18 Mayıs 2010 Salı

Magda Szabo



Kitapçıda çalıştığım dönemlerde, raf düzenlemesi yaparken sürekli gözüme takılırdı Magda Szabo'nun Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış olan Kapı kitabı. Ama ne yalan söyleyeyim, okumak şöyle dursun bir kez olsun elime alıp da inceleme arzusu uyandırmamıştı bende.

Kanat Yayınları'ndan Iza'nın Şarkısı yayınlandığında hemen ön raflarda güzel bir yer ayırmıştım kitaba. Ve bir gün, ben o kitabın yakınlarında bir yerde dururken tam da, bir müşteri girdi içeriye. Çok değişik bir hali vardı. Çok etkilenmiş bir hali vardı. Doğruca kitabın bulunduğu kısma yürüdü, önünde durdu, başını kaldırıp dosdoğru bana baktı. Parmağıyla kitabı işaret ederek "Bu kitabı az önce bitirdim. Muhteşem, muhteşem bir kitap... Öylesine etkileyici ki... Bu yazarın başka hangi kitapları varsa hepsini istiyorum." O dönem Katalin Sokağı henüz yayımlanmamıştı. Rafta her daim bir adet hazır bulunan Kapı'yı verdim müşteriye ve gönderdim. Fakat o hali, o ifadesi çok etkilemişti beni. Bir insanı böylesine etkileyen kitabı merak etmedim desem yalan olur.

Kitapçıda çalıştığınız zaman, çok fazla insandan çok fazla kitap hakkında iyi/kötü değerlendirme duyuyorsunuz. Ama bu kadının söyledikleri değil, yüzünün ifadesi, sesindeki o tonlamaydı beni etkileyen. Haliyle derhal kitabı elime aldım, biraz inceledim ve aynı akşam internet üzerinden siparişini verdim. (Evet, çalıştığım yer müşterilere yaptığı kadar bile indirim yapmıyordu bize ve öylesine aşağılayıcı bir tavrı vardı ki üst yönetimin, insanın para kazandırası gelmiyordu onlara, ki ayrı ve öfke kusulası bir yazı konusudur aslında.)

Velhasılıkelam, Magda Szabo ile ilk tanışmam böyle oldu. Iza'nın Şarkısını yaklaşık bir, bir buçuk hafta gibi bir sürede okudum. Otobüste, metroda, metro beklerken...

Ama tuhaf bir şey vardı bu kitapta. Henüz kitabın ortalarına gelmişken, arkadaşlar düşüncelerimi sorduklarında, "Okuması çok keyifli de hani belirgin bir özetle 'Şunu anlatıyor' diyemem," diyordum. "İşte yaşlı bir kadın var, kırsalda yaşıyor, kocası ölünce Budapeşte'de yaşayan kızı kadını yanına alıyor. Kadın da işte geçmişe özlem duyuyor filan, böyle bir şey."

Çarpıcı bir sıradanlığı vardı Iza'nın Şarkısı'nın. Aslında son derece sarsıcı bir öyküydü anlatılan ama öyle yumuşak, öyle hoş cümlelerle anlatıyordu ki sanki amortisör görevi görüyordu onlar. Yumuşak, hafif sarsıntılar... Sizde büyük etkiler yaratmayan. Okuma esnasında... Ama kesinlikle sıkıcı, bunaltıcı, "Aman bu ne yaaa," dedirtici bir yumuşaklık, öyle bir sıradanlık değil. Aksine sizi içine çekiyor. Sizi çekenin ne olduğunu anlayamıyorsunuz başlarda.



Ben Iza'nın Şarkısı'nın etkisini, kitabı bitirdikten sonra fark etmeye başladım. Sanki vücuda yavaş yavaş tesir eden bir ilaç gibi... Kitabı bitirdikten sonra bir süre yeni bir şeye başlamadım. İçimden gelmedi. Sonra metro durağında mesela, sarı çizgiye, karşıdaki fayansların geometrisine vs bakarken zihnimde hep romanın karakterlerinin dönüp durduğunu fark ettim. Hani roman içindeki belirli parçalar da değil, karakterler adeta zihnimde yaşamaya devam ediyorlardı. "Antal bence şöyle bir hayat çizmiştir kendine," diyordum mesela. Ya da "Belki Iza o ilk meselede farklı davranmış olsaydı, Antal, Iza'nı yeni kararına saygı gösterirdi," gibi.

Ve biraz daha geçtikten sonra, romanın ana karakteri Bayan Szöcs'ün hayatındaki o çarpıcı değişimi, romanın anlattığı süre boyunca yaşadığı tüm olayların ruhunda meydana getirdiği o sarsıntıyı dehşetle idrak ettim. Arabadan inip de geride bıraktığım yola bakınca görmüştüm sanki amortisörlerin o an idrak etmemi engellediği şeyleri. Çukurlarla dolu bir yol...

Biraz daha geçtikten sonra, "Of be, şimdi bi Iza'nın Şarkısı olsa ne şahane okunurdu ha," demeye başladığımı fark ettim. Bir iki günlüğüne ziyaretime gelen babam okumaya başladığı kitabı beğenince yanında götürmüştü. Ve ben sürekli Iza'nın Şarkısı okumak istiyordum. İnsanın bir kitabı özleyebileceğini öğrendim böylece.

Kısacası, böyle oldu Magdo Szabo'nun bende bıraktığı etki. Aylar sonra bir gün İstiklal'de yürürken, babamla aynı anda birbirimize bakıp Yapı Kredi'ye dalmamız ve doğruca Kapı ve Katalin Sokağı kitaplarını sormamız da o etkinin kalıcılığını iyice kazıdı zihnime.

Babamla bölüştük kitapları. O Katalin Sokağı'nı aldı, ben Kapı'yı. Kapı, biraz yanlış bir dönemime denk geldi. Uzunca bir süre elimde süründü ve nihayet geçtiğimiz hafta bitirebildim. Bir kez daha fark ettim ki, insana dair en sıradan duyguların en sarsıcı yanlarını, olabilecek en yumuşak şekliyle anlatan ve insanın ta içine işleyen bir yazar Magda Szabo.

Benim kadar geç kalmadıysanız eğer, muhakkak denemenizi tavsiye ederim. Kitapların konusu, nerede geçtiği, karakterleri hiç önemli değil aslında. Sıradan insanların sıradan çarpıcılıklarının olağanüstü bir anlatımıdır esasen hepsi...

4 yorum:

melike dedi ki...

Ena'M öyle anlatmışsın ki koşup alasım geldi ama bulabileceğimden şüpheliyim malum =)) Bir de bu kadar güzel tasvirin etkisi altında okuyunca bilmiyorum beklentimi karşılar mı.. Ama bir kenara not ediyorum adını .

ena dedi ki...

:))Bilhassa Iza'nın Şarkısı, yazıda bahsetmeyi unutmuşum ama çevirisiyle de mükemmeldi.

Bulamazsan bir yerlerde, ne yapacağını biliyorsun zaten:)İşten çıkalı çok oldu ama hâlâ bir kitapçı izhniyetiyle yaşıyorum:)Gönderdiğim birçok yer var,sana da gönderebilirim:))

Dr. Ismail Seker dedi ki...

Günaydın,
Mükemmel bir blog.
Elinize sağlık.Yeni başladığım blog'umda bana yardımcı olacaktır.
Ayrıca İza'nın Şarkısı kitabının eleştirisini de çok beğendim.
İsmail Şeker
ismailseker.blogspot.com
ismail.seker@gmail.com

ena dedi ki...

Merhaba İsmail Bey,
Hoşgeldiniz:) Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim...

Iza'nın Şarkısı'nı okumuş muydunuz?Sadece bende mi böyle bir etki bıraktı bilmek isterim:))

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...