26 Mart 2010 Cuma

Hayatıma Dair 7 Şey /Mim

Şu blog hayatımın ilk mim'ini aybalamdan almış idim. İkincisi ise yakın dönemde bir tesadüfler silsilesi sonucu keşfettiğim ve iki gece boyunca blogunu okurken kendimi kaybettiğim Gökhan Bey'e kısmetmiş:) Hayatımıza dair yedi şey yazılması isteniyor bu sefer, başlayalım hemen.



1. "7" sayısı, sayıları tanıdığımdan beri hep ürkütmüştür beni.Hep çocuk yiyen devlerin ve canavarların geçtiği masal ve hikayelerdeki "yedi" fiilini çağrıştırdığından mı bilmem.Ancak yıllar sonra Sümerlilerin "7"ye olan tutkusunu ve günümüzde haftanın yedi gün olması gibi birtakım o hep akla takılan soruların cevabının hep Sümerlilerin "7" tutkusunda olduğunu öğrenince tüylerim bir diken diken olmuştu. Şimdi aklıma takılan, Sümerlilerin "7"ye neden bu denli hayran oldukları.

2. Bu maddeye geçeli yaklaşık yarım saat olmasına rağmen yazmaya başladığım birkaç konuyu silip "onu mu yazsam, yoksa bunu mu?" tarzı gel-gitlerimin bana bir kez daha hatırlattığı üzre kimi zaman seçim yapmakta acayip zorlanırım.Mezuniyetimin üzerinden 2 yıl kadar bir süre geçtiği halde hâlâ yüksek lisansa başvurmamış olmam da temelde bu kararsızlığıma dayanır.Zira arada kaldığım ve hepsini çok istediğim birkaç alandan hangisi üzerine yüksek lisans yapmam gerektiğine iki yıldır karar veremedim.

3. En sevdiğim şeylerden biri hep öğrenmek olmuştur.O yüzden de hep öğrencilikten emekli olmayı düşlemişimdir.

4. Küçükken "Büyüyünce ne olacaksın?" diye sorduklarında "Sünnet olacağım" cevabını veren realist abimin aksine realizmden biraz daha uzağımdır. Ben bu soruya hep "Mesleğim ne olur bilmiyorum da emekli olunca kitapçı açacağım" diye yanıt verirdim.Hâlâ da öyle derim.

5. Tembel değilim ama üşengeçim.Kimi zaman sırf üşendiğim için kalkıp yemek yemediğim bile olur ki şu anda misafir olarak gelmiş arkadaşımın mutfağı toplaması da bu yüzdendir.Benim üşengeçlikten oraları toplamayacağımı bilir.

6. "Nerelisin?" sorusundan hoşlanmamamın en temel nedeni "Ben Çorlu'da doğdum ama aslen Batmanlıyız.Yani aslında şöyle;babam Batmanlı, annem Makedonya göçmeni. İşte ben de öyle ortaya karışık" diye uzun bir cevabının olmasının yanı sıra bu cevabı verdikten hemen sonra "Aaa Batmanlı ve Makedonyalı.Nasıl tanışmışlar ki?" sorusunun geleceğini bilmemdir.

7. Öykülere tutkunum. Her türlüsüne...Anlatılanı dinler, yazılanı okur, çekileni izlerim... Güzellerini isterim ama. Seçiciliğim ve daha beteri kıllığım tutar çoğu seferinde. Biraz da takıntılıyım galiba sevdiklerim konusunda. Rahmetli anneannem ömrü boyunca "Kuzucuğum yavrucuğum" masalından gayrı masal anlatamadı bana.

Bu blog aleminde pek bir çevrem yok lakin ben de genellikle belirli bir konuda yazıyor ama, Kerem Akbaş diyerek ağabeyimi, bir de başından beri beni yalnız bırakmayan ikili Ludmilla aybalamla, sevgili Sera'yı rahatsız edeyim:)

Mardin Kapısı'ndan İdeal Topluma

http://www.facebook.com/video/video.php?v=109693782380675

Video şeklinde eklemeyi beceremediğim için, size linki veriyorum efenim. Yukarıdaki videoyu izledikten sonra, benim izlerken düşündüklerimi merak ederseniz buyrun;

Bu video çok hoşuma gidiyor.Çok güzel hayaller kurduruyor bana.Hani sanki ideal bir toplumu resmediyor bu video.Bir sınıf görüyoruz burada.Farklı renklerde giyinmiş, muhtemelen çok farklı hayatları, çok farklı aile yapıları olan bir grup genç, bir şekilde o sınıfta birleşmiş. Oldukça da güzel bir şekilde icra ettikleri türküyü söylerken herkes farklı bir görev seçmiş kendisine. Sıralara vurarak tempo tutanlar aynı ritimde ilerlemiyor. Her birinin kendine özgü bir ritmi var. Kızlar el çırpıyor. Sonra yine farklı tonlarda giriyorlar vokale. Herkes farklı bir şey yapıyor ama birlikte bir iş başarıyorlar. O türküyü hep birlikte güzelleştiriyorlar.Sonlara doğru kızlardan birinin sesi yetmiyor.İşini bırakıp gülecek gibi oluyor, arkadan hemen diğerleri yetişip toparlıyor ve devam ediyorlar. Üstüne çullanan yok, kötü kötü bakan yok. Sırf bu yüzden de orada sesinin yetmeyişiyle ortaya çıkan aksaklık daha da güzelleştiriyor türküyü....

İşte diyorum, herkesin karşısındakini kendisi gibi davranmaya zorlamadığı, herkesin herkesten kendi gibi olmasını beklemediği bir toplum oluşturabilsek; düşene bir tekme vurmak yerine biz de sesimizle destek olsak, tutsak kollarından...Hepimiz kendi ritmimizi vursak sıralara da başkalarına karışmasak, başkalarına bizim ritmimizi çalmalısın demesek... Biz de böyle güzel ürünler çıakrtamaz mıyız ortaya? Sanki ideal bir toplumu anlatıyor bu video.

24 Mart 2010 Çarşamba

Tarif

Bir arkadaşım “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset,” yazmıştı bu sabah şu meşhur sitede. Baktım, gülümsedim, “beğen” dedim. “Sen misin o mütebessim ifadeyle bunu beğenen,” dedi sonra hayat bana sanki. “Al bakalım, beğeniyorsun madem, yaşa.”

Öyle büyük planlar, büyük yıkımlar değil. Ama bu gece için planladıklarım, bu hafta hallederim dediklerim… Ufacık bir olayla alt üst oldu işte… Bu gece çevirinin uzun süredir takılı kaldığım bölümünü bitiririm diyordum güneş doğana dek. Hafta sonuna kadar geçen haftalarda gittiğim ve etkilendiğim iki oyun hakkında bir şeyler yazarım. Elimdeki kitabı mest olarak okurum kulağımda enstrümantal ezgilerle… Ama işte tek bir haberle yine terapi niyetine bunları yazmaya çıktı yolum.

Sonra geçmişe dönmek diyordum son yazılarımda. Keyifle… Huzurla… Biraz biraz başarıyordum da. Ama bugün hayat bana yıllar önce okuduğum bir kitabın son öyküsünü hatırlattı.

Yeşim Türköz’ün psikoterapi öykülerinden oluşan Büyü Dükkanı adlı kitabının Galata Yayıncılık’tan çıkan ve tarihini hatırlamadığım baskısında yer alan son öykü, yaşı oldukça ilerlemiş bir insanın Büyü Dükkanı’ndan gençliğini istemesi ile başlayan pazarlığı anlatıyordu. Büyü Dükkânı, herkesin istediği her şeyi ama her şeyi alabileceği bir dükkân. Ama para ile yapılmıyor orada alışveriş. Dükkâncı arzunuz karşılığında sizden kendi belirlediği bir bedeli talep ediyor. Son öyküde ise gençliğine, geçmişine döndürmek karşılığında yaşlı adamın hafızasını talep ediyordu. O günden bu güne yaşadığı her şeyi, tanıdığı herkesi unutmasını. Bütün tecrübelerini silmesini… Kötü anılarını değil sadece, bütün sevinçlerini de yok saymasını… Şimdiki zamandan en ufak bir hatıra bile almamasını yanına…

“Geçmişin can acıtan, unutulmak istenen yanları da var,” dedi hayat bana. “Öyle aklına estiği gibi istediğin kısımlara dönüş yapmak olmaz,” dedi. Ben geçmişe dönüyordum zaman zaman, bugün geçmiş bana döndü. Canım acıdı mı hatırlamıyorum. Sarsıldım çünkü. Sonra uyuştum. Başıma giren ağrı zihnimin bütün odak noktasını değiştirdi. Hiçbir zaman cevap alamadığım ama ısrarla sormayı sürdürdüğüm o soru yankılanıp durdu yine zihnimde. O soruyu sordukça hayata, ben hep çocuk kalıyorum çünkü. “Niye?” “Niye?” “Niye?” Her seferinde küçük çocuklara özgü o saf merakla soruyorum bu soruyu. Bir şeyleri deşmek için değil. Ama yanıt veren o kadar az ki… Geçiştirmeleri saymıyorum bile…

Sonra uyuşukluğum geçerken yavaş yavaş ve sızlamaya başlarken içim bir kez daha şunu anladım ki biraz sohbet, biraz müzik, bir parça bitki çayı ve illa ki gece gerekiyor böyle durumlarda. Hepsini bir güzel harmanlayıp sürmek gerekiyor açılan yaralara… Yalnızlık? Yaranın kabuğunu kaşımaya en müsait ortam ki mazoşist değilseniz gereği yok.

Şimdilik yaraları sızlatacak kadar geçmiş, geleceği göremeyecek kadar çöreklenmiş uyuşukluğun arasında bu harfleri bulabiliyor parmaklarım...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...