30 Kasım 2009 Pazartesi

Odam ve Eski Nisan'lar


Epey uzun bir aradan sonra yine eski odamdayım. Ailemin yanında… Çok sevdiğim işimden ayrıldım. Baktım ki sevdiğim şarkılar çalarken ruhum dinleyemiyor artık, zamanı geldi dedim. Stres seviyesi o dereceye ulaştıysa, artık farkında bile değilsem çalan şarkının bir zamanlar ruhumu, yüreğimi kıpırdatan o şarkılardan olduğunun, bir şeyler yapmanın zamanı gelmiştir.

Velhasılıkelam, uzunca bir süre sonra bir kez daha ailemin evindeyim. Kendi odamda. Lise yıllarım geliyor aklıma. Geceleri ışığı kapar, müziği açardım. O vakitler ekseriyetle İncesaz melodileri yükselirdi teypten. Bir kısmı çalışmayan iki kasetçalarlı, elde taşınır küçük bir teypti işte. İncesaz 1/ Eski Nisan… Sonraki albümleri üniversite yıllarımda çıktı piyasaya. Sonra zaman zaman Neva, Mahur, Bezmârâ… Aytün Ablam’ın bu şehirden taşınmadan önce bana hediye ettiği Haluk Levent albümü ara sıra. (Aytün Abla, neredesin şimdi? Sen gitmeden önce o kitabı vermek istemiştim sana. Bir not yazmıştım hatta içine. Bizim kuzen söz vermişti çünkü. “Sizin evin ordan geçeceğiz zaten, korna çalarım inersin aşağı, verirsin kitabı,” demişti. Ama gaza basıp geçti. Balkondan gördüm. Vedalaşamadım bile seninle. Özledim seni. Dila’yı son gördüğümde bir aylıktı. Ben 16 yaşımdaydım. Nasıl da işaret parmağıma sıkı sıkıya sarılıp uyumuştu öyle. Şimdi 2 yahut 3. sınıfta olmalı.) Sonra illa ki Feridun Düzağaç… Ben 6. sınıfa gidiyordum. Komşum, okul yolundaki yürüyüş arkadaşım, canım sıkılınca kapısını çaldığım canım arkadaşım Ceren tanıştırmıştı onunla beni. Bir akşam kapı çalındı. Ceren elinde anahtarlığı ve kabı olmayan bir kasetle odaya dalarak “Bak sana ne getirdim, sen kesin bayılırsın buna. Bizim arkadaş verdi dinleyeyim diye. Benim tarzım değil pek. Ama sen seversin,” dedi. Koydum teybe, dinledim. Hâlâ da zevkle dinlemekteyim.

Konuyu dağıttım her zamanki gibi… Odamdayım işte uzunca bir aradan sonra. Şekli epeyce bir değişmiş. Bu bilgisayar salondaydı o zamanlar. İstememiştim odamda. Babam gelip çalışıyor ya, rahat sigara içemiyordum. :) Zaten internete pek düşkünlüğüm de yoktu o sıralar. Ne işim olurdu bilgisayarla… Sonra bu şimdi sol yanımda duvara monte edilmiş kitaplık da yoktu. Şımarıp dururdum babama. “N’olur baba ya, ben kendi odama kitaplık istiyorum,” diye. Ben üniversite kazandıktan sonra yapıldı bu. Çok istediğim müzik seti de ben İstanbul’a göçtükten sonra alındı. Benim için almışlar:) O zamanlar sadece bir ranza, bir dolap, bir de ilkokula başladığım yıl babamın kendisine özel olarak yaptırdığı ve benim daima “Benim işte o masa” dediğim ve zavallı babamı bir kez olsun üzerinde çalıştıramadığım çalışma masası vardı. Ha, bir de abim ilkokula başladığında alınan, üzerinde iki raf kitaplık da bulunan velakin benim her noktasına ÖSS kitapları yığdığım, boş bir noktasına da o güzelim melodileri dinlediğim teybi sıkıştırdığım masa… Şimdi o İstanbul’daki evde.

Ben o zamanlar çok severdim bu odayı. Geceleri evde en son yatan bendim hep. Herkes uyuduktan sonra hava ne kadar soğuk olursa olsun camı açar, genellikle İncesaz’ı takar, camdan bakarak kahvemi yudumlardım. Bir de sigara… Camdan iyice sarkarak ama:) O zamanlar manzarası farklıydı. Benim penceremden geceleri bakınca önce apartmanın ışıklarıyla bir parça aydınlanan bir düzlük, biraz ileride ise kopkoyu bir karanlık görürdünüz. Karanlığın ardı ışıktı. E-5’in kenarına dizilmiş sokak lambaları o karanlığın ardında başlardı. Ve bir dolu yıldız olurdu gökyüzünde…

O dönemler içinde hep yıldızların geçtiği şiirler yazmam bundandı belki. O dönemler hep ileriye yönelik bir umudu taşıyorsa yazdığım o ne şiire ne denemeye ne de öyküye benzeyen metinler, kuvvetle muhtemel ki gündüzleri mezarlığa dönüşen o koyu karanlığın ardındaki ışıklardandı.

İncesaz’dan Hisar başladı mı tuhaf bir duygu sarardı içimi. Gözüm dolardı. Sararmış fotoğraflar gelirdi gözümün önüne. O fotoğraflara bakan, yüreği hüzün dolu bir adam… Sonra tozlanmış kitaplar… Zihninde hatıralar uçuşan, birbirini neşeyle kovalayan iki küçük çocuğu hüzünle hatırlayan bir adam. Ama hatıralarına daldıkça yüzüne huzurlu bir tebessüm yerleşirdi illa ki. Hisar başladı mı bende hayat dururdu. Çok severdim ben Hisar’ı… Hâlâ da en özel melodisidir ruhumun…

Bu akşam yine eksi günlere dönmek istedim. Kahve kalmamıştı evde ama çay demledim. Sonra ışığı kapatıp yaktım sigaramı. O eski teyp atılalı çok oldu ama, mp3 player kulağımdaydı. (Hâlâ da İncesaz titretmekte ruhumu) Gidip camı açtım. Tek görebildiğim odamın dibine yeni yapılan binanın bir dairesine ait mutfak balkonu oldu. Bir tuhaf hissettim kendimi… Sanki, nasıl diyeyim, kapana kısılmış gibi…

Bu sıralar umuda yaktığım tüm mumların yüreğimi dağlaması bundan mı?

16 Kasım 2009 Pazartesi

Kırmızı Çetikler

Geçen akşam abimin evinde otururken eski fotoğraflar getirdi bir yerlerden. Öyle karıştırıp bakarken fotoğraflara, anaokulundan kalma bir fotoğraf çıkıverdi karşıma. Arkasını çevirdim. Babamın özenli yazısıyla “16 Mayıs 1990 – Çorlu Kız Meslek Lisesi Ana Sınıfı Anneler Günü Programı” yazıyor.

6 yaşındayım. O güne dair kısacık bir an hatırlıyorum. Daha doğrusu kısa kısa anlar. O anlarda hissettiklerim. Ne zaman hatırlasam o günü, aynı duygular dipdiri beliriyor içimde. Bacak kadar bir boy… Parlak sarı bir şalvar, beyaz, önü işlemeli bir bluz, altın rengi işlemeleri olan siyah bir yelek… Başımda da siyah bir yazma. Çayda çıra oynuyoruz. Buraya kadar herkesle aynı kıyafetim. Ama herkesin ayağında siyah çetik, bende kırmızı… O gün herkesin çetikleri siyah benimki kırmızı diye çok utanmıştım. Çocukluk işte…Bu fotoğraftaki duruşumda bile belli utancım. Gözlerim kapalı, dudaklarımı ısırır gibiyim. Hafif kambur, öne eğik bir duruş...

Çetiklerim kırmızı diye ağlamak istemiştim… Korkmuştum ama ağlamaktan. “Anne istemiyorum ben kırmızı nolur başka giydir bana,” diye yalvarmıştım. Çalışan bir kadındı annem. Ve tahammül seviyesi yüksek değildi… Hiç öyle “Yavrum, canım kızım ne olacak kırmızıysa, bak şöyle de böyle de,” gibi rahatlatma pozlarına girmedi. Doğrudan, “Aaaa! Başlatma şimdi kırmızından. Giy şunları çık işte. Siyah çetik filan bulamam sana. Bu vardı evde, bunu giyeceksin,” dedi, gönderdi beni.

Şimdi bu fotoğrafa baktığımda dikkatimi ilk çeken şeyin kırmızı çetiklerim olması, o zaman hissettiğim o anlatılması güç masum utanç duygusunun içime gelip yerleşmesinden mi yoksa kırmızının dikkat çekici bir renk olması gerçeğinden mi kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama fotoğrafa ne zaman baksam dikkatimi ilk çeken kırmızı çetikler, hemen sonrasında ise yüzümdeki ifade oluyor.

Bugünse bir şey daha ekleniyor hislerime kırmızı çetiklere bakarken. Hem o günleri çok özlüyorum, hem de “Şimdi olsa,” diyorum, “utanmazdım o kırmızılıktan… Bilakis gururla taşırdım.”

Üstelik ayıp etmişim cidden. Anneler gününde, çileden çıkarmışım annemi kırmızı giymem derdine.

Ancak o günün etkisi var mıdır bilmem ama, ben hâlâ nadiren, çok nadiren kırmızı giyerim.

5 Kasım 2009 Perşembe

Yüreğimin Borsa Şeridi

Hayat bazen ilginç sürprizlerle çıkıyor insanın karşısına. Birden bire bir şey oluyor, gününüze renk, hayatınıza heyecan geliyor.

Bir bekleyiş başlıyor ufacık bir hamleyle. Önceki bekleyişlerinizin sonu ne denli hüzünlü biterse bitsin, her bekleyiş kendi heyecanını ve umudunu getiriyor kendisiyle.

Feridün Düzağaç, ilk iki albümünde teşekkür yazısı yerine güzeller güzeli şiirler koymuştu albüm kapağına. İşte onların ikincisinde, ortalarda bir yerlerde diyordu ki; “Yarını bilememekteki o gizemli cazibe değilse tüm acıları ve acımasızlığına rağmen yaşamak güzel dedirten, söylesene nedir?”

İşte aynı mantık biraz benimkisi de. Her bekleyiş, kendi umudunu taşımasa paketinde, şimdiye dek bomboş kalmaz mıydı duraklar, bekleme salonları yahut her nerede bekliyorsak beklediğimizi.

Sinir bozucu oluyor bazen, bazen heyecanlı… Kimi zaman sabırsız oluyorsunuz, kimi zaman beklediğiniz her ne isenin oyununa iştirak ediyorsunuz yüzünüzde keyfi temsil eden bir tebessümle.

Bir de paylaşmak var tabii. Paylaşmak her şeyi en sevdiklerinizle… Bazen öyle bir dostunuz olur ki yaşamda, ve onunla paylaşmak bazı şeyleri öylesine keyif verir ki size, kimi zaman kendinizi, bir şeyi sırf onunla paylaşmanın hazını yaşayabilmek için isterken bulursunuz.

Kimileriyle kitap muhabbeti yapmak eğlencelidir mesela. Öyle kalır ki tadı damağınızda aynı kitabı okumuş olup da paylaştığınızda, derhal okuduğu diğer kitapları öğrenip, bir an önce siz de yutmak istersiniz onunla paylaşabilmek arzusuyla.

Bazılarıyla duyguları paylaşmak keyiflidir. İnsanın kalbini bir cihaza bağladıklarında ekranda borsa şeridi gibi bir çizgi belirir ya hani… Bence hepimizin yüreğinde görünmez bir borsa şeridi var, duygu iniş çıkışlarımızı kaydeden… İşte bazı insanlarla an an paylaşmak istersiniz yüreğinizdeki o iniş çıkışları. An gelir onlar sıkılır belki sizin bu borsa muhabirliğinizden, işte o zaman anlatmak zordur birilerine o şeridin dibe vuruşunu.

Belki de o yüzden yazmak, yüreğin borsa muhabirliğini yapmanın en sağlam yoludur. Bir kağıt ya da bir bilgisayar ekranı tersleyemez sizi zira.

Aslında son derece keyifli hallerimi anlatmak maksadıyla bir ekran açıp yine hüzne ve dibe vuran şeritlere gelmek, sonra bu hüznün tahayyülüne kendini kaptırmak da ancak benim yapabileceğim bir şey tabii.:)

Bütünlüksüz bir yazı olduğunun ben de farkındayım. Farkındayım da, işte benim yüreğimin borsası da şu durumda bu ara…

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...