30 Mayıs 2010 Pazar

Özlem

Olmayan, yaşanmamış bir şey özlenir mi?

Özlemek bence sınırı olmayan bir duygu. Özlemek her yere yayılan, her şeyi içine alan emperyalist bir duygu... Özlemek, kendini sürekli kılmayı en iyi bilen duygu... Her şeyi özleyebilir insan. Yok, yanlış oldu bu. Nihayetinde nefret ettiği, bir daha görmek/yaşamak istemeyeceği şeyler olabilir. "Ulan bak özledim şimdi ha, ne zamandır dayak da yememiştim," demeyiz misal.

Ama her an özleyecek bir şey bulabilir insan. Her an... Hiçbir şeyi özlemezse, özlemeyi özler. Öyle yayılmacı, öyle her şekilde iktidarda kalmayı bilen bir duygudur işte özlem.

Peki bunları söylerken, yıllar önce yazdığım şu şiirle çelişiyor muyum?

FETRET DEVRİ

Bir sömürgedir özlem
Ayrılığın, zamanın ve anıların
işgalinde...
kendine has bir kokusu
vardır halbuki
kendine özgü bir tadı...
tadının acılığı
ayrılıktan gelir
burukluk, geçen zamandan...
ve en tatlı kısmı
anılardandır...

Bir karmaşadır özlem
Yüreği işgal eden...
savaşır galip gelmek için
ayrılığın acısı, mutluluğu anıların
ve geçen zamanın hüznü...
bir yüreğin fetret devridir özlem...

04/04/04

23 Mayıs 2010 Pazar

Susmaya Alıştırılanlardan Küçük Bir Haykırış



Yukarıdaki video, Hakkari'de bir sınıf öğretmeni tarafından hazırlanmış. Kendi sınıfının öğrencileriyle...

Ve yine benden duymayı bekleyeceğiniz şeyler söyleyeceğim aslında: Tüylerim diken diken oldu bunu izlerken. Gözlerim doldu. O kadar doldu ki, baraj kapaklarını açar gibi akıttım klavyenin üstüne. Bozulursa bozulsun anasını satayım... Şu çocukların gözlerindeki sevince, heyecana değmez mi?

Seçilen şarkıdan alınan görüntülere her şeyiyle çok manidar....

Müzik dersleriyle aram iyi olmadı hiç. 4. sınıftayken sınıf öğretmenimizden başka biri gelmeye başlamıştı müzik derslerine. İşte Atatürk'ün sevdiği şarkılar ve basit flüt parçaları kıvamında klasik, sıkıcı, insanı canından bezdiren bir ders... Sene sonuna doğru, müzik öğretmeni tenefüse çıkarken elini omzuma atarak şunları söylemişti bana: "Ne güzel tesadüf değil mi, ben senin öğretmeninim, senin baban da kızımın öğretmeni. Babana söyle ben sana 5 vereyim baban da benim kızıma 5 versin."

İnsanlardan iğrenmenin nasıl bir şey olduğunu ilk o zaman anladım. Ve tabii ki babama bunları iletmedim. Öğretmene gülümsedim ve "Bana 4 verin öğretmenim, hem 4. sınıfta 4 ne güzel olur," dedim. (Bu arada seneler sonra bir de o öğretmenin birkaç sene öncesinde ana okulu öğretmenliği yaptığını ve o dönemde abimin bütün bir gece hevesle uğraşarak yaptığı bir resmi "bu ne biçim resim, böyle resim mi olur" diyerek yırttığını öğrendim. Şimdi nasıl suçlanabilir ki 5-6 yaşlarındayken, okulu temsil eden bir öğretmen tarafından resmi paramparça edilen bir çocuk okulu sevmediği için?)

Ortaokul yıllarında da alanı müzik olduğu için kendini pek büyük bir şey zanneden, ortalarda büyük virtüoz havalarında gezen bir öğretmenim vardı. Flüt çalmayı hiç sevmedim ve layıkıyla çalamadım, eyvallah. Lakin bir sözlü için bir hafta boyunca her gece evdekilerin beynini şişirmek pahasına deli gibi çalışmıştım. Büyüleyici çalmıyordum evet ama bütün notaları tam kıvamında, tam yerinde üflüyordum. İyiydim yani. Çok çabalamıştım. Çok çalışmıştım. Çalarken burnumdan değil ağzımdan nefes aldığım için sözlüden 3 aldım. Ama griptim. Burnum tıkalıydı ve oradan nefes almam imkansızdı. Beni okula göndermek istememişlerdi de hastayım diye, çok çalıştığım için, sözlüye katılmak, gururla 5'imi alıp yerime oturmak istemiştim. Olmadı...

Yani demem o ki, şu çocukların müzik dersi için hazırladıkları şu etkinliğe bakınca ilk önce öğretmenin bu yaratıcı fikri çarptı beni. İnsanı nasıl da heveslendiriyor. Öğrencileri nasıl da heyecanlandırıyor. İlerisi için ne şahane bir anı...

Sonra çocuklara bakıyorum. Yüzlerindeki mutluluğa, duruşlarındaki heyecana, gözlerinden taşan sevince, o yüzlere işlemiş, ayrılmaz bir parça haline gelmiş yakıcı hüzne... Ne şahane bir şey bu! O çocukların yüzlerinde o tebessümü açtırmak, o çocukların yüreğine o duyguları akıtmak belki de onlar için yapabileceğiniz en şahane şeydi öğretmenim! Helal olsun!

Öğretmenleri onlara bu projeden ilk bahsettiğinde o çocukların yüzlerini görmeyi çok isterdim. Sevinçlerini, heyecanlarını... Sadece ayağının üstünü örten çorapları ve gözlerinden taşan sevinciyle o çocuğun heyecanını paylaşmak isterdim mesela.

Susmuş, susturulmuş insanları temsil eder gibi ağzında mavi bir şişe kapağıyla oynayan o çocuk mesela... Şarkının iki kelimesini söyledikten sonra utanarak yüzünü kollarının arasına saklayan o yeşil hırkalı kız... Susmanın, derdini paylaşmamanın, fikrini söylememenin, "hanım hanımcık" oturmanın, "efendice" durmanın bir erdem olarak içimize işlenmesinin sonuçlarını en saf, en masumane şekliyle anlatmıyor mu? Halbuki sürekli olmamalı susmak. Yeri gelince susmalı... Ama sadece karşımızdakinin söylediklerini dinlemek için adam akıllı... Susmak sadece bu işe yaramalı...

Bu çocukların gözlerini böylesine parlatan büyük bir şey değil işte... Sadece bir konuşma fırsatı verilmiş onlara... Kendilerini bir şekilde ifade etme... Hani videonun sonundaki o küçük çocuk... Okul önlüğü yok üzerinde... Kısacık bir boy, darmadağınık saçlar... Esmer bir yüz... Bir elini cebine koyup utangaç bir tebessüm yerleştiriyor yüzüne... İşte o tebessümün nedeni biraz ilgi sadece... Ona çevrilmiş bir kamera... Kamera mekanik bir gözdür nihayetinde... Gözleri bir yere çevirmek, ilginin göstergesidir bir yerde... İşte sadece biraz ilgi... Biraz kulak vermek... Biraz sormak... Biraz konuşturmak... Konuşmaları için fırsat sunmak... Susturmak değil...

Bu çocuklar çok etkiledi beni... Videoyu izleyince dağıldım... O kadar dağıldım ki zihnime üşüşen düşünceleri de ancak bu kadar toparlayabildim...

Bu videodaki kardeşlerim, 1-C sınıfının şahane öğrencileri... Ne kadar şahane bir şey yaptığınızın farkındasınız değil mi? Biliyorum ki hepimizden çok farkındasınız aslında... O yüzden yüzlerinize yerleşip kalmış o hüzün...

Öğretmenim, ne kadar şahene bir şey yaptığınızın farkındasınız değil mi? Farkında olmasanız girişmezsiniz böyle bir işe zaten. Yoksa yukarıda anlattığım öğretmen modelleri de sizinle aynı ünvana sahip... Ama siz müzik dersinin etkisini artırmak adına yaptığınızı belirttiğiniz bu çalışmayla aslında çok daha önemli bir ders verdiğinizi biliyorsunuz değil mi... Hem de izleyen herkes 1-C sınıfının sıralarına çöküveriyor... Yüreğinize sağlık....

18 Mayıs 2010 Salı

Magda Szabo



Kitapçıda çalıştığım dönemlerde, raf düzenlemesi yaparken sürekli gözüme takılırdı Magda Szabo'nun Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış olan Kapı kitabı. Ama ne yalan söyleyeyim, okumak şöyle dursun bir kez olsun elime alıp da inceleme arzusu uyandırmamıştı bende.

Kanat Yayınları'ndan Iza'nın Şarkısı yayınlandığında hemen ön raflarda güzel bir yer ayırmıştım kitaba. Ve bir gün, ben o kitabın yakınlarında bir yerde dururken tam da, bir müşteri girdi içeriye. Çok değişik bir hali vardı. Çok etkilenmiş bir hali vardı. Doğruca kitabın bulunduğu kısma yürüdü, önünde durdu, başını kaldırıp dosdoğru bana baktı. Parmağıyla kitabı işaret ederek "Bu kitabı az önce bitirdim. Muhteşem, muhteşem bir kitap... Öylesine etkileyici ki... Bu yazarın başka hangi kitapları varsa hepsini istiyorum." O dönem Katalin Sokağı henüz yayımlanmamıştı. Rafta her daim bir adet hazır bulunan Kapı'yı verdim müşteriye ve gönderdim. Fakat o hali, o ifadesi çok etkilemişti beni. Bir insanı böylesine etkileyen kitabı merak etmedim desem yalan olur.

Kitapçıda çalıştığınız zaman, çok fazla insandan çok fazla kitap hakkında iyi/kötü değerlendirme duyuyorsunuz. Ama bu kadının söyledikleri değil, yüzünün ifadesi, sesindeki o tonlamaydı beni etkileyen. Haliyle derhal kitabı elime aldım, biraz inceledim ve aynı akşam internet üzerinden siparişini verdim. (Evet, çalıştığım yer müşterilere yaptığı kadar bile indirim yapmıyordu bize ve öylesine aşağılayıcı bir tavrı vardı ki üst yönetimin, insanın para kazandırası gelmiyordu onlara, ki ayrı ve öfke kusulası bir yazı konusudur aslında.)

Velhasılıkelam, Magda Szabo ile ilk tanışmam böyle oldu. Iza'nın Şarkısını yaklaşık bir, bir buçuk hafta gibi bir sürede okudum. Otobüste, metroda, metro beklerken...

Ama tuhaf bir şey vardı bu kitapta. Henüz kitabın ortalarına gelmişken, arkadaşlar düşüncelerimi sorduklarında, "Okuması çok keyifli de hani belirgin bir özetle 'Şunu anlatıyor' diyemem," diyordum. "İşte yaşlı bir kadın var, kırsalda yaşıyor, kocası ölünce Budapeşte'de yaşayan kızı kadını yanına alıyor. Kadın da işte geçmişe özlem duyuyor filan, böyle bir şey."

Çarpıcı bir sıradanlığı vardı Iza'nın Şarkısı'nın. Aslında son derece sarsıcı bir öyküydü anlatılan ama öyle yumuşak, öyle hoş cümlelerle anlatıyordu ki sanki amortisör görevi görüyordu onlar. Yumuşak, hafif sarsıntılar... Sizde büyük etkiler yaratmayan. Okuma esnasında... Ama kesinlikle sıkıcı, bunaltıcı, "Aman bu ne yaaa," dedirtici bir yumuşaklık, öyle bir sıradanlık değil. Aksine sizi içine çekiyor. Sizi çekenin ne olduğunu anlayamıyorsunuz başlarda.



Ben Iza'nın Şarkısı'nın etkisini, kitabı bitirdikten sonra fark etmeye başladım. Sanki vücuda yavaş yavaş tesir eden bir ilaç gibi... Kitabı bitirdikten sonra bir süre yeni bir şeye başlamadım. İçimden gelmedi. Sonra metro durağında mesela, sarı çizgiye, karşıdaki fayansların geometrisine vs bakarken zihnimde hep romanın karakterlerinin dönüp durduğunu fark ettim. Hani roman içindeki belirli parçalar da değil, karakterler adeta zihnimde yaşamaya devam ediyorlardı. "Antal bence şöyle bir hayat çizmiştir kendine," diyordum mesela. Ya da "Belki Iza o ilk meselede farklı davranmış olsaydı, Antal, Iza'nı yeni kararına saygı gösterirdi," gibi.

Ve biraz daha geçtikten sonra, romanın ana karakteri Bayan Szöcs'ün hayatındaki o çarpıcı değişimi, romanın anlattığı süre boyunca yaşadığı tüm olayların ruhunda meydana getirdiği o sarsıntıyı dehşetle idrak ettim. Arabadan inip de geride bıraktığım yola bakınca görmüştüm sanki amortisörlerin o an idrak etmemi engellediği şeyleri. Çukurlarla dolu bir yol...

Biraz daha geçtikten sonra, "Of be, şimdi bi Iza'nın Şarkısı olsa ne şahane okunurdu ha," demeye başladığımı fark ettim. Bir iki günlüğüne ziyaretime gelen babam okumaya başladığı kitabı beğenince yanında götürmüştü. Ve ben sürekli Iza'nın Şarkısı okumak istiyordum. İnsanın bir kitabı özleyebileceğini öğrendim böylece.

Kısacası, böyle oldu Magdo Szabo'nun bende bıraktığı etki. Aylar sonra bir gün İstiklal'de yürürken, babamla aynı anda birbirimize bakıp Yapı Kredi'ye dalmamız ve doğruca Kapı ve Katalin Sokağı kitaplarını sormamız da o etkinin kalıcılığını iyice kazıdı zihnime.

Babamla bölüştük kitapları. O Katalin Sokağı'nı aldı, ben Kapı'yı. Kapı, biraz yanlış bir dönemime denk geldi. Uzunca bir süre elimde süründü ve nihayet geçtiğimiz hafta bitirebildim. Bir kez daha fark ettim ki, insana dair en sıradan duyguların en sarsıcı yanlarını, olabilecek en yumuşak şekliyle anlatan ve insanın ta içine işleyen bir yazar Magda Szabo.

Benim kadar geç kalmadıysanız eğer, muhakkak denemenizi tavsiye ederim. Kitapların konusu, nerede geçtiği, karakterleri hiç önemli değil aslında. Sıradan insanların sıradan çarpıcılıklarının olağanüstü bir anlatımıdır esasen hepsi...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Kendime Notlar - 2

H- Huzur. Her daim aranan... Kendi isteyince gelen sadece... Sihirli bir zamanı var ya da, denk getiremiyor insan her istediğinde. Huzur bir yapboz, bir parçası hep eksik kalan...

I- Ilık. Huzurun bir başka adı, bir başka formu. Çocukken anne eliyle içilen bir bardak ılık süt belki... Ilık... Her şeyin ortası. Ne sıcak ne soğuk... Her şeye eşit bir mesafede, herkesle dost. İdeal bir ruh halinin adıdır "Ilık".

İ- İğde. Çocukluğumun geçtiği mahallede iki adımda bir karşıma çıkan ağaç. Yemeyi hiç beceremediğim, ama her seferinde denediğim.... Ama her seferinde yüzümü buruşturup yere tükürdüğüm... Çocukluğumun yılmaz yanı... Tükenmez umudu...

J- Jilet... Kesik izlerine babamın hep gazete kağıdı bastırdığı...

K- Karmaşa... "Her şey çok karmaşık" "Her şey çok basit" "Basit olsa anlardık" "Arka kapı aramasaydık anlardık."

14 Mayıs 2010 Cuma

Kendime Notlar

A - Adı A. Alfa. Alef.Elif....
B- Boşluk... ( )
C- Cinnet - Cennet.... Bir harf ile değişen çağrışımlar.
Ç- Çay. Her fazla kaçırılışında mide bulantısıyla "daha da içmem" deyip her yemekten sonra arzulanan.
D- Dil. Gönül/Kalp demek aynı zamanda. Her dilden konuşuyoruz da kalbinin diline kulak veren yok.
E- Eylül. Hüznün karınca yuvası.... Tuhaf bir huzur... Ama yine de telaş. Her şeyi kendinde toplayan.
F - F-A-L ile L-A-F.... fal, laf üretmekten ibaret belki. Ona hürmeten, ters çevrilmişi, eylemin adı.
G- Gece. Yorgan bir nevi... Hani komik olmaya çalışan görsel hikâyelerde, görmeyelim diye yorganın altına girer ya oynaşan çiftler. Ama kıvrımlardan, hareketlerden anlarız her şeyi. Gece de öyle. Biliyoruz da görmezden geliyoruz gecenin gizlediklerini.
Ğ- Ğ. Hiçbir şeyin başlangıcı olamayan. Elif'in tam zıddı. Elif'in kendini en yakın hissettiği.

....
Devam edebilir gibi... Bilmiyorum ki... Bir çeşit kendimi zorlama bu. Bir taslak. Bir plan. Değişir belki kimileri...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Öylesine Yazılan Bir Yazı

Birkaç gündür, büyüdüğüm küçük ilçenin on kilometre kadar uzağındaki küçük bağ evindeyim.

Normalde olsa stres içinde olacağım, kendi kendimi yiyeceğim bir dönem. Çeviri teslimine az bir süre kaldı ve ben her zamanki gibi bir iki güne bir haftanın işini sığdırmak zorundayım.

Ama doğanın bir sakinleştiriciliği varmış hakikaten. Gündüzleri veranda da, geceleri ışığa gelen börtü böcekten hoşlanmadığım için içeride çalışırken hiç de çalışıyormuş gibi hissetmiyorum kendimi. Öylesine güzel akıp gidiyor ki...

Akşamüstleri misafirler geliyor genelde. Misafir dediysem, çok da sayılmaz ya....

Öksürükten müzdaribim bu aralar. Ara sıra şiddetli öksürük krizleriyle sarsılıyorum. Akşamüstleri, iş çıkışı uğrayan amcam "Bir dakika" diyor, kayboluyor bahçede. Biraz sonra elinde topladığı otlarla gelip, karışık bitki çayı hazırlıyor.:) Anında üretim... Şahane...

Sofradaki salatanın sadece yağı ve baharatları dışarıdan, anında toplanıp, yıkanıp kesiliyor...

Eskiden sevmezdim burayı. Gelmezdim, gelsem de hava karardı mı "Hadi dönelim," diye tuttururdum. Şimdi yaşlandım mı yoksa buranın o dönem olmayan bazı eksikleri tamamlandı da ondan mı bilmem, eskisinden çok daha fazla keyif alıyorum burada olmaktan. Bugün birkaç işi halletmek için ilçeye gittik, dönmeye can attım. Çok sıkıldım.

Ama neticede bu yazıyı yazabilmem değil de ekleyebilmem, o sıkıcı ziyaret sayesinde gerçekleşiyor. Artık son eksiği de tamamlandı buranın: İnternet:)

Dağınık bir yazı oldu belki... Ama tuhaf bir "bırak dağınık kalsın" hissiyatı içindeyim tam da şu dakika...

7 Mayıs 2010 Cuma

[Alıntı] Ahmet Altan - Karakol

O ilk ânı düşünün.

Karanlığın içinde kıpırtıları fark ettiğiniz, ya da kuşkulu bir sesi duyduğunuz, ya da çevrenizdeki ateşlerin birden çoğalıverdiğini gördüğünüz, "sarıldık" diye düşündüğünüz ilk ânı.

Zifiri bir karanlıkla çevrelenmişsiniz, nerede olduklarını bilmiyorsunuz, kaç kişi olduklarını, ne zaman, nasıl saldıracaklarını bilmiyorsunuz.

Telsiz tıkırtıları çoğalıyor.

Karanlığın içinde gölgeler hareket ediyor.

Sadece saldıracaklarını biliyorsunuz.

Ve, sizi öldürmek istediklerini.

Avuçları terlemiştir çocukların o ilk anda.

Ölümün dehşetini, çaresizliği, yalnızlığı hissetmişlerdir.

Gecenin içinden bir megafondan çıkan bir ses duyulmuştur belki, bir "teslim olun" çağrısı... Belki de o bile olmamış, aniden karanlığı bölen kızıl alevlerle silahlar patlamaya başlamıştır.

Ardı ardına ateşlenen tüfeklerin sesleri dağlarda yankılanarak çoğalırken, üstünüzden geçen kurşunların vınlamasını duyarsınız.

Sonra tanıdığınız bir ses "Ah!" diye bağırır.

Biri yere devrilir.

Sağ çıkma ihtimalinizin çok az olduğunu bilir ve tetiğe basarsınız.

Ve, mermileriniz bitene ya da bir kurşun sizi yakalayana kadar ateş edersiniz.

Dayansanız, çatışsanız, dövüşseniz, yiğitçe direnseniz de sonuç değişmez.

"Yardıma gelecekler" umudu da yoktur.

Yardıma gelmeyeceklerini bilirsiniz.

Sizi oraya, dağların arasındaki derme çatma kulübelere koyanlar, sizi orada terk etmişlerdir.

Naralar, bağırtılar, inlemeler karışır silah seslerine.

Gelenler gittikçe yaklaşırlar.

Ölümdür o yaklaşan.

Sarıyayla'da çatışan çocukların silahları yetersizdi.

Çevreyi görmelerini, gelenleri izlemelerini sağlayacak gerçek "kameraları" bulunmuyordu.

Oralarda baskın olacağını bile bile çocukları o çaresiz durumda bırakmışlardı.

O karakolun bir doktoru, bir reviri, doğru dürüst bir ilaç dolabı bile yoktu.

Sarıyayla'da bir geceyarısı ölen yiğit bir uzman çavuşun 23 yaşındaki karısının anlattıklarını okuyacaksınız bugün bizim gazetede.

Kocası, o çatışmadan beş gün önce aramış onu, yirmilik dişi çıkıyormuş, apse yapmış, ilaç aramış, bir kutu antibiyotik bulmuş.

"Tarihi geçmiş" bir kutu antibiyotik.

"Bunu alayım mı?" diye soruyormuş karısına, "Bunu içsem ölür müyüm?"

Çocukları alın, baskında kendisini bile savunmaya yeterli olmayan karakollara koyun, yanlarına bir doktor bile vermeyin.

Vurulduklarında yaralarını bile saramasınlar.

O çocukların baskına uğramasını engelleyecek hiçbir önlem almayın.

Baskına uğradıklarında yardıma gitmeyin.

Ambulansın iki saatte gittiği karakola siz saatler sonra yardım kuvvetleri gönderin.

Sonra gazetelerde çocukların "Kahramanlık" hikâyelerini yazın.

O çocuklar yiğit, o çocuklar kahraman, askerlerini korumak için canını veren astsubaylar, arkadaşını koruyabilmek için göğüs göğse çarpışan erler var.

O erlerin çoğu, bırakın çatışmayı, doğru düzgün silah kullanmayı bile bilmiyor.

Vuruşuyorlar, ölüyorlar, öldürüyorlar.

Siz o çocuklara, içecek su bile vermiyorsunuz.

"Pilavlarını dereden çektikleri suyla" pişiriyorlar.

Niye yapıyorsunuz bunu?

Bu çocukları neden böyle kolayca ölüme gönderiyorsunuz?

Savaşı bilmeyen çocukları savaşa sürüyorsunuz, kendini koruyamayan karakollar kurup çocukları içine hapsediyorsunuz, doktor vermiyorsunuz, ilaç vermiyorsunuz, baskın olacağını öğreniyor önlem almıyorsunuz, çatışıyorlar yardım göndermiyorsunuz.

Onlar yoksul, kimsesiz, sahipsiz çocuklar, ölümlerinin hesabını kimse sormaz, kimse "Niye onları öldürttünüz" demez.

Eğer o ölümlerin hesabı sorulsaydı, ölen her askerin hesabını vereceğinizi bilseydiniz, bu savaş bu kadar uzun sürmezdi.

Hiç hesap vermediğiniz için "barış" girişimleri yapılırken "operasyonları" hızlandırıyor, savaşı kışkırtıyor, baskınlar için önlem almıyor, yoksul Türk çocuklarıyla Kürt çocuklarının birbirlerini öldürmelerine göz yumuyorsunuz.

O dağlarda çatışan çocukların hepsi, ırkları, kimlikleri, inançları ne olursa olsun, ölümü göze alan, ölüme yürüyen, ölen, yiğit çocuklar.

O çocuklara layık olan, o çocukların ölüme yürürken gösterdiği yiğitliğin yüzde birini barışa yürümek için gösterebilen bir tek ihtiyar bile yok bu ülkede.

"Savaşı" överken, o "ilk ânı" düşünün, çocukların avuçlarının nasıl terlediğini, nasıl dehşete kapıldıklarını düşünün, kendinizi ya da bir sevdiğinizi onların yerine koyun, sonra isterseniz, sonra vicdanınız elverirse, sonra içinizde bir yer sızlamazsa "savaşı" ve çocukları ölüme gönderenleri alkışlayın.

2 Mayıs 2010 Pazar

Gökkuşağından Hayatlar


Doğa İçin Çal projesinin ilk çalışması Divane Aşık Gibi'de olduğu gibi bu videoda da müthiş bir etkileyicilik var. İnsanın tüylerini diken diken eden, gözlerini dolduran, burnunu sızlatan bir şey var. Ve bu, zaten çok önemli olduğnu düşündüğüm ve ayrıca takdir ettiğim projenin amacından öte bir şey. Öyle güzel bir şey ki...

Bu kadar farklı insanın, bu kadar farklı tarzın bir araya gelmesi, her birinin oldukları gibi kalması ve bu çok farklı insanların ve çok farklı tarzların bir arada müthiş bir keyif, enfes bir yorum, insanın içine aynı anda hüzün ve sevinç ve umut ve coşku katması.... Bu o kadar muhteşem bir şey ki...İnsana umut aşılıyor işte...

"Bizden bi halt olmaz abicim" lere kafa tutuyor. "Hadi lan ordan" diyor o umutsuz, boşvermiş yanımıza. "Görmüyor musun kardeşim, bu kadar insan, o kadar farkla, tek ve şahane bir güzellik vücuda getirmiş. Bundan âla halt mı olur?" diyor...Farklılıklarımızla yaşamayı ve o farklılıkları gökkuşağı gibi dizmeyi öğrendiğimiz an, o kadar çok ve o kadar şahane şey olur ki bizden...

Daha önce Mardin Kapısından Atlayamadım videosu ile ilgili de benzer şeyler yazmıştım. Ama sizce de öyle değil mi? Farklılıklarımızı kabullendikçe, bizden farklı olanı ötelemedikçe ve farklılıklarımızı yan yana, üst üste, iç içe geçirdikçe, her görüşümüzde hayran olduğumuz o gökkuşağının bir benzerini oluşturamaz mıyız? Gökkuşağından bir hayata varamaz mıyız? Yoksa efsanenin peşine düşüp, gökkuşağının altından mı geçmeliyiz önce?

Aslında daha kolay yolları var işte...Bu çalışma yapılabildiyse, var demek ki ve birileri farkında bunun...

Eyvallah...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...