24 Mart 2010 Çarşamba

Tarif

Bir arkadaşım “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset,” yazmıştı bu sabah şu meşhur sitede. Baktım, gülümsedim, “beğen” dedim. “Sen misin o mütebessim ifadeyle bunu beğenen,” dedi sonra hayat bana sanki. “Al bakalım, beğeniyorsun madem, yaşa.”

Öyle büyük planlar, büyük yıkımlar değil. Ama bu gece için planladıklarım, bu hafta hallederim dediklerim… Ufacık bir olayla alt üst oldu işte… Bu gece çevirinin uzun süredir takılı kaldığım bölümünü bitiririm diyordum güneş doğana dek. Hafta sonuna kadar geçen haftalarda gittiğim ve etkilendiğim iki oyun hakkında bir şeyler yazarım. Elimdeki kitabı mest olarak okurum kulağımda enstrümantal ezgilerle… Ama işte tek bir haberle yine terapi niyetine bunları yazmaya çıktı yolum.

Sonra geçmişe dönmek diyordum son yazılarımda. Keyifle… Huzurla… Biraz biraz başarıyordum da. Ama bugün hayat bana yıllar önce okuduğum bir kitabın son öyküsünü hatırlattı.

Yeşim Türköz’ün psikoterapi öykülerinden oluşan Büyü Dükkanı adlı kitabının Galata Yayıncılık’tan çıkan ve tarihini hatırlamadığım baskısında yer alan son öykü, yaşı oldukça ilerlemiş bir insanın Büyü Dükkanı’ndan gençliğini istemesi ile başlayan pazarlığı anlatıyordu. Büyü Dükkânı, herkesin istediği her şeyi ama her şeyi alabileceği bir dükkân. Ama para ile yapılmıyor orada alışveriş. Dükkâncı arzunuz karşılığında sizden kendi belirlediği bir bedeli talep ediyor. Son öyküde ise gençliğine, geçmişine döndürmek karşılığında yaşlı adamın hafızasını talep ediyordu. O günden bu güne yaşadığı her şeyi, tanıdığı herkesi unutmasını. Bütün tecrübelerini silmesini… Kötü anılarını değil sadece, bütün sevinçlerini de yok saymasını… Şimdiki zamandan en ufak bir hatıra bile almamasını yanına…

“Geçmişin can acıtan, unutulmak istenen yanları da var,” dedi hayat bana. “Öyle aklına estiği gibi istediğin kısımlara dönüş yapmak olmaz,” dedi. Ben geçmişe dönüyordum zaman zaman, bugün geçmiş bana döndü. Canım acıdı mı hatırlamıyorum. Sarsıldım çünkü. Sonra uyuştum. Başıma giren ağrı zihnimin bütün odak noktasını değiştirdi. Hiçbir zaman cevap alamadığım ama ısrarla sormayı sürdürdüğüm o soru yankılanıp durdu yine zihnimde. O soruyu sordukça hayata, ben hep çocuk kalıyorum çünkü. “Niye?” “Niye?” “Niye?” Her seferinde küçük çocuklara özgü o saf merakla soruyorum bu soruyu. Bir şeyleri deşmek için değil. Ama yanıt veren o kadar az ki… Geçiştirmeleri saymıyorum bile…

Sonra uyuşukluğum geçerken yavaş yavaş ve sızlamaya başlarken içim bir kez daha şunu anladım ki biraz sohbet, biraz müzik, bir parça bitki çayı ve illa ki gece gerekiyor böyle durumlarda. Hepsini bir güzel harmanlayıp sürmek gerekiyor açılan yaralara… Yalnızlık? Yaranın kabuğunu kaşımaya en müsait ortam ki mazoşist değilseniz gereği yok.

Şimdilik yaraları sızlatacak kadar geçmiş, geleceği göremeyecek kadar çöreklenmiş uyuşukluğun arasında bu harfleri bulabiliyor parmaklarım...

2 yorum:

ahmet dedi ki...

niye???? ya öyle değil böyle olsaydı??? geçmişe duyulan özlem... gerçekten insanı mazoşist durumlara sürüklüyor, yeis batağına batıyorsunuz kafaya takınca, çok takılmamalı hemen yatıp uyumalı bu durumda. uyumak, düşlere dalmak iyidir bazen...

ena dedi ki...

Uyumak iyidir iyi olmasına ama zaten tam da böyle zamanlarda kaçmaz mı insanın uykusu. Sanki uyku, daha çok korkuyor bu tür durumlarla yüzleşmekten...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...