30 Nisan 2010 Cuma

Mucize


Mucize böyle bir şey herhalde. Müzik gibi hani...


Tabii canım, müziğin ruhu tımar etmesinden âla mucize mi olur? Bir grup şarkının tarûmar ettiği bir ruhu farklı şekilde dizilmiş bir grup notanın toparlamasından öte mucize mi olur?


Öyle olmalı bence. Şarkılara, diyorum, bir prospektüs eklenmeli. Yan etkileri konusunda uyaran bir şeyler...


Birkaç şarkının sözleriyle ve ezgisiyle alakasız bir şekilde özdeşleştirip kendimi, feci bir hüzne kapıldım. Durup durup açıyorum, dinliyorum bir de. Madem anladın yan etkisini uzak dur be! Yok, zaman zaman içimde kabaran mazoşist bir damar var sanki. Huysuzlanıyor içim. İlla ki kulak verecek hüznün çağrısına. İlla ki en kuytu köşesine kadar girecek... Halbuki ben hüznü huzur sosuyla tüketmeyi seviyorum. Ya da hayır, tüketmeyi sevmiyorum, onun beni tüketmesini de sevmiyorum. Düzeltmeli o cümleyi: Halbuki ben hüznü, huzurla birlikte misafir etmek istiyorum. Öbür türlüsünden kelimelerim bile ürküyor. İnat ediyorlar, gelmiyorlar bir türlü, artık o an elimin altında ne varsa, ona. Klavye olur, kalem olur, belki bir kayıt cihazı... Yok, kaçıyorlar. Hüznün huzursuzlanan ruhla birleşiminden onlar bile korkuyorlar.


Neyse ki o notalar var. Neyse ki birileri tutmuş, o şekilde dizmiş onları... Benim hüzün emicimden bahsediyorum. Panzehir gibi biraz gerçi. Hüzünden de bir parça... Huzurdan da... Aradığım ne varsa... Hayattan bir parça... Hisar yani... İncesaz hani...


Bir güzel yaslanıp arkaya, gözleri kapamak ve illa ki serbest bırakmak zihni, ruhu... Budur tedavinin yegane şartı...


Öyle sakinleşiyor, öyle dinginleşiyor ki işte o zaman, hüznün bütün korkutucu yanları ürküp kaçıyor gölgeleri aydınlatan o yumuşak ışıktan...


Ondan sonrası hani güneşin ilk ışıklarını görmek gibi... Keyifli bir yorgunluğun üstüne çay içmek gibi... Hoş bir sohbete kahve katmak gibi... Sevdiğiniz bir insanın fotoğrafını görüp elinizde olmadan gülümsemek gibi... Bir sandalda usulca sallanmak gibi... Dalga seslerinin ritmini hissetmek gibi... Pencereyi açıp derin bir nefes aldığınızda, ciğerlerinize temiz hava dolması gibi... Hani nasıl anlatayım... Bir güzellikle ilk kez karşılaştığınızda duyduğunuz dingin bir heyecan gibi... Heyecanın dingini olur mu demeyin... Olmaz mı...


Yani diyorum ki, o güzelim eserleri vücuda getiren yüreğiniz, içtenlikle icra eden elleriniz dert görmesin... İlk dinlediğimde duyduğum o dingin heyecanı, ruhumu serbest bırakarak, yani ön koşula uyarak dinlediğim her seferde aynen hissediyorum ya, Allah razı olsun sizden... Sağ olun, var olun...

27 Nisan 2010 Salı

Kayıp Çocuklar ve Gölgelere Işık Tutmak


Günlerdir yazmak istiyorum, boğazıma bir şeyler batıyor. Burnum sızlıyor. Yazacak gücü bulamıyorum kendimde. Olan biteni izliyorum, okuyorum ve kalakalıyorum şaşkınlıkla.


Birkaç gün önce Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık ya hani... Bütün gün onu düşündüm. Çocuklarına bayram veren yegane ülke oluşumuzla övünmek istedim, beceremedim. Çünkü bir gün bayram verip, zehrediyoruz hayatlarının geri kalanını çoğunlukla. Dövüyoruz, sövüyoruz, hapse tıkıyoruz... Bir türlü alamıyoruz hıncımızı... En ağır cezaları alsınlar istiyoruz. Giysinler hükmü, yıllarca yatsınlar da akılları başlarına gelsin diyoruz... Öfkeyi büyütüyoruz içlerinde... Kız çocuklarını, kendilerini tatmin etmek için kullanıyor insan benzeri yaratıklar... Utanmadan başkalarına anlatmalarını bile almazken aklım, dinleyenlerin "Benim neyim eksik" tepkileri.... Nasıl anlatayım ki... Anlatamıyorum işte... Kaç gündür tabiri caizse mal mal bakıyorum etrafıma...


Bugün, bir arkadaşım aradı beni. Eski bir dost...Lise yıllarından... Öğretmen oldu, İstanbul'da, birçok "kaybetmiş" çocuğun bulunduğu bir okulda rehber öğretmenlik yapıyor. Her şeyden çok da okuldaki öğretmenlerin bu çocuklara karşı tavrına kahroluyor arkadaşım.


"Bir şeyler yapmak istiyorum," dedi.

"Ne gibi bir şeyler?" diye sordum haliyle.

"'Bunlardan bi' halt olmaz' dedikleri çocuklarla bi gösteri, bir şiir dinletisi gibi bir şey hazırlamak istiyorum. Hem çocuklar bir şeylr yapsınlar istiyorum hem de öyle parçalar seçeyim, öyle içerikleri olsun ki onları hiçe sayan o öğretmenlerin içine otursun istiyorum. Senin de aklına böyle kayıp zannedilen çocukları anlatan bir şeyler gelir belki dedim. Bir şeyler bulursan paylaşır mısın?" dedi.


Doğruca bir dizi sahnesi geldi aklıma. Çemberimde Gül Oya'dan bir sahne... O kadar etkilendim ki o sahneyi yeniden izleyip repliklerini çıkarırken.... Bir de buradan paylaşmak istedim. Sizlerin de aklınıza gelirse bir şeyler, mail adresi profilimde... Yardımcı olmak ister misin? Gölgelere ışık tutmaya...


****

Uzun yıllar sonra, bir öğrencisi ziyarete gelir Yurdanur'u. Aralarında şu diyalog geçer...


YURDANUR – Buyurun, kimi aradınız?
MUSTAFA – Yurdanur Hanım?
YURDANUR – Evet, benim.
MUSTAFA – Ben Mustafa

MUSTAFA – Örtmenim benim. Sümüklü Mustafa.

YURDANUR – Hay Allah, kalakaldım ben de öyle. Kusura bakma Mustafa. Bir şey içer misin?
MUSTAFA – Hayır hayır hocam, oturun, rahat edin lütfen.
YURDANUR – Büyümüşsün. Büyüyeceksin tabii benimki de laf mı? Değişmişsin. Yani sokakta görsem tanımazdım. Bu ne yakışıklılık. Hayır, yani çocukken de çok sevimliydin de… Yok yok… Söyleyeceklerim bunlar değil. Bunlar bir yabancının sözleri, bilirsin. Yanlış anlama, konuşamayışım bir şey bulamadığımdan değil. Aksine, söyleyecek çok şey olduğundan.
MUSTAFA – Aslında benim söyleyecek çok şeyim var Yurdanur Hanım. Onlar için geldim zaten. Sözcükleri bulamıyorum. Boğazımda yutamadığım bir şey var, uzun zamandır böyle olmamıştım. Peki. Galiba ikimiz için de en güzeli yeniden tanışmak. İzin verin kendimi tanıtayım. (Elini uzatır) Ben Mustafa. Sınıfın en arkasındaki o sümüklü çocuk. Kimsenin fark etmediği, fark edenlerinse görmezden gelmeyi yeğlediği, kendisinden hiçbir şeyin beklenmediği o çocuğum… Sevgi isteyince verilmeyen, oyuna alınmayan, müfettiş gelince hasta olup yoklamalarda görünmeyen… Bugünden izinli, hayattan izinli, yoklamalarda yok… Size o çocukların duygularını anlatabilseydim keşke. Başkalarına demek istiyorum tabii; anlatabilseydim… Kalite kontrollerde çürüğe ayrılmış insanların duygularını… Bayramlarda okulun bayrağını hiç taşımamış, piyeslerde hiç rol verilmemiş, replikleri, sözleri, sesleri alınmış çocukların… Seninle aynı kaderi paylaşan çocukların sessizliğini, konuşamamayı… O utancı bilir misiniz siz? Biz kaybetmiştik hocam. Biz, kendisinden hiçbir şey beklenmeyen, çürüğe ayrılmışlardık. Ta ki siz fark edene kadar… Beni ve diğerlerini… Sizden bir şey olmaz dene dene sonunda buna inanmış, boyun eğmiş o çocukları… Çünkü insanlar günah keçileri seçiyorlar kendilerine. Kendi yaşamlarını temize çıkaracakları, kendileriyle kıyasladıklarında, kendileriyle gurur duyacakları kurbanlar… Aslında başaramayanları seviyorlar. Çünkü başaramayanlar, onlara kendilerini çok iyi hissettiriyorlar. İnsanın hamurunda yanlış bir şey mi var örtmenim? Bunu bilemedim. Siz bütün bunların üstesinden gelebileceğimize inandırdınız bizi. Çünkü çocuklar bir şeylere inanmak isterler. Hep öyle olmaz mı? Bakın buradayım, tam karşınızda. Bir oğlum var, 5 yaşında, ellerinizden öper. İyi bir işim, sevdiğim bir karım, bir evim var. İşte o dayattıkları bütün standartları halledip bitirmiş bir adam olarak tam karşınızda duruyorum. İnadına… İnadına biri oldum işte. Yanlış anlamayın, bu saydıklarımla biri olunmuyor, bunu biliyorum. Ben sadece bir zamanlar bana inandığınız için… mutluyum. Bunları bilmenizi istedim. Belki farkında değilsiniz, belki sadece bir iyi niyetti sizinkisi… Ama bana bir hayat bahşettiniz örtmenim.

24 Nisan 2010 Cumartesi

[Alıntı] Dilek'le Gelen / Leyla İpekçi



Demokratik açılım sürecine sıkışarak siyasileştirilmemesi gereken adaletsizliklerden biri TMK mağduru çocukların yargılanma biçimi. Polise zafer işareti yaptığı için veya arbede çıktığında oradan geçmekte olduğu için, ya da yüzünü örtüp taş attığı için terörle mücadele kapsamında yetişkinler gibi yargılanan 18 yaş altındaki çocuklar sözkonusu olduğunda: Bir sıkıntı başgösteriyor herkeste.
Bu konuyu duymamak, bu meseleye uzaktan bakmak, mümkünse hiç bakmamak daha fazla tercih ediliyor. Durduk yerde kimsenin yapabileceği çok somut bir şey olmadığı için belki görmezden gelmek daha kolay oluyor.
Belki de kimini PKK’nın suça ittiği söylenen bu çocukları koruyarak aslında PKK’yı onaylıyor gibi bir duruma düşmekten çekiniyorlar. İdeolojik ürküntülerden kaynaklanan suskunluk, vicdanı donduruyor. Susarak ve çocukların giderek masumiyetlerini yitirişine seyirci kalarak, onları suça itiyoruz bilmeden. Çocuklardan koparılan masumiyette, yetişkin olarak hepimizin günahı asılı kalıyor.
Medyanın hedef kitlesi olanların çoğu bu çocukların neden ve nasıl suça itildiğine dair ipuçları barındıran o ‘saklı’ dünyaya yabancı kalmayı yeğliyor. Etnik ayrımcılık yaptıklarını fark dahi etmeden, Kürtlerin çok çocuk doğurmasını eleştiriyorlar sözgelimi. Savaşın, mağduriyet ve yoksulluğun süregeldiği bir yerde ayakta kalabilmenin koşullarını hiç düşünmedikleri için olsa gerek...
Tabii medyada da bu konuda çıkan haberlerin pek çoğunda çocukların mahremiyeti korunmuyor, masumiyet hakkı zedeleniyor, daha da vahimi, direkt ya da dolaylı olarak ideolojik kamplaşmaların hedefi haline getiriliyorlar.
Çocuklar ister ellerine para sıkıştırılarak PKK tarafından taş atmaya teşvik edilsinler, isterse kanundaki adaletsiz düzenlemeyi sürdürmek için türlü asılsız bahane üreten muhalefet partileri tarafından sabote edilsinler, isterse de medyada afişe oldukları için mağdur olsunlar: Nihayetinde birileri tarafından suça teşvik ediliyorlar durmadan.
Haklarında hiçbir somut kanıt olmasa da tutuklu olarak yargılanmayı bekleyen çocuklar da var. Bir gün suçsuz oldukları anlaşılır da beraat ederlerse bile, artık onların bu zulüm karşısında büyük bir öfke ve nefretle dolmayacaklarının ve dağın yolunu tutmayacaklarının garantisi yok.
***
Sonra Doktor Dilek Yeşilbaş geliyor Hakkâri’ye. Bir buçuk yıl kadar önce. Psikiyatr olarak zorunlu hizmetinde. Daha ilk günlerde radyoda bir program yapıyor, hemen ardından bir yerel internet sitesinde vicdanımızı harekete geçirecek yazılar yayınlıyor.
Hayat Hakkâri’nin dağlarla çevrili coğrafyasında çığlıklarını yankılatırken Dilek’in başka seslerle avunması mümkün değildir. Baran Yetenek Avcısı adlı derneği kurarak çalışmalarını hızlandıracaktır.
Kimi zaman emniyet güçlerine çocukların psikolojisi üzerine seminerler verir, kimi zaman üniversite rektörüyle, valiyle, yerel yetkililerle biraraya gelerek ortak projeler üretir. Hemen herkesi çalışmalarına katarak hakikatin dilini konuşmaya çalışır Dilek.
Hakkâri’de 25 yıl sonra ilk kez bir sinema açarlar. İlk kez çocuklara ÖSS danışmanlığı verilir. Özellikle kadın ve çocukları sosyal hayata katmak için projeler hayata geçirirler.
Kamuoyunda panzerin ezdiği çocukların sesi pek duyulmaz. Gözaltında kaybolanların kemikleri peşinde koşanların, kayıp evlatları için her haftasonu toplanan anaların sesi de fazla duyulmaz. Küçücük yaşlarında öldürülen 342 çocuğun masum olduğunu bilenlerimiz de çok değildir.
Ama yüzü kanlar içindeki bir çocuk, sivil polisler tarafından yerde sürüklenirken dahi siyasetin üretebileceği dilin çok ilerisinde, kuşatıcı ve bütüncül bir ses vardır hayatta: Mücadeleyi bırakmayan ve umudun bitmediğini müjdeleyen Dilek ve onun gibilerin sesi.
Yeşilbaş’ın son projelerinden biri de Hakkârili çocukları Almanya’da yapılacak futbol turnuvasına götürmek. Çocuklarla futbol takımı kurma fikrini, daha önce Ağrı’da kurulan Anadolu Futbol Akademisi ile ortaklaşa bir projeyle hayata geçirmeye çalışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Hakkâri’de seçmeler yapılırken Dilek’ten bir mail aldım: “Hakkâri’de güzel şeyler de oluyor” diyordu.
Çoğunluğun susturulduğu ve seyirci olmayı kanıksadığı bir dönemde başkalarını yaşatmak için mücadele edenler sayesinde hayat ‘diri’, hikâyeler ‘canlı’, vicdan ‘açık’ kalıyor.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Dizleri Kanayan Çocuk

Bir arkadaşım "İçimde yaşattığım çocuğun dizlerini kanattı hayat," yazmış bir yere. İlk okuduğumda, çocukluğumda kabuğu bir türlü kalkmayan, her daim yara bere içinde olan dizlerim geldi aklıma. O kanamanın ince sızısı... Ürperdim....

Sonra çocukluğun vazgeçilmez bir parçası olan ve aslında çocukluğu çocukluk yapan o ince sızıya gülümsedim. Dizlerimiz kanasaydı da, yine öylesine çabucak mutlu olabilseydik... türünde hepimizin internet paylaşımlarından tanıdığımız, fazla maruz kaldığımız için de etkisi azalmış düşünceler doldurdu içimi...

Sonra "Şanslıymışsın, ucuz sıyırmışsın" dedim ona. Çünkü çocukluktan döndüm, etrafa baktım. İçimdeki çocuğun dizleri kanasın varsın... Milyonlarca insanın içindeki çocuğu öldürmüş hayat. İçinde çocuk cesetleriyle yaşayan insanlar sarmış her yanı. O kadar duyarsızlaşmışlar, o kadar körelmiş ki vicdanları, ölen çocukları umarsızca izliyorlar. Kulaklarını çekip tahtaya vuruyorlar belki... O kadar... Umarsızca izliyorlar birilerinin içinde hayalinde değil, gerçekten, harbiden, valla billa, Allah canımı alsın ki bu dünyada yaşayan çocukların ölümünü... Çocuklar ölüyor... Mesela 12 yaşında... Mesela karnına giren bir asker kurşunuyla.... Annesine "Bana makarna yapsana" dedikten çok değil, on dakika sonra... Mesela 14 yaşında bir çocuk, sırtından vuruluyor bir sınırın yakınında.... Ölüyor.... Sonra kendi canına kıyıyor biri mesela... Üç kuruş borç için annesinin hapse atılışını hazmedemediğinden...

Ama biz... "Yazık" diyoruz sadece... İçimizdeki çocuğun cesedi yeterince ağır geliyor ki hareket edemiyoruz. Vicdanımızın üstünde kuruyup kabuklaşmış o yara...

Sonra Hasankeyf'te, benden kalem isteyen çocuklar geliyor aklıma. "Kalemin var mı abla?" diyen, kimsenin kalem vermediği, kimsenin ellerine kitap tutuşturmadığı çocuklar... Kalem için, kitap için, belki bir parça tandır ekmeği için açılmış elleri boş kalınca, önce taşlarla sonra belki silahlarla doldurulan ellerin sahipleri... Üstü başı kirli diye, saçı başı dağınık diye, oralarda doğmuş diye kimsenin dönüp bakmadığı çocuklar... Ne verseniz onu tutacak ellere taş verdi diye birileri, taşı vereni değil taşı tutanı yıllarca sürecek bir mahkumiyetle cezalandırınca, büyük büyük hırsızlara küçük küçük cezalar veren insanlar, sadece "cık cık cık" diyoruz, o da belki... "İyi olmuş" diyenlerin içindeki çocuğun cesedi kokmuş artık.Ne diyeyim ki...

Bizim derdimiz yeter bize. Ağır geliyor çünkü içimizdeki çocuk cesedi... O yüzden başımızı çevirip geçiyoruz...

Bu vesile ile şu linkteki 4 dakikalık kısa filmi izlemenizi öneririm şiddetle... Çünkü bu film ve özellikle de o sonundaki "Ben iyiyim" meselesi mükemmel bir biçimde özetlemekte anlatmak için çırpındığım o hissi...

http://www.vicdanfilmleri.org/?see=gzmxx

18 Nisan 2010 Pazar

Kekemeadam, Kayıp Kuzen Nimo ve Eski Hayaller

Bugün, her aya bir kez denk gelecek şekilde ikinci kez Tarla Kuşuydu Juliet oyununu izledim. Oyun hakkında söylemek istediğim çok şey var aslında...Ve ayrı bir yazı olarak eklemeyi gerçekten çok arzuluyorum (lakin bu sıralar biraz iradem dışında gelişen yazı ve çeviri serüvenimde bu imkanı ne zaman bulacağım konusunda inanın hiçbir tahminim yok).

Lakin farklı bir şeyden bahsedeceğim şimdi. Geçtiğimiz birkaç gün boyunca, sayısını yeniden hespalamak zorunda olduğum, dolayısıyla tam bir sayı veremeyeceğim kuzenler güruhundan biri buradaydı. Kilo almış ama o yeme arzusunu bir türlü bastıramamış biz iki kuzene annem de dahil olunca bir güzel yedik, içtik, eğlendik. (Mesela iki kilo kabak çekirdeği bitirdik desem, durumun önemini anlatmaya yeter mi?) Bu sabah, kaçırdığı otobüsüne yolcu ettik, çocukluğunu bildiğim için bir türlü ciddiye alamadığım doktor beyimizi.(kekemeadam kendi deyimiyle)

Yarın ise, yine çocukluğunu bildiğim için bir türlü şu sıralar evli olduğunu bile kabullenemediğim, dolayısıyla birkaç ay sonra dünyaya bir çocuk getirecek olmasına da alışamadığım diğer bir kuzenim geliyor.

İkisinin arasında bir de Tarla Kuşuydu Juliet'te Sevinç Erbulak izledim...

Nedir bunların bağlantısı? Anlatayım efendim.

Birer sene arayla üniversite sınavına girdik biz bu kuzenlerimle. Ve bizim hazırlandığımız dönemde, TRT'de düzenli takip etmediğimiz ancak üç kuzenin bir evi paylaşması fikriyle mest olduğumuz Kuzenlerim dizisi yayınlanıyor ve kadrosunda Sevinç Erbulak'ı barındırıyordu. O günler geldi işte aklıma. Hepimiz İstanbul'u kazanacaktık, sonra güzel bir ev tutacaktık. O dönemler, halamın arka odasında ortamıza çaydanlığı alır, sabaha kadar kitap okurduk. (Bazı akşamlar da sabaha kadar Lagaan-Bir Zamanlar Hindistan seyrederdik.) Öyle müthiş bir keyifti ki o okuma işi...Ara sıra, mesela çayları tazelerken, kitapları kapar, yorumlaşırdık. Sırasıyla aynı kitapları okurduk zira...

Bu ortamı İstanbul'a, üstelik halamın yarım saatte bir gelip "De haydiii, yatın artik. Kur'anıma yarin sabah 8'de başiniza dikileciim xaaa." demediği bir eve taşımak hayalini yüreğimizde yeşerten bir parça da Kuzenlerim dizisi idi işte...

Şimdi ayrı şehirlerde, ayrı evlerdeyiz...Hatta benim artık "Kayıp Kuzen Nimo" dediğim Nimet kuzenimi, sanırım Kurban Bayramı'ndan beri görmedim...

Diyorum ya, özlem koymalılarmış benim adımı. Çorlu'dakileri özledim, uçak havalandığı an daha, Batman'da bıraktıklarımı özledim. (Diyarbakır'daki Umut Ciğer Salonu'nun ciğerlerini de özledim hani:))))

İşte böyle....

8 Nisan 2010 Perşembe

Kalem

Hâlâ buralardayım. Birkaç gün daha... Sonra yine İstanbul; ayrı bir keyfi olan o karmaşa...


Yengem belirlenen günün üzerinden epeyce bir süre geçtiği halde hâlâ doğum yapmadı. Her sabah uyananda birbirimize "Günaydın. Reyhan Yenge doğurmuş mu?" diyoruz. Yengemin ise sürekli olarak içine bir şeyler doğuyor. Öyle diyor. Biz dışarı doğurmasını bekliyoruz. Taze kuzeni görmeden dönmek istemiyorum aslında.


Bu gezi biraz konsantre geldi zaten bana. Geldiğim zaman en az bir ay takılırdım buralarda. Sayısı on-on beşi bulan akraba evlerinde en az ikişer üçer gün kalırdım. Bu sefer hızlandırılmış programda hepsinde tek gün kalmak çok yorucu geldi.


Ama ihmal etmedik Hasankeyf'te bir çay içmeyi ve Marin ile Midyat'ı da görmeyi.


Aslında az önce çektiğimiz fotoğraflara bakarken yazmak istedim. Kısacık bir cümle... Bir iki kısa cümle belki... Bir fotoğrafı görünce... Şu fotoğrafı görünce...

Bu çocuklar, biz arabayı durdurup indiğimizde etrafımızı sardılar hemen. Para istemediler, şeker istemediler, gezdirelim, tarihini anlatalım demediler. Sadece "kalem" istediler. Basit bir kalem... Neden bilmiyorum ama çok etkilendim ben bundan.

Bahtları güzel yazılsın bu çocukların. Yüzleri gülsün... Kalemleri olsun hep ceplerinde... Onu istedim bir de...

3 Nisan 2010 Cumartesi

Uykusuz Yazı

Bir süredir, henüz kısa bir süredir, memleketteyim. Batman'da. Kalabalık sofralar, kalabalık odalar, bardak sayısı ile insan sayısını bir türlü tutturamamalar... Gırgır şamata, çoluk çocuk, kavga gürültü... Hemen her türlü ikilemeyi bulabilirsiniz burda.

Bazı şeyler vardır, aralıksız özlersiniz. Hiç aklınızdan çıkmaz uzaklarda kaldığınız süre boyunca. Kavuştuğunuzda bile alışkanlık yapmış olan özlem bir anda geçmez, bir süre devam eder. Bazı özlemler ise ayrılık süresince daha hafif geçer. Özlemin nesnesini hatırladığınızda yüzünüzde beliren hem keyifli hem hüzünlü bir tebessüm, belki anlatılan birkaç anı, yüreğinizde acıtmayan sadece gıdıklayan bir sızı ve "özledim yav" cümlesi ile ayakta atlatılabilecek bir hastalık gibi... Kavuşma anında ise yüreğinizi beklediğinizden çok daha fazlası dolduruyor. Coşku, mutluluk ve aradan geçen sürede hafif hafif damlatan özlemin tazyikli su gibi çarpıvermesi yüreğinize... Damlaya damlaya bir baraj gölü olmuş da özleminiz, sevdiklerinize kavuştuğunuz an açılan baraj kapaklarından akan suların altında kalmışsınız.

İşte o su çarpmasının şaşkınlığını yaşıyorum ben hâlâ. Ama öyle keyifli ve öyle şişmanım ki!!:) Sülalece yiyerek paylaşıyoruz mutluluğumuzu. Gecenin bir köründe "Yav bir ciğer olsa da yesek" deyince "E de hayde gidelim de alalım.Kalk kız kalk" diye bir Rıyad Amcası varsa insanın, sülalenin geri kalan üyeleri "Delirdiniz mi yahu gecenin bu saatinde? Oturun oturduğunuz yerde" deseler de hevesiniz kaçmıyor. Hatta paket yaptırdığınız ciğerlerle gecenin kör saatinde eve döndüğünüzde size karşı çıkanları elinizdeki poşetlere saldırışını izlemek keyfinizi perçinliyor.

Her ne kadar doğumunu net bir şekilde hatırladığınız veletlerin koca koca genç kızlara, boyu boyunuzu geçmiş delikanlılara döndüğünü görmek yaşlandığınızı yüzünüze vursa da onların o aklı başında hallerine "Vay beee!Vay beee!" diyerek şaşırmanın da keyfi ayrı.

Yeni nesil çocuklarımız ise ultra-yaramaz. Yerlerinde tutmanın imkânı yok. Bir de o büyük adam gibi konuşmaları yok mu, durmaksızın öpesiniz geliyor tombul yanaklarını.

Bugün 3 yaşındaki veledimiz, yediği yemeğin acısıyla yanarken annesine bakarak şöyle bağırdı: "Anneee! Dilimi yıka, dilimi yıka, acı anne dilimi yıka."

Ama sezonun bombası yine Taha Eren'den. Şu sıralar 8 yaşında olan Taha, yaklaşık 5 yıldır "Ben Superman'im, bu anlamda uçabiliyorum." "Bahçeye çıkarak bunu(elindeki oyuncağı gösteriyor) böyle ayakta tutacak bir çubuk bulmaya ne dersin?" cümleleri ve "Taha Müfettiş Gadget kim?" sorusuna verdiği "Vücudunun her tarafından farklı fonksiyonlara sahip aletler çıkartabiliyor." cevabıyla benim dilimden düşmüyordu. Bir iki gün içinde bir kardeşi olacak Taha'nın. Bundan birkaç ay önce doktor kontrolünden sonra kardeşinin kız olacağını öğrenen Taha, yengeme "Anne ben bu çocuğu kabul etmiyorum, erkek kardeşim olana kadar doğuracaksın" demiş. Aylardır sülalenin konusu bu ve sülalenin erkekleri arasında yapılan halı saha maçları...

Şu an saat 03:35. Herkes uyudu. Bir ben ayaktayım çalışmak için bir de beni çalıştırmamaya niyetli olan 3 yaşındaki Abdullah Harun (Haydutluk yaptığında Apo, şirin hallerinde Abduş diye çağrılıyor). Onun uyumasını beklerken, bir şeyler karalamak istedim, çizgifilm kanalının seni yükseklerde olduğu için dağıttım.

Ama özlemişim kalabalıkları. Ortaya konan tepsiden yemek kapmak için yarışırken kol kaslarını geliştirmeyi, bilek hareketlerini hızlandırmayı; babaannemin her daim cebinden bir bisküvi, bir şeker, bir lokum bir şeyler çıkartarak "Al kızııım, kurbanee hayranee" deyişini; bir yere gitmek maksadıyla yola çıkmışken caddede birileriyle karşılaşıp ilk kararlaştırdığınız yer hariç her yere gitmeyi... Velhasılıkelam ben özlemişim kalabalıkları.... Ben özlemişim buraları...

Abduşum, hadi uyu artık yahu!!

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...