22 Aralık 2010 Çarşamba

Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin Geçmeyen Etkileri....

Öyle Bir Geçer Zaman Ki izledim bu gece... Her bölümünü severek izledim izlemesine... Eyvallah. Birçok sahnesini beğendim, zaman zaman bazı sahneleri abartı buldum, abartı bulduğum sahnelerde bile gösterilen özene hayran kaldım. (Söz gelimi 1 saniyelik genel rıhtım görüntüsü için belki 10 tane döneme ait araba bulunup dizilmesi... Aslında orada o kadar araba görmesek bile sormayacakken biz.) Lakin şu zamana kadar hiçbir bölümün ardından delicesine yazmak istememiştim.

Aslında ilk sahnelerde oldu olan ruhuma. Hani alevlerin içinden Ali'yi çıkarıp aldılar. Mete bir köşede bekliyordu. Ali gitti. Mete polislere "mukavemet etti". İçeride kaldı. Orada bir an bir görüntüsü vardı. Bakıyordu sadece. Hafifçe yutkundu belki. Tam hatırlamıyorum. Sadece o ifadesi, o suskunluğu haykırdı içime içime. Onu biliyorum. Bir umut babasını bekler gibi hani... "Benim için bir şey yap baba!" diye haykırır gibi. "Bir şey yap benim için! Elini cebine, cüzdanına atıp pahalı saatler almaktan fazlasını. Bir sevgi belirtisi göster baba! Baba, n'olur gel! N'olur! N'olur gel, beni kurtar. Sen kurtar baba! Polisler değil baba, sen kurtar beni! Benim için bir şey yap baba! Baba n'olur, bir kez olsun kendinden vererek bir şey yap benim için!" Böyle haykırdı içime.

Ben o an, babam yanımda olsaydı keşke, dedim. Sarılmak istedim babama. Şükrettim, ne şanslıyım dedim. Ben anneme, babama sarılmak istedim. (Duyuyor musun Yüksel Aytuğ? Hepsini Mete'nin örf ve adetlerimize uymayan hareketlerini, babasının canına kast edişini diye yorumlayacağına, Mete'nin suskunluğundaki haykırışın zerresini duymayacağına, onun dile gelen haykırışlarını dahi anlamayan okul müdürü ifadesiyle izleyeceğine adım gibi emin olduğum o sahneyi izlerken hissettim. Ne kadar kötü etkiliyor değil mi insanları?)

İnci'nin müşfik tavrı sonra... Öğretmenlik güzel meslektir. "Kutsal meslek"tir. Ama bir şey diyeyim mi, onu kutsallaştıran İnci'nin tavrından başka bir şey değil! "Hadi canım! Böyle öğretmenler var mı? İnci gerçekçi bir karakter değil." diyerek eleştirecek insanlar çıkabilir. Belki kendilerince haklılardır. Lakin ben bizzat şahidim ki böyle öğretmenler var. Aslında bu insanları "öğretmen" kimliğiyle değerlendirmek sakat bir düşünce olabilir. Bu insanlar, öğretmenlik ile insanlığı harmanlamış, malzemeden kısmayarak insanlıktan çok şey katmış insanlar... Ama İnci'yi izlerken en çok "Zor iş bir insanı anlamak," diye düşündüm. Hani bazen insanları anlayamamaktan yakınıyoruz ya, belki de akıl sağlığımızı korumak adına herkesi anlamamalıyız. Gerçekten zor iş bir insanın ruhunu görmek, bir insanın kalbinden geçenleri anlamak... Ve "Serseri," demek, "İşe yaramaz," demek, "Hayta," demek, birçok benzer sıfatla yaftalamak ne kadar da kolay...

Hani Aylin kanepede Mete'yi görünce "Meteee," diyerek yanına gidiyor ya... O sesindeki tını... Kardeşlik nedir deseler bu tınıyı, bu ses tonunu örnek verebilirim. O sahnede dördüncü bölüme gittim bir an. Kendi flashbackimi kendim yaptım bir anlamda. Hani annesinin gözaltına alındığını öğrenen Mete ne yaptığını bilmeksizin koşarken Aylin'in peşinden gittiği sahne ve oradaki "Mete, nereye gidiyorsun? Nereye koşuyorsun?" "Anneme..." "Tek başına mı?" diyaloğu...  İçimi kelime yüklü bir buluta çeviren ama bir türlü tam anlamıyla yağdıramadığım sahneler... Belki yüzlerce sayfa kompozisyon yazılsa kardeşlikle ilgili şu iki sahne kadar etkilemez insanı. Ki tüm o duygusal müzikler eşliğinde ailenin kenetlendiği, herkesin birbirinin ardından sokaklarda koşuşturduğu, gözyaşlarıyla birbirine sarıldığı sahnelerin bıraktığı etkinin kat kat fazlasını bırakmıştır bu iki sahne.

Velhasılıkelam, Öyle Bir Geçer Zaman Ki, 14. bölümüyle içime akıttığı kelimelerin bir kısmını yağdırmayı başardı. Bende bıraktığı etkiyi tam olarak anlatabildiğimi sanmıyorum. Yağmur sonrası ferahlığı yok içimde. Sadece demek istiyorum ki, bir çocuğun ruhundaki yaraları, bir bakışla en acı haykırışları akıttı ya içime, hani küçücük sahnelerle içimdeki "kardeşlik" duygusunu cilaladı ya gözlerimi doldurarak... Daha bir muhabbet besler oldum... Ve son olarak, ailenin sosyolojik tanımını yerle yeksan ediyor... Aile anne baba ve çocuktan oluşan... Hayır, aile, bazen babaya rağmen sevgi bağıyla birbirine kenetlenen insanlar artık... Kan bağına bile lüzum yok...

Not 1: Bunu söylemeyi çok istedim şu an. İfadelerde bir arkadaşımın msn kayıtlarından esinlenilmiştir: Ali, o itfaiye aracı komple borularıyla birlikte sana.... Sireni de tepene takıp sesi seni bağırtarak çıkarsınlar!

Not2: Bu arada yönetmen Zeynep Günay Tan'ın adı jenerikte Galata Kulesi'yle birlikte çıkıyor ya, o da ayrı bir muhabbet vesilesi...

Hiç yorum yok:

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...