanız alın, ne kadar ağır cezalar verirseniz verin, bir parça vicdanın yaptıracaklarını yapamaz.

Keşke organ gibi nakledilebilse vicdan da. Ölen her vicdanlı insandan alsak o duygu mu çip mi her neyse o vicdan taşıyan şeyi ve bir vicdansıza nakletsek. Yoksa yitip gidecek bu kavram. Vicdanım el vermiyor ki tükenişine seyirci kalmaya….

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...