25 Haziran 2010 Cuma

Mola

Gidiyorum...
Bugün hiç uygun bir gün değilmiş ama çok önceden ayarlandı. Yapacak bir şey yok.
Omzumda ve sırtımda dayanılmaz ağrılar, midemin hiçbir şey almaz halleri...Başım da durur mu?

Sabahtan beri başımı kaldıramıyorum. Yatakla hiç bu kadar haşır neşir olmamıştım. Ya da olmuştum da sık yaşadığımız bir şey değildir. Yatak da şaşkın zaten...

Neyse işte. Bir hafta kadar özler beni herhalde. Özlemezse, kanepeme dönerim ben de, ne yapayım. Ben zaten kendimi bildim bileli kanepede yatarım.
Birkaç saat sonra yolculuk başlayacak. Sevdiğim gece yolculuğu... Otobüsün kliması iyice azdıracak belki ağrılarımı.Ben hep halamı hayal ediyorum ama. İlk annemi... Neredeyse iki senedir görmediğim, çok özlediğim...
Bonusu bir dolu akraba.Hepsi toparlanıp oraya gitmişler. Biraz neşeleniriz belki hep beraber.

Ürgüp'ten bir şey isteyen var mı?

24 Haziran 2010 Perşembe

Karşılaşma




Mutluluk küçücük bir şey aslında... Miniminnacık...

O kadar küçük ki göremiyoruz bazen... İşte öylesine küçük.

Sadece yolda sevdiğin biriyle karşılaşmak. Bir de özlemişsen, özlemden hafif şişmiş halde... Ama bir anda küt diye karşına çıkan biri işte mutluluk... Apansız geliverir öyle..

Mutluluk çok basit bir şey aslında... Küçük, küçücük...

Tanımadığın bir yüzün tebessümü mesela.

Her ne formda olursa olsun, küçük işte, küçük yahu...

"Sanki bir rûyada gibiyim," dedirtmeyecek kadar gerçek...

Biz rüyaların peşinden gidiyoruz. Biz rüyaları arıyoruz.

Mutluluğu değil. Kandırmayalım kendimizi.

Bize anlatıldığı gibi kocaman bir şey olsaydı mutluluk bu resimlerdeki hüzünlü gözler gülebilir miydi?

Kandırılmak ne berbat bir şey...

Bir de uyumamak... Alakasız ama...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Eski Defterler'den...

Öylece karıştırırken eski defterleri,bir hocam için her dersinde bir iki dizesini yazdığım bir şiire denk geldim. Çok eğlendim. Sene 2002. Beni çok sevdiğini söyleyen hocam yanımda oturan konuşunca, arkamda oturan dersi dinlemeyip test çözünce, çaprazımdaki sıra altından kitap okuyunca, sınıfın herhangi bir noktasında herhangi biri kopya çekince... Hep bana kızardı... Beni sevdiği içinmiş...:)) Bir de hafiften babama yazardı da o ayrı mevzu, o anılar ancak onun tonlamasıyla anlatılınca tam oluyor... Onları geçip, şiiri aktarıyorum aşağıya. (Hece ölçüsü uğraştırmıştı. Bir ara aruz denedim, beceremedim)

"Hürriyet, eşitlik ve de adalet," derken
Galiba inanmak için daha çok erken

İşin gücün söz söylemek, aklın şekilde
Biraz yaptıklarına bak yana çekil de

Senin sevgi anlayışın galiba ezmek
Bu durumda işten değil canımdan bezmek

Sesin duyan uyur hep sıraya yatarak
Sözün bittiğinde gözleri çakmak çakmak

Zaman bile uyur, ninni gibidir sesin
Az daha dinlersem delireceğim kesin

Bendini çiğne artık, yüce dağları aş
Ne yaparsan yap, yeter ki benden uzaklaş

Sesinde ahenk var da anlamdan pek yoksun
Bir düş gördüm sevindim, herkes var, sen yoksun

Ruhumu daraltıyor sesin bir sarmaşık
Geçtiğin yer düzdü şimdi ise karmaşık

Düşmanın çok galiba epey düşünmüşsün,
Bir kez doğru konuş dolar çıksın mark düşsün

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Çok Beklersin!"

Dizginleyemediğim bir yazma arzusu... Habire, durmadan, üst üste, alt alta yazayım da yazayım...

Sağolsun hayat ironik ve traji-komik... Sağolsun hayat eksik etmiyor malzemeyi...

Günlerdir, ne günleri aylardır ödememi almaya çalışıyorum. Telefonlar, görüşmeler...

"Biz size dönüş yapalım."
.
*
.
*
Dönüş yok....

Ertesi gün.. Daha ertesi gün... Sonraki hafta... Dönüş yok...

Az önce, yine aynı şey. Bir hata olmuş...

"Kontrol edip dönelim size," dediler.
"Peki ama bugün içinde dönerseniz gerçekten çok sevinirim. Lütfen," dedim.
"Tabii, kolay gelsin size," dedi karşımdaki...

Kapadıktan sonra düşündüm.

Evet, kolay gelsin... Beklemek zor iş... Çok zor iş... Sinirden damarları ağrıtan, gözleri yakan, yaktığını söndürmek için yaşartan... "Beklemek zor iş.. Haklısın" dedim içimden...

Her zamanki gibi sonradan dank etti.

Acaba "Çok beklersin!" mi demek istedi bir yandan da?

[Tarihten Bir Yaprak] DÖNGÜ

Kaçacak hiçbir yer yok muydu gerçekten? İnsanların bakışlarından ve seslerinden uzak bir yer... Öyle bir yer bulsa arkasına bile bakmadan giderdi. Ama... Gidebilir miydi gerçekten? Yanındayken bile özlediği insanlardan bu kadar uzaklaşabilir miydi? Bazen o kadar kızıyordu ki kendine... Ne anlamı vardı ki insanlara böylesine bağlanmanın sanki? Kendi kendine oluşturduğu bu bağlar zamanla ayak bağına dönüşüyordu o fark etmeden. Ne zaman gitmeyi düşünse aynı çıkmaz sokakta son buluyordu düşüncelerinin koşusu. Çaresiz, yine gülümseyip, hatta kahkahalar atıp neşeli cümleler kuruyordu. Sadece gülümsedikçe vardı çünkü. Neşeli cümleleri ardında bıraktığı an “Bir şey mi oldu?” ya da “Niye böyle durgunsun?” veya buna benzer birkaç sorudan ibaret oluyordu varlığı. Cevaba bile ihtiyaç duymadan...

Başını bir dostunun omzuna yaslayıp ağlayan insanlara imrenmişti hep. O, bunu hiç ama hiç yapmamıştı. Yastıkların omzu yoktu ki... Ağlayamıyordu insanların yanında. O kadar uzun zamandır engelliyordu ki kendini, artık istese bile yapamıyordu. Sorulardan ve sorgulayan bakışlardan nefret ediyordu çünkü. Ne yani, öylesine ağlayamaz mı insan? Neden hep aynı soru yöneltilir ağlayan insanlara: Neyin var?

Düşündükçe sinirleniyor, sinirlendikçe ağlama isteği artıyordu.

Güven duygusu... Hiç kimseye güven duymuyor muydu? Öyleydi herhalde. Yoksa mutlaka bir omuz seçerdi kendine. Oysa o hep herkese güvendiğini zannederdi. Hatta bundan emindi, herkese güveniyordu. Demek ki herkese güvenmek aslında hiç kimseye güvenmemekti.

Gerçekleri keşfetmek bu defa bir rahatlama değil rahatsızlık vermişti ruhuna. Huzursuzca döndü yatağında. Günlerdir, her yatağa girişinde kafasına doluşan bu tür düşünceler yüzünden uyuyamıyordu. Bir yolu yok muydu bunlardan kurtulmanın? İnsanların bakışlarından ve seslerinden uzak o yeri bulsa ve gitse... Peki ya bu sorular, bu düşünceler... Herhangi bir mekana ait değildi ki sorular, düşünceler… O halde nereye giderse gitsin kurtuluş da yoktu!

Ama olmalıydı, mutlaka olmalıydı. Madem her şey zıddıyla vardı, o zaman bu derdin de bir dermanı olmalıydı. Bu soruların bir cevabı... Peki neydi ve neredeydi? Giderek daha da kazıklaşıyordu sorular. Ve ardı arkası kesilmiyordu.

Belki ne zamandır içinde taşıdığı o “şey”i – vicdan azabı, galiba… belki…- birilerine anlatsa rahatlardı biraz olsun. O zaman onu böylesine kuvvetli bir şekilde suçlayamazdı düşünceleri. Peki nasıl anlatacaktı? Hangi sözcükleri kullanmalıydı? Kime anlatabilirdi? Bir çıkış yolunun önüne daha duvar örmüştü işte cevapsız sorular. Yine ondan bir adım önce koşup bir anda çıkmaz sokağa dönüştürüvermişlerdi girdiği yolu.


Gözyaşlarıyla ıslanmış yastığı karnına bastırdı. Dizlerini de karnına çekti ve yastığı dizleri ile karnı arasında sıkıştırdı. Başını öne eğdi. İyice büzüldü yorganın altında. Akan gözyaşlarına bakmak istedi. En azından bu olsaydı; ama kalkmadı. Kalkamadı. Kendini bildi bileli nefret ederdi aynalardan. Yalnız yaşamaya başladığından beri hiç ayna sokmamıştı eve. Camlar geldi aklına. Hani geceleri içerinin ışığı yanınca camlar ayna olur ya... Ama… Olmazdı… Yine engeller, yine duvarlar. Artık engellerin ne olduğu ilgilendirmiyordu bile onu. Onların varlığıyla uğraşmaya öyle bir dalmıştı ki kafasını kaldırıp da şekillerine bakmak gelmiyordu aklına.

Yorganın üstüne çıkardı başını. Gözlerini tavana dikti. Fark etmiyordu nasıl olsa. Ne yana baksa hep aynı karanlık... Ruhunda bile!

Hadi kalkıp ışığı açsa her yan aydınlanacaktı odada. Peki ruhunu nasıl aydınlatacaktı?

Müzik dinlese değişir miydi ruh hâli? Daha önce de denemişti, vazgeçti. Su gibiydi müzik. Girdiği ruhun şeklini alıyordu: neşeliyse ruh, neşeli çalıyordu; dertliyse dertli...

Yine herkes, her şey karşısındaydı işte... Bütün dünya ona karşıydı sanki. Öyleyse tek bir yolu vardı onları yanına almanın: kendi yönünü değiştirmek... Yani dönmek...

Gözyaşlarını yastığa silerek öbür yana döndü. Dönmesiyle yine başladı döngü:

Kaçacak hiçbir yer yok muydu gerçekten? İnsanların bakışlarından ve seslerinden uzak bir yer...

Ocak 2003 / ena

SON DAKİKA!!!



Yağmur yağıyor... Kahve, sigara, çeviri... Ve İncesaz... Ve yağmur... Ve şarkılardan yayılan mis gibi kokular... Ihlamurlar, akasyalar, hanımelleri... Akşamüstleri... Bir güzelim yağmurmuş bu gece sihirli parçası huzur yapbozunun....

20 Haziran 2010 Pazar

Biz Şimdi Bu Boku Neden Yedik?


Son zamanlarda yaşanan gelişmelere bakıyorum. Ölenlere... Öldürenlere... Ölenler üzerinden söylenenlere... Her ölümle birlikte daha çok ölüm diye haykıranlara... Savaş çığırtkanlığı yapanlara... Körükledikçe körükleyenlere, gazı verdikçe verenlere...

Ölüm sadece ölüm doğuruyor halbuki. Ve benim aklıma lisede, çok değerli bir hocamın Yüzyıl Savaşları konusunun özeti olarak anlattığı bir fıkra geliyor.

Bir soylu ve marabası uzun bir yolculuktalar.Maraba arabayı çekmekte,soylu keyif sürmekte.Böylece ilerlerken bir öküzün pisliğini görür yerde soylu. "Ey maraba," der. "Şu boku ye,neyim var neyim yoksa senindir." Maraba tereddüt etse de sonunda yer o boku ve her şeyin sahibi olur.Şimdi soylu çekmektedir marabanın oturduğu arabayı. Ama yediremez maraba bu işi kendine.Bir süre sonra bir kez daha pislikle karşılaşırlar.Maraba döner,"Sen de şunu ye,her şeyini geri vereyim sana," der.Nihayetinde her şey eski halini almıştır.Maraba yine maraba soylu yine her şeyin sahibi.Birbirlerine bakarlar.Der ki maraba, "Madem bir şey değişmeyecekti, biz bu boku neden yedik?"


İşte bunu düşünüyorum. 30 senedir aynı şeyi yapıyoruz. Kana kan, dişe diş... Her iki taraf da... Hiçbir şey değişmiyor. Asırlar sonra tarih derslerinde yine anlatacaklar bu fıkrayı...

Hakikaten, 30 senedir hiçbir şeyin değişmediğini göre göre, biz bu boku neden yiyoruz? Neden? Daha fazla ölümün, daha fazla kanın, daha fazla şiddetin şifa olmadığını anlayamadık mı?

19 Haziran 2010 Cumartesi

Geç Buldum Çabuk Kaybettim Seni

Lise 2. sınıfa gidiyordum. Sanırım yaz tatiliydi.

Bizim Beto vardır. Candır. Betocan deriz o yüzden hatta. Onunla takılıyorduk. Tohum'a giderdik genelde. Miniminnacık bir kitapçı dükkkanı. Taburelerin üstünde oturur, kahve içer, müzik dinler, sohbet ederdik.
Kitap görünce ortaya çıkan bir tikim vardır benim. Bilhassa da çok sayıda kitap bir aradaysa daha açık belli eder kendini. Doğruca onların toplandığı yere gider, incelemeye başlarım. Önce dokunmadan, uzaktan... Gözlerimi gezdiririm şöyle bir. Bütün rafları tararım birkaç raf varsa. Sonra uzaklaşırım biraz. Bir süre sonra tekrar giderim. Bu sefer sağ elimin işaret parmağı üzerinde gezer kitapların. Tek tek... Birbirimize biraz daha alıştıktan sonra ilgimi çekenleri çıkarıp incelemeye başlarım.
İşte onu da ilk öyle tanımıştım. Bir gün Tohum'daydık ve ben kitaplarla böyle bir ilişki içindeydim yine. Araya sıkışmış, incecik bir kitap gördüm. Çok ince. Okunmuyordu adı bile sırtından. Böyle araya sıkışmış ince kitaplar bana hep kurtarılmayı beklerlermiş gibi gelir. Uzattım elimi, çekip çıkardım onu o hayattan!

"Adın ne?" diye sordum ön kapağını çevirerek.Öyle güzel baktı ki bana..."Bilinmeyen Adanın Öyküsü," dedi...

O zamanlar üç kuruş harçlık verirdi babam. Sigarayı sevgili abimden otlandığım için çok da masrafım yoktu esasen. Genellikle biriktirir, kitap alırdım. (Geçmiştim artık haftalığı alır almaz markete koşup yağmacılar gibi abur cubur raflarına saldırma evrelerini.) Cebimdeki birkaç kuruşla hemen aldım kitabı. Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü... Onca kitap içinde gözlerden kaçan küçücük bir ada gibiydi gerçekten o incecik kitap orada...

Akşam eve gittiğimde aldım elime, dedim ki "Haydi bakalım Bilinmeyen Ada, anlat öykünü."

"Çevir o zaman sayfalarımı," dedi. Çok değillerdi zaten. Çevirdim, öğrendim.
Şimdi anlat deseniz anlatamam, çok zaman geçti. Ama etkilendiğimi hatırlarım. Hüzünlendiğimi, dinginleştiğimi... Beğendiğimi kısaca...

Böyle tanışmıştım ben Saramago'yla.
Daha sonraları denk mi gelmedi, ne oldu bilmiyorum, başka bir kitabını okumadım uzun süre. Bir gün bir arkadaşım Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u verdi bu sefer elime.
Artık biraz daha büyümüştüm. Sadece edebiyatı seven edebiyat öğretmeni kızından öte, okuduğum her kitabın çevirisini inceliyordum biraz da.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'da konunun orjinalliğine, konunun ele alınış biçimine, kurgunun güzelliğine vuruldum evet.

Ama bitirdiğimde Saramago'ya mı daha çok hayran olmuştum yoksa Mehmet Necati Kutlu'nun çevirisine mi hâlâ çözemem. Ama mükemmel bir şeyi mükemmel bir şekilde çevirmişti neticede.

Daha çok Saramago okumalıyım dedim sonra... Hatta alıp koydum da kitaplık olmaktan çıkmış kitaplığıma... Sık sık bakıyordum son dönemlerde, "Hadi hadi, yenileri gelmeden okumak lazım bunları, acele et," diye.

Artık gelmeyecek yenileri... Gelemeyecek...

Yine de elimdeki kitabı bitirdikten sonra belli oldu neye başlayacağım. Biraz mahcubiyetle...

Sevmiştik seni Saramago... Sevmiştik seni...

18 Haziran 2010 Cuma

Bu Yazıda Sanal Reklam Uygulaması Yapılmaktadır

Biraz da reklam yapalım. Sabahlara kadar uğraşıyorum canım, o kadar basıyoruz klavyenin tuşlarına. Bir kez de reklamımızı yapmak için basalım.

Ürünümüz şu:

Arka kapağında yer alan bilgiler ise şöyle:

Amerika neden uluslar arası futbolda baskın değildir… Ve nasıl hâkim hale gelebilir?
– Yer yüzündeki en iyi futbol ülkesi hangisidir?
– En tutkulu taraftar kimindir?
Futbolun intihar oranlarına etkisi nedir?
– Hangi spor dünyada hâkimiyet sağlayacak? NFL mi, İngiliz Premier Ligi mi?
Futbol kulülerini yönetenler neden bu kadar ahmak?
Bunlar futbol taraftarlarının sorduğu sorulardan bazıları. Futbolun Şifreleri bu sorulara cevap veriyor. Bir ekonomistin beyni ve bir spor yazarının becerisiyle yazılan bu kitap gündelik futbol meseleleri için güçlü analitik araçlar kullanıyor, eldeki verilere her yönden bakıyor, dünyanın en sevilen oyunu hakkındaki mantığa aykırı gerçekleri gözler önüne seriyor. Bunlar üst üste konduğunda futbola bakışı devrimsel bir biçimde değiştiriyor. Bu oyunun uluslar arası oynanma biçimini bile etkileyebilir.
“Olağanüstü. Futbolun Freakonomics’i.” -- The Guardian
“Bu kitap sadece matematiksel analizlerin toplandığı bir kitap değil. İddiaları oldukça iyi savunulmuş. Szymanski işini iyi bilen bir ekonomist ve Kuper da doğuştan muhalif. Klişelere gelemiyor. Ayrıca önceden bilinmeyen değerli, şahane hikâyeler içeriyor. Mesela 2002’de Brezilya’nın bir eli sakat kaleciyle nasıl Dünya Kupası’nı kazandığı ya da Manchester United’ın 2008 Şampiyonlar Ligi finalinde Chelsea’yi nasıl yendiği gibi.” -- Financial Times



Bu kadarını zaten herhangi bir kitap sitesinde de bulursunuz. (Ben de oralardan aldım zaten. Oturup tek tek yazacak mıyım bir de?) Madem giriştik reklam işine, ucunu da çok kaçırmadan şurdakilerden biraz fazlasını vermek gerek.

Bir ekonomist ile bir spor yazarı bir araya gelirse ne yaparlar? Valla bu soruya verilebilecek çok fazla yanıt var da, bizim yazarlar oturmuşlar, futbolun saha dışı etkileri üzerine çeşitli araştırmalar yapmış, sonra da bunu bir güzel kaleme almışlar. Çok farklı noktalara değinmişler. Bazen benim çeviri aşamasında "Oha lan, süper konuymuş bu. Ne deşilirmiş ha," dediğim konuları es geçtikleri de olmuş, eyvallah. Ama bir şans vermekte fayda var, ileride yazarlar belki.

Transfer konusuna değinirken mesela, kulüplerin transfer tercihlerinde popüler şeylerin cazibesine kapılışlarını "Erkekler Sarışın Sever" başlığıyla ele alıyor ki başlık bile tek başına vuruyor beni.

Transfer ile ilgili bölümde mesela "Ayrıca transfer piyasasının dili de kuşkulu: Kulüpler, çalışanlarını 'alma' ve 'satma' hakkına sahipler mi ki?" diyerek "Yürü be abi! Simon, kesin sen yazmışındır bunu ha! Helal!" dedirtir. Sonrasında "Ama bu başka bir konu," demesinin hayal kırıklığı o coşkuyla ilk anda çok hissedilmiyor, korkmayın.

Çok sağlam konulara değiniyor. Futbolda Siyahilere yapılan ayrımcılıktan, futbol kulüplerinin kuruldukları şehir ile ilişkilendirilen hikayelerine, taraftarlık raconu üzerine sık sık Nick Hornby'nin Futbol Ateşi kitabına göndermelerle yapılan analizden intihar ile futbol ilişkisine... Çok iyi, çok ince tespitlerin olduğu bir kitap.

Tamam, eyvallah, bazı yerlerde "Yapma be abim be," dedirtti bana. Eyvallah, bazen istatistiklerde boğulduğumu hissettim. Ama takmayın siz bunları, iyi kitap iyi...

Şimdi "Ulan kız futboldan ne anlar, kızın çevirdiği futbol kitabından ne hayır gelir," demeyin ama hemen. Feci futbol oynarım, bilginize... Gidin Batman'daki halısahalara sorun beni... Çorlu'da üstüne apartman dikilen toprak sahaya sorun... Lan boşverin onları, abime sorun anlatsın. Ondan cevap almanız daha kolay...

Haa, abim demişken, kitabın başında sevgili abimin Simon Kuper'la yaptığı bir röportaj da yer alıyor. Yalnız soyadını yanlış yazmışlar. "Aktaş" Benim de başıma geliyor bazen be. Bir çeviride öyle yazmışlardı. Neyse, ikinci baskıda düzeltilecek. Hiçbir şey için almıyosanız abimin soyadı düzelsin diye alın be.:)))




17 Haziran 2010 Perşembe

Yürüyüp Giden Hikâye


Hikâyeler yazıyordum. Ara sıra da şiirler...
Bir gün, biraz daha büyümüşken, götürdüm bir hocama.

"Okurum ama sorularım var," dedi.
"Burda da mı sınav?" dedim.
"Herhalde," dedi.
"Sorun ulan sorun, ben kolay ölmem..."
"Derdin ne?" dedi.
"Ne derdi? Bir şeyim yok elhamdülillah." dedim.
"Öyle değil evladım, neden yazıyorsun yani? Derdin ne?"
"Haaa," dedim.
"Eeee?" dedi.
"Neee?" dedim.
"Söylesene yavrum, derdin ne?" dedi.
"Derdim hikâyem," dedim.
"Hikâyen nedir?" dedi.
"Hikâyesizlik," dedim.
"Nasıl yani?" dedi.
"Yaaa," dedim. "Nasıl oluyormuş?"
"Ne nasıl oluyormuş?" dedi.
"Boşverin," dedim.
"Hikâyen nedir?" dedi.
"Hikâyesizlik," dedim.
"Nedir yani?" dedi.
"Herkesin bir hikâyesi varken hikâyesiz kalmak ne acı hikâyedir, bilir misiniz?" dedim.
"Yani?" dedi.
"Yani," dedim. "Ne bileyim ben. Yazmayı yedi yaşında öğrendim, ilk şiirimi altı yaşımda yazdım. Kendimi bildim bileli yaşıyorum. Kendimi bildim bileli yazıyorum. Ne bileyim ben nedenini."
"Tamam," dedi.
"Neye tamam?" dedim.
"Okurum."
"Neyi?"
"Ya bi' yürü git. Manyak mısın nesin?" dedi.

Ne zamandır bunu demesini bekliyordum. Yürüdüm gittim. Manyak mıyım neyim?

16 Haziran 2010 Çarşamba

İsim Bulamadığım İçin Az Kalsın Yayınlayamayacağım Yazı

Sofrada en sevdiğiniz yemek ya da tabağınızda en sevdiğiniz tatlı varsa, birçok başka çeşidin yanında, o sevdiğini sona saklayanlardan mısınız, hemen yiyenlerden mi?

Ben sona saklarım genellikle. Çoğu zaman sıra ona geldiğinde doymuş olsam da inatla hep sona saklarım. Sırası geldiğinde küçük parçalar halinde atarım ağzıma. Önce damağımda eritirim. Kesinlikle diğer gıda maddelerine sıkça yaptığım o çiğnemeden löp diye yutma saygısızlığını yapmam. Ağzımın içinde en güzel şekilde ağırlamaya gayret ederim onu. Özel bir törendir o an benim için.

Tek dal sigarayı iki yıl beklettiğimi bilirim. Deli mi dersiniz? Deyin canım, ne olacak. Yabancı mı var aramızda... Ben lise 2'ye geçtiğim sene, genellikle paketinden sigara otlandığım abim üniversite kazanmıştı. Giderken "Hadi al, son kıyağımı da yapayım," diyerek iki sigara uzattı. Birini beraberce içtik, diğerini o zamanlar karpostal koleksiyonu olduğunu zannettiğim bir yığın kartın bulunduğu küçük kutunun içine özenle sakladım. Arada çıkarıp bakardım. "Ulan ne şahane bir şey be. Herif üniversite kazandı gidiyor. Ben de onun verdiği bu sigarayı üniversitede içicem anasını satiim. Boğaziçi'ni kazanıcam, sonra o geziye gittiğimizde bayıldığım noktadan boğazı izleyerek içicem ulan ben bu sigarayı," derdim. Ve İki sene sonra, tam da o noktada, her fırtta ayrı bir keyif alarak içtim o sararmaya başlamış sigarayı. Manyak mı diyeceksiniz? Deyin canım, alışkınım ben.

İşte bazı kitaplar da o sigara gibidir benim hayatımda. Tam bir zaman belirlememişimdir kafamda onun için ama uygun zaman gelince hissedeceğimi bilirim. İlla ki okuyacağımdır onu ama telaşlara kurban vermek istemem. Ayrı, apayrı bir şey olmalıdır benim için. Mesela Suç ve Ceza'ya dair hatırladığım en canlı şey, onu okurken aldığım keyiftir. Lise 2'deyim yine. Evde kimseler olmaz genelde. Demlerim çayımı. Çay demlenene kadar boş mu duracağız, yap hemen bir Türk kahvesi. Haa, kullanılmayan demliğe de neskafe doldur da sonra canın çektiğinde kitabın başından kalkmak zorunda kalmayasın. Bayağı bir hazırlanırdım yani. Odada dikkatimi çekmesi muhtemel her tür fazlalık/dağınıklık kaldırılır, içecekler hazırlanır, cam açılır, minderler rahat oturulacak bir pozisyona sokulur. Yok, genellikle böyle okumam kitabı. Aklınıza gelebilecek her yerde elimdedir normalde okuduğum kitap. Ama bazı kitaplar özel bir töreni hak eder. Suç ve Ceza da onlardandır.

Senelerdir Karamazov Kardeşler'i okumamış / okuyamamış olmamın nedeni sadece bu. Nerede, ne zaman zihnime düştü bu kitabı okumak bilmiyorum. Ama o ilk andan beri, uygun zamanı kolluyorum onu okumak için. Bir kere oldu. Buldum o zamanı. Hemen kitabı tedarik ettim bir şekilde. Hevesle oturdum yerime. Ama ilk kırk sayfadan sonra soba aramaya başladım etrafta. Soba... Başka bir işe yaramaz o baskı çünkü. Ancak atacaksın sobaya, birilerini ısıtsın. Hayatımda karşılaştığım en berbat çevirilerden biri... Bütün şevkimi kaçırdı yine. Fakat o andan sonra daha da büyük bir tutku oldu içimde Karamazov Kardeşler. "Okuyacam ulan. İnat değil mi? Okuyacam! İyi bir baskısını alıcam ve o uygun zaman geldiği an o özel törenle okuyacam!"

Düzgün çeviri araştırmamın yaklaşık bir yıl sürmesi, sadece İletişim ile İş-Kültür arasında kalmış olmamdan kaynaklanıyordu. Defalarca aldım elime, çeşitli sayfalardan karşılaştırdım, insanlara sordum. Hani neredeyse "100 kişiye sorduk," filan diyecek kıvama gelmiştim artık. Bir türlü karar veremiyordum hangi baskıyı alacağıma. Nihayet bir gün, arkadaşımla bir yerlerde oturmuş kitaplarımızı okurken, tercihimi yaptım. Onun elinde Yeraltından Notlar vardı. İş-Kültür baskısı. Bir ara tuvalete kalktı. Kitabına uzandım çaktırmadan. Ben farklı bir baskıdan okumuştum. Bir de buna bakayım dedim. Son hatırladığım, arkadaş gelmiş, bekliyor. Vermiyorum. Veremiyorum kitabı. Kıyamıyorum. Öyle sarmış, öyle içine almış ki beni... O çekiştiriyor, ben çekiştiriyorum... "Tamam," dedim. "Zaten bu olaydan sonra belli oldu, İş-Kültür'den alıcaz."

Talihsizlik mi dersiniz, uygun zamana yolculuğu katlanılır kılan şeyler mi dersiniz, bilemiyorum, bu sefer de baskısı tükenmişti kitabın. Belki bir yerlerde kalmıştır, arayıp tarıyoruz ama öyle bir çılgınlık evresinde değilim. Bunun da baskısını yapmayacaklarsa tekrar ölsünler zaten. İlla ki yapacaklar. Rahatım o yüzden. Ve nihayet bir gün, geliverdi o zamanlar çalıştığım mağazaya. Yeni ürünler kolisini açarken gördüğüm gibi bu kitabı bıraktım işi filan, doğru kasaya.

İşte hazırlıklarımı tamamladım. Her şey hazır... Uygun zamanı bekliyorum şimdi sabırla.

Şimdi neden mi anlattım bunu? Çünkü çeviri yetiştirmem gerek ve onu engelleyecek her şey karşı konulmaz bir cazibeyle duruyor karşımda.... Keyfi anlatmanın keyfi gibi mesela...

[Tarihten Bir Yaprak] Kaçış


Bir kuş geçiyor bazen penceremin önünden. Takılıveriyorum kanadına. Uzak diyarlara götürüyor beni Kendimden geçiyorum. Diyorum ki, beni sen dolu odamdan uzaklara götüren şu kuşu anlatayım. Birden sen oluversiyorsun kuş. Çaresiz seni anlatıyorum.

Kaçmak istiyorum kuştan / senden. Dinlenmek için konduğu yıldıza asılıyorum. Yıldız öyle parlak ki... Gözlerimi alıyor, aklımı alıyor. Diyorum ki sen dolu aklımı benden alan şu yıldızı anlatayım. Birden gözlerin gibi parlıyor yıldız. Sana dönüşüveriyor bir anda. Çaresiz seni anlatıyorum.

Kaçmak istiyorum yıldızdan / senden. Yıldızın ardındaki karanlığa bırakıveriyorum kendimi. Düştükçe düşüyorum sonra. Karanlığın derinliğinde yitiyorum. Diyorum ki sen dolu beni kaybeden şu karanlığı anlatayım. Birden sen oluveriyorsun karanlık. Çaresiz seni anlatıyorum. Ve anlıyorum ki bir sende, yalnız sende yitebilirim.

Kaçmak istiyorum her şeyden / senden. Ama bende bu yürek, bu yürekte sen oldukça mümkün değil ki. Üstelik durmuyorsun durduğun yerde. Her yere yayılıyorsun içimde. Bir anda tepeden tırnağa sen oluyorum.

Kaçmak istiyorum kendimden / senden. Kaçmak için attığım her adımda daha da yaklaşıyorum kendime. Anlıyorum ki insanın kendisinden kaçması gölgesinden kaçmasından bile zormuş . Gölgeler karanlıkta bırakırmış peşini insanın, kendisi bırakmazmış. Çaresiz oturuyorum oturduğum yerde. Çaresiz seni anlatıyorum her seferinde...

19.06.2002 / Çorlu, 00:27

Not: Aktarılırken ekleme/çıkarma ve bilimum onarım işlemleri gerçekleştirilmiştir:)

15 Haziran 2010 Salı

Akşam Güneşi Güzele Vurur


Sabah ezanı okundu. Birazdan güneş doğacak.

Ben bu yazıyı yazmak için verdiğim birkaç dakikalık moladan sonra yine çevirime gömüleceğim. Sonra bir sigara yakmak için başımı kaldıracağım. Ya da bir kahve almak için. Belki de eğilip yanımda, yerde duran su şişesini alacağım. İlla ki kaldıracağım ama başımı. Ve kaldırdığım an etrafın, insana serinlik hissi veren bir maviye kestiğini göreceğim. "Yuh lan!" diyeceğim belki... Belki daha kibar söylerim.. Bilmiyorum. Ama muhakkak tepki vereceğim. Tanırım az biraz kendimi. "Şuraya bak, gene sabah olmuş."

Buradan güneşi göremeyeceğim. Ağır ağır doğuşunu. Kızıl-turuncu-sarı ve nihayet mavi/masmavi (ama artık serinlik hissi vermeyen bir mavi) döngüsünü izleyemeyeceğim.

Olsun, sorun değil. Zaten birkaç gün önce fark ettim ki ben gün doğumlarını değil, gün batımlarını seviyorum. Aslında ışıkları çok benziyor birbirine. Ama bir şey var, ufacık bir fark...

Sabah güneşi değdiği şeyi çiğleştiriyor. Akşam güneşi olgunlaştırıyor. Sabah güneşinin vurduğu nesne/kimsenin gözleri kamaşıyor, yüzünü buruşturuyor sanki. Neden uyandırdın beni ifadesi biraz da... Çirkinleşiyor.

Ama akşam güneşi... Akşam güneşinin değdiği her şey nasıl da güzelleşiyor. Nasıl büyüleyici bir hal alıyor. Yerde ezilmiş öylece duran pis bir kola kutusu, o ışıkta insana dünyanın en şahane şeyiymiş gibi gelebiliyor. Kalp ritmini hızlandırabiliyor... Akşam güneşi bir olgunluk yayıyor, değdiği her nesneye o olgunluğu bulaştırıyor. İnsanın ciğerleri temiz havayla doluyor sanki ona bakarken. Sanki yüreği huzur patlaması yaşıyor. Akşam güneşi, yaşını başını almış, tecrübeleriyle olgunlaşmış biri sanki. Gençlerin onu dinleyerek bir şeyler kattıkları heybelerine... Öyle güzel bir şey akşam güneşi... Koca bir günden alacağını almış giderken, bütün gün yukarıdan izleyerek hafızasına nakşettiği güzellikleri armağan ediyor sanki onu görememiş olanlara.

Akşam güneşi, güzele vurmuyor aslında. Vurduğu/değdiği her şeyi güzelleştiriyor, bütün gün değdiği her şeyden topladıklarıyla...

13 Haziran 2010 Pazar

[ALINTI] Roni Margulies - Efsane Lider Hitler

Hayırlara vesile olabileceğini sanmam, ama İsrail’in yaptıkları bilgiye vesile olabiliyor. Türkiye hakkında bilgiye.

Bir okuyucum yazmış:

“Yazınızda ‘zaten Yahudi düşmanlığının yaygın olduğu Türkiye’ demişsiniz. Gerçekten doğru mu? Ben öyle olduğunu sanmıyorum.”

Ertesi gün, İnsan Hakları Derneği’nin İstanbul şubesi bir açıklama yayımladı:

“İsrail’in saldırısı gerekçe gösterilerek Yahudilere nefretin tırmandırılması.. internet ortamlarında, forumlarda, bloglarda ‘Yahudilere ölüm’ teması çerçevesinde açık ırkçılık yapılması insanî değerler taşıyan herkes için ürkütücü olup reddedilmesi gerekir.. Defalarca gayrı Müslimlere toplu saldırı tarihi olan Türkiye’de bu daha da önemlidir, çünkü Türkiye hiçbir zaman ırkçılığa karşı refleks geliştirmemiş, ırkçılık karşıtı bir kültüre sahip olmamıştır. Açık ırkçılık dışında, gündelik hayata sinmiş sıradan ırkçılık günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.”

İHD’nin açıklaması genel olarak ırkçılık tehlikesini vurgulamanın yanı sıra, somut bir olaya da dikkat çekiyor:

“5 haziran cumartesi günü Saadet Partisi’nin İstanbul Çağlayan’daki mitinginde göze çarpan ‘Efsane lider Hitler, sabrımız kalmadı ruhunu gönder’ pankartı insanlığın başına gelen en büyük felaketlerin kaynağı olan ırkçılığı reddedenler için son derece endişe vericidir.”

Haksızlık etmeyelim; Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı’nın açıklamasını da okuyalım:

“Böyle bir pankart mitingde yer aldı ise buna üzüldüm. Ve bu pankartı görmüş olsaydık zaten indirtirdik.. Hitler bizim için ne efsanedir ne de liderdir. Yüz binlerin olduğu bir mitingde maalesef bazı şeyler kaçıyor.. 300 sivil toplum kuruluşunun destek verdiği böylesi meşru bir eylemin bir pankart vesilesiyle gölgelenmesine siz dâhil kimsenin gönlü razı olmaz. Dahası, sadece pankarta konu olan cümlenin ele alınıp kınandığı bir metin olursa ben de imzamı atarım.”

Haftasonu İstanbul’da olmadığım için Çağlayan’daki mitinge katılamadım. Ama iki sene önce İsrail’in Gazze saldırısı sırasında Saadet Partisi’nin yine Çağlayan’da örgütlediği mitinge katılmıştım.

Beni rahatsız eden, Saadet Partisi değil. Mitingin kendisi de değil. İl Başkanı’nın söylediği gibi, yüz binlerce kişinin arasına bir tane de meczup karışır, engellemek zordur.

Ama meczubun çevresindekilere ne demeli? Miting boyunca o pankartı görüp ağzını açmayan yüzlerce, binlerce kişiye ne demeli?

Hep sorar bana gazeteciler: “Yahudi cemaati ne düşünüyor? Tedirgin oluyor mu? Endişeleniyor mu?”

Evet, kuşkusuz endişeleniyor.

Niye mi? Buyurun, 2005 yılından bir gazete haberi:

“Türkçeye çevrildiği 1939’dan beri her yıl ortalama 10 bin adet satılan Adolf Hitler’in Kavgam adlı kitabı son haftalarda bestseller oldu. Yoğun talep üzerine bir yayınevi Kavgam kitabını on beş gün içinde tam 31 bin adet basarak piyasaya dağıttı.”

Ve bu haber üzerine görüşü alınan MHP eski milletvekili Nazif Okumuş’un cevabı:

“Bilgi kirliliğinin yoğun olduğu bu süreçte millî kimlik hassasiyeti taşıyanların bu tip yayınlara müracaatı kaçınılmaz olur. Tarih tekerrürden ibaret olduğuna göre her dönem emperyalist baskı ile akımlara karşı millî duruş ve mücadeleler de kendiliğinden oluşur. Türkiye’nin son yıllardaki dayatma ve kuşatmalarla sürüklenmek istendiği ortama karşı, Kavgam’a.. rağbet edilecek. Bunlar çok tabii. Hatta bu bir şanstır.. okunması bir şanstır.”

Evet, Yahudi cemaati kaygılanıyor. Ben de kaygılanıyorum. Ama beni kaygılandıran, bir mitingdeki bir ırkçı, Saadet Partisi veya İsrail’e karşı duyduğu haklı öfkeyi sokaklarda dile getiren kalabalıklar değil. Bu kalabalıkların Müslüman olması hiç değil.

Beni kaygılandıran, bir yandan “Ah, yapmayın, Yahudi cemaati kaygılanıyor, yazık” diye timsah gözyaşları dökerken, bir yandan da CHP-MHP hükümeti peşinde koşan, Kürtler hakkında yazdığı her yazıyla ırkçılığa katkıda bulunan, milliyetçiliği azdırmak için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar. İsimlerinin altında “Türkiye Türklerindir” yazanlar.

Yahudileri Müslümanlara karşı koruyacak bunlar, öyle mi? Neremle güleceğimi bilemiyorum bazen.

ronmargulies@btinternet.com

12 Haziran 2010 Cumartesi

Olağan Şeyler....

Bugünlerde çok berbat gidiyor her şey.

Bugünlerde, sanki hayat uzaktan sinsice izliyor beni ve pis pis sırıtıyor arkamdan.

Böyle bir döngü artık benim hayatım. Hemen hemen her şeyin keyifli gittiği, kendimi sevgi pıtırcığı gibi hissettiğim dönemlerin ardından hep sarsıcı şeyler..Küçülen gözler, başta beliren yakıcı,berbat bir ağrı, sigara - kahve tüketiminde hızlı artış, gıda tüketiminde sıfıra yakınlık... Sonra yine her şeyin yoluna girdiği ve öyle devam ettiği bir süreç... Ta ki "bu artık böyle gider" diyene kadar.

Gerzeklik bende ki, her seferinde de diyorum bunu... Öyle de güveniyorum yani koşulsuz şartsız.

İşin tuhafı, öyle saçma sapan, öyle küçük şeyler oluyor ki bu başlangıçların nedeni... Geri dönüp baktığımda inanamıyorum. Küçülen gözlerim hayretle büyüyor. "Ama nasıl olur yaa!" diyorum...

Hakikaten, nedir bu böyle? Bu kadar küçük, bu kadar abuk nedenlerle beni bu kadar çok üzemezsin hayat. Gerçek derdin nedir, hele bir söyle... Söyle de varsa bir çözümü bilelim... Ne gerekiyorsa yapalım.

"Ne oldu?" sorusuna verecek bir yanıtım yok. Diyorum ya, hayret ediyorum ben de. (Şu yazı içinde iki defa kullandığım "hayret" kelimesi bir anda o kadar manasız geldi ki bana az önce ikinciyi yazdığımda. Bir önceki cümleyle beraber üç oldu bir de.)

Tüm bu sarsıntıların üstüne sanırım omzumda bir problem var. Hastanelerden nefret ediyorum ama içimden bir ses git film çektir diye dürtüyor beni. Çünkü zamanında çok kas ağrısı çektim ama hiçbiri bu kadar yakmadı canımı. Öksürürken bile bir şeyler batıyor omzuma... Evet yahu, evet... Her şey üst üste geliyor. Bir dur hayat, bir sakin... 6 milyar insanız şurda, bir paylaşımcı ol.

Neyse ki Sezen ablamız var be... Ne diyor Yalnızlık Senfonisi'nde... "Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak"

Dur hele sen hayat dur, şu ağrılarım geçsin de biraz. Daha dikilip askerlerinin karşısına, nakaratına geçeceğim şarkının:

"Hadi gelin üstüme, korkmuyorum!"

10 Haziran 2010 Perşembe

Yarım

Bu aralar bir dolu yarım kalmış yazı birikti elimde. O konuya başlıyorum, tıkandığım yerde, kalıyor. Sonra başka bir konu geliyor aklıma. Başlamak lazım diyorum, başlayalım. Başlamak bitirmenin yarısıdır. Ama ancak yarısını yapabiliyorum işte. Sonra hoop dağılıyor dikkatim.

Bunca zaman hiç böyle bir sorunum olmamıştı. Dikkat dağınıklığı yani... Belki daha da ilerlemeden bir çaresine bakmalı...

Sonra acaba o yarm yarım yazıları birbirine eklemleyip anlamlı bir bütün haline getirebilir miyim diye düşünüyorum?

Bilmem...

Belki de artık internette popüler olan pekçok sitenin belirli karakter sınırları belirlemesi yüzünden uzun yazamıyorum. Hatta uzun düşünemiyoruz bile belki. Düşüncenin içeriğini nasıl geliştireceğimizden ziyade, bize sunulan karakter sınırları içinde nasıl ifade edebileceğimize kafa patlatıyoruz. Kısıtlayıcı bir etki... Halbuki sınırsızca düşünüp sınırsızca ifade etmenin güzelliğini yaşayabilseydik...

Velhasılı, uzun yıllar önce, henüz kendini-kocaman-olmuş-zanneden-bir-çocukken denememsiler serimin ilk yazısına "Hep yarım kalmış cümlelerde yaşıyorum ben. Sonunu getirmek için çaba harcadıkça virgüller çıkıyor karşıma..." cümleleriyle başlamıştım. Şimdi bakıyorum da, o zamanki halimden ziyade, şimdiki kendini-çocuk-zanneden-ama-eşek-kadar-olmuş-insan'ın içinde bulunduğu durumu daha iyi anlatıyor sanki...

3 Haziran 2010 Perşembe

Vatandaş Abuzer / Yücel Sarpdere


Son zamanlarda okuma hızım epeyce düşünce okumalarım üzerine yazdıklarım da azaldı. Şimdilerde bunu telafi etmek peşindeyim ancak ne kadar başarabilirim bir fikrim yok.

Yine de son zamanlarda hızla okuduğum ve yer yer çok güldüğüm, bir yandan da anlatılan olayların ya da benzerlerinin bu ülkede gerçekten de yaşanmış olması düşüncesiyle çaresizce öfkelendiğim Vatandaş Abuzer'den kısaca da olsa bahsetmekle başlamak yerinde olur herhalde.

Vatandaş Abuzer, aslında trajikomik bir öykü. 1980 döneminde, sıradan bir vatandaşı ve polis güçleri ile askerlerin dönemin getirdiği paranoya ve iktidar sarhoşluğu nedeniyle başına gelenleri anlatıyor. Abuzer'in İstanbul'a gelişinden kısaca bahsettikten sonra bir sabah sokakta yürürken bir grup polis tarafından yakalanarak emniyete, siyasi şubeye götürülmesiyle asıl olaylar başlıyor.

Aylarca gözaltında kalan Abuzer daha sonra askeri bir cezaevine gönderiliyor. Dönemi yaşayanların anılarından sık sık duyduğumuz olayları bir de geveze Abuzer'in başından geçmiş gibi okuyoruz aslında. Abuzer'in sorulan sorulara dair hiçbir fikri olmaması nedeniyle büründüğü suskunluk uzadıkça onu sorgulayanların paranoyalarının nasıl had safhaya vardığını, Abuzer'e kendi kafalarında ne tür hikayeler, ne tür kimlikler yazdıklarını "Yok artık daha neler!" diyerek okuyorsunuz.

Yer yer Abuzer'in konuşmalarının uzunluğu, gerçekiliğe aykırı kaçsa da çok rahatsızlık verici bir ayrıntı olmuyor bu. Ben bilhassa aşağıya yazacağım diyaloglara ve cezaevinin idaresinden sorumlu komutanın şaheser zannettiği dandirikten şiirlerine çok güldüm...

***

(...) "Yani evladım," dedi, "Buradaki tutuklular normal tutuklular mıdır?"
Asker bu sefer soruyu anlamanın şevkiyle gırtlağını yırtarcasına evap verdi: "Hayır komutanım!"
"Ya nasıl tutuklulardır?"
"Anormal tutuklulardır komutanım."
"Peki normal tutuklularla anormal tutuklular arasındaki fark nedir?"
"Normal tutuklular normal cezaevlerinde bulunurlar komutanım. Hırsızlar, esrarcılar, ırza geçenler normal tutuklulardır. Vatanı yıkmaya kalkışanlar anormal tutuklulardır!"
"Peki bunlara nasıl davranırız?"
"Anormal komutanım."

(sf.130)

***

"Ne yapacağız bu herifi?" dedi Başkan.
Savcı, "Basalım cezayı gitsin..." dedi. "Onunla mı uğraşacağız?"
Başkan gözlüğünü çıkartıp amsanın üzerine koydu.
"Herif haklı," dedi. "Hakkında hiçbir delil, en ufak bir kanıt yok. Bomboş bir dosya. Adam emniyette bile ifade vermemiş."
"Öyleyse asalım!" dedi Savcı. "Bir daha böyle delilsiz melilsiz yakalanmasın."

(sf.273-274)

2 Haziran 2010 Çarşamba

Yıllara Yayılan Tebessüm

Aslında durmadan bir şeyler geliyor aklıma. "Bunu yazmalıyım," diyorum. "Yazıcam abi yazıcam" diyorum. Çoğu için gerekli konsantrasyonu sağlayamıyorum. Aşmam gereken en önemli sorunlardan biri bu.

Ama bambaşka bir şey yazmak için geldim şimdi. Aklıma gelen birçok şeyi bir kenara bıraktım. Bir anımı anlatmaya geldim.

9 ya da 10 yıl önceydi sanırım. Lise son sınıfta olmalıyız. Bir sene önce bölüm tercihleri yapılmış, sınıflar karışmış. Yeni yeni arkadaşlar gelmiş sınıfa. Ya da biz gitmişiz... En doğrusu ortada buluşmuşuz herhalde...

Tabii eskiler, yeniler, şimdi bakıldığında çok masum gelen hesaplar... Gruplaşmalar oluyor her sınıfta. Benim ait olduğum bir grup yoktu. Genellikle ortadan bir noktadan bakmayı seven bir insanım herhalde. Ama gıcık olduğum bir grup vardı:) Bir de grubum değil ama birlikte iyi vakit geçirdiğim, bir şeyler paylaştığım, zamanla da "dost" demeye başladığım insanlar...

İşte sınıfların karışmasından sonra tanışma imkânı bulduğumuz, ilginç bir şekilde birkaç kişinin bizim arkadaş olmamamız için bilinçli bir şekilde uğraştığı bir arkadaş vardı. Uğraştılar, uzak tutmaya çalıştılar. Bana onunla ilgili, ona benimle ilgili aslı astarı olmayan şeyler söylediler. Sonra bir gün bir şekilde çıkıyor hepsi ortaya ama. Yine çıktı ve biz her şeye inat arkadaş olduk.

Bu blogda ve genel olarak internet aleminde kullandığım "ena" lakabı esasen lise yıllarında, sınav kağıtlarına ve o dönem bilgisayara karşı olduğumdan teksit kağıtlarına yazdığım deneme mi şiir mi ne halt olduğu belli olmayan yazıların altına ismimi yazmaya üşendiğim için, ismimin baş harflerinden elde ettiğim bir kısaltmadır. Ama ilk kullanımdan itibaren benim için üşengeçlikten ziyade hoşuma giden bir şey oldu. Seviyordum. Kısa bir süre sonra arkadaşlar da telefonlarına filan "ena" diye kaydetmeye başladılar beni.

Lise yılları, malumunuz ergenlik filan, fazlasıyla hassas ve duygusal olunan dönemlerdi. Ben bir de ekstradan duygusalım zaten, boyuna basardım yazılarımda özlem, umut, hasret, ayrılık, sevgi... Kelime oyunlarından hoşlanırdım. (H)içlenmeler gibi, (Ç)almak filan derdim. (U)mutsuzluk derdim... Derdim de derdim... Kelimelerin hem anlamlarıyla hem de sesleriyle şahane oyunlar çıkaran Feridun Düzağaç'a ise bayılırdım. Müziğinin çok da önemi yoktu aslında ama onu da severdim.

Bir gün, muhtemelen yine babam orada çalışmaya başladığı için mecburen gittiğim ve hiç sevmediğim, dolayısıyla da hocalarıyla sık sık didiştiğim dersanede geçirdiğim bir haftasonunun ardından gelen bir pazartesi günü sınıfa girmiştim yine. Severdim ben okulu. Dersleri, öğrenmeyi... Hiç pazartesi sendromu yaşamadım yani. Ama eğer yaşıyor olsaydım, o gün kesinlikle ilk dakikadan atlatmış olurdum o sendromu.

Yukarıda bahsi geçen arkadaşım, yüzünü aydınlatan tebessümüyle seslendi. Yanına gittim, selam kelam... Sonra çantasından bir dosya içinde bir kağıt uzattı bana. Kağıt dediğim, dörde katlanmış, bayağı büyük bir şey yani. Şaşkınlıkla "Ne bu?" dedim. "Aç bak," dedi. Açtım, baktım. "ENA'ya sevgiler" yazılı ve imzalı bir Feridun Düzağaç albümü posteri...

Bu küçücük bir şey belki... Ama aradan neredeyse 10 yıl geçtiği halde, hatırladıkça, o postere baktıkça hâlâ gülümsüyorum işte... Posteri hiçbir yere asmaya kıyamadım misal. Bant izi olur, evden taşınırım, çıkarmak zorunda kalırım, çıkarırken zarar görür, yırtılır... Sıradan bir poster değil çünkü o... Poster her zaman bulunur. Gidersin alırsın. Hatta imzalatırsın yine. Mesele değil... Ama o poster özel işte... Çünkü o poster sadece bir resim bir imzadan ibaret değil. Onda arkadaşlık var, değer verme var, tebessüm var, yüreğe yayılan bir ılıklık var.

Eyvallah...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...