22 Temmuz 2010 Perşembe

[TARİHTEN BİR YAPRAK] Diktatör Sevda

Yine oturdum, eskileri karıştırdım dün akşam biraz. Muhtemelen üniversite döneminde, yine ders çalışırken karaladığım bir şey geçti elime... Bir "şey" diyorum, çünkü şiire benziyor da benzemiyor da... Aslında ilk versiyonu kesinlikle benzemiyor da, sonrada bir iki uğraşmışım üzerinde. Dün birkaç kelime, cümle attım, biraz daha uğraştım. Şöyle:

DİKTATÖR SEVDA

Yüreğimden öte yol yok
Cesaret yoksunu
Duygular için.
Yüreğimin duvarlarında
Her gün bir çentik daha şimdi...
Bazen isyan etse de gözyaşlarım
Susuyor yüreğim
Susuyor sevdam
İsyankâr gözyaşlarımı
Ezip eçiyor suskunluğuyla.
Yüreğimde diktatör bir sevda
Kendi bildiğini okuyor
Uzlaşmak nedir bilmez,
Durmadan savaşıyor.
Kuşlar sevmez ki savaşı
Çiçekler sevmez...
Baharı bahar yapan
Bunlar ya,
Sürdü yüreğimden baharı
Diktatör sevda...

Aralık 2004 / İstanbul

20 Temmuz 2010 Salı

Acı

Kendinde değildi artık. Kendi değildi. Herhangi biri olmuştu şimdi. Yüreği acıların istilasında herhangi biri. Herhangi birinin en büyük acısını, bir başka herhangi birinin en büyük acısına eklemiş… Belki paramparça olmuş yavrusunun bedenini toplamaya çalışan bir anneydi. Belki daha altında yaşadığı göğe bakamadan küçük bir hücreye tıkılıp kalmış, nereye dönse aynı soğuk duvarları gören bir çocuk… Ne zaman konuşacak olsa bir durup düşünmesi gereken. İçinden geldiği an içinden geçen türküyü söyleyemeyen… Söylerse ummadığı bedeller ödeyen… Ne oralı ne buralı olabilen… Öyle biriydi.

Kendi değildi artık. Yeryüzünde ne kadar acı varsa yüreğine üşüşmüştü. Çocuğuna istediği oyuncağı alamayan bir babaydı belki. Eline tutuşturulmuş bir silahla hiç tanımadığı birini “kutsal görev” diye öldürendi. “Düşman”a “düşman” edilendi. Nasıl tutulacağını bile öğretmeden eline tutuşturulan silahla bir annenin yüreğine ateş düşürendi.

Kendisi bile tanıyamamışken daha vücudunu, birilerinin şehvetini dindirmek için kullandığı küçücük bir kız çocuğuydu belki. Nedenini anlayamasa da içine çöken utanç duygusundan kurtulamayan… Kurban edilendi. Kurban seçilendi. Pencereden baktığı için dayak yiyen, bir erkekle yan yana yürüdüğü, birini sevdiği, sevildiği için öldürülendi. Bir mayına basıp paramparça olan bir adamdı. Vücudu sarsılırken kurşunlarla ölümün kokusuyla kekiğin kokusunu ayırt edemeyen bir köylüydü.

Adı farklı diye tartaklanan, vurulan bir öğrenciydi belki. Belki güzel yüreğiyle yardım etmek isterken acı çekenlere, bedenine dört kurşun yiyen 19 yaşında bir gençti. 3 yaşındaydı hatta, beynini parçalayan tek kurşunla ölmüştü. Akıl almaz işkenceler görmüştü belki. İnsanın aklına misafir etmek istemediği ne varsa yaşamıştı. Hepsinin acısını çekiyordu şimdi.

Bu acılar çekilmesin isteyen, elinden bir bok gelmeyendi. Kendi acısından kaçmak için kendinden kaçan, herkesin acısı olandı belki.

Belki… Bir “belki”nin ardını dolduramayacak kadar hayal gücünü yitirmiş biriydi… Neyse ki gerçekler vardı bütün hayal güçlerinin ötesinde… Buna şaşıyordu en çok da… Bunca vicdansızlığı gerçeğe dönüştürmeye hayalin bile gücü yetmezdi… Onların gücü nasıl yetmişti?

Kendi değildi artık o. O kadar yanıyordu ki canı bazen… Kendinden bahsederken bile “o” diyordu…

Oyunlar


Futbolun Şifreleri adlı kitapta, Avrupa ülkelerinde senede iki defa gerçekleştirilen mutluluk anketlerinden bahsediliyordu. Gelir artışının da insanların mutluluk seviyesini artıran etkenlerden biri olduğu ancak bu etkinin kısa süreli olduğu gözlenmiş. Zira daha önce kendilerine Adams ailesini referans alan bir aile onların gelir düzeyine ulaştığında kısa bir süre mutlu oldukları fakat daha sonra kendilerine yine kendilerinden yüksek bir gelir düzeyine sahip bir aileyi, misal Smithgilleri referans alarak yine aynı mutsuzluk girdabına sürüklenmekte, onlara yetişmek için çalışmakta ve mutluluk düzeyleri düşerken stres düzeyleri artmakta imiş.

Az önce kafamı dağıtmak için Bejeweled Blitz oynarken aklıma geldi bu. Benden yaklaşık bin puan fazla almış bir arkadaş vardı listede. "Şunu geçeyim," diye başladım tıklamaya. İlk birkaç oyun ısınma turları filan... Seviyorum da oynamayı yalan yok. Ama bütün vaktimi de ayıramam, yapmam gereken işler var. "Tamam şunu geçeyim bırakacağım." Birkaç oyun sonra geçtim. O esnada sıralamada yükselince bir başka arkadaş takıldı gözüme. "Şuna da birkaç bin kalmış lan, bi bunu da geçem," diye basıverdim "Play"e...

Hayatın oyunları bile kendine benzetmesi ne acı! Yoksa oyunlar hayatın adamı mı zaten?

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kırmızı Başlıklı Kız'ı Gözlerini Kocaman Açarak Dinleyen Kızın Mucizesi

Beş sene kadar önceydi. Çok neşeli bir anımda, okuldan çıkmış otobüs durağına doğru yürürken telefonum çaldı. Babamdı arayan... Önceki cümleler de hatırımda ya "Anneannen vefat etti kızım," derkenki ses tonu uzunca bir süre gitmedi kulaklarımdan...

Ertesi gün sınavım vardı. Annem "Gelmesin sakın," diyordu babama. Sesi geliyordu. "Sınavı var yarın. Sana söyleme dedim o kadar." Gitmek istedim. Annemi üzmek istemedim. Gitmedim. Gidemedim.

Derslere girmedim ertesi gün. Kampüste öyle dolanıyordum sınav saatine kadar. Kederli bir anımda, öylece otururken bir köşede telefonuma bir mesaj geldi. "Kuzeeen, yeğenimiz doğdu."

Ne tuhaf bir andır o. Nasıl bir karmaşadır...

O zaman "Tamam," demiştim. "Çocukluğumun masalcısı beni bıraktıktan sekiz saat sonra bir mucize gibi doğduysa eğer minnacık bir bebek, 'Artık masal dinleme çağın kapandı, masal anlatacaksın' diyor bana hayat." Büyüdüğümü yüzüme vuruyordu adeta.

Şimdi neredeyse beş yaşında o çocuk. Ve ben dün gece masal anlattım ona. Gözlerini kocaman açmış dinliyordu. Arada durup "Gözlerini kapamazsan anlatmam," diyordum. Merakla sorular soruyordu. O kadar mı güzel dinlenir bir masal Yarabbi! O kadar güzel dinliyordu.

İlk başta onu ben yatırıyorum diye mızıldanmıştı aslında. Yani ben yatırıyorum diye değil de, benim Fatoş Halama bağlandığım gibi bağlandığı Sibel Halası diğer odada kaldı diye. Sanki sevilmediğini düşünüyormuş gibi ağlak bir sesle "Halacım Sibel Halam niye yanıma gelmiyor?" dedi. "Gelecek birazdan. Az işi var. O gelene kadar ben kalayım yanında olmaz mı?" dedim. "Hem masal anlatırım sana." Biraz buruk kabul etti. Aklımda kaldığınca, becerebildiğimde anlatmaya başladım Kırmızı Başlıklı Kız'ı. Onu istedi. Becerebildiğimce anneannemi taklit etmeye çalıştım. O şahane masal anlatırdı. Kuzucuğum Yavrucuğum diye bir masal anlattırırdım ben ona hep. Kuzunun sesini ayrı, annesinin sesini ayrı... Müthişti anneannem... Onu düşündüm ister istemez. Onu taklit etmeye çalıştım...

Masalın ortalarına gelmiştim ki Didar başını kaldırıp, "Halacım bir şey söleyebilir miyim?" dedi. "Söyle," dedim. "Sen bana masal anlat Sibel Halam hiç gelmesin." dedi.:)

Dün akşam Didar'a masal anlattığım anlar mucize gibiydi. O an hissettiğim huzur, o tuhaf olağanüstülük, onun o kocaman açılmış gözleri...

Anneannem, ben de masal anlatıyorum artık... Anneannem... Kuzucuğun istemese de büyüdü...

13 Temmuz 2010 Salı

Takıntı

Takıntılı bir insanım galiba ben...
Çok zaman oldu gibi geliyor elime tercüme bir eser almayalı...
Halbuki yanlış. Halbuki saçma. Çok saçma...
En son bir Türk yazarın kitabını bitirip kapağını kapatırken Ürgüp'e yol alan otobüste, o kadar emindim ki artık aldığım ve bir kenarda diğerleriyle birlikte okunmayı bekleyen kitaplar içinden yabancı bir yazara ait birini seçeceğimden...
Ve kendimi Ayşegül Devecioğlu okurken buldum yine...

Halbuki yanlış... Bundan sonra muhakkak bir yabancı okumalıyım... Üstüne bir tane daha... Yapmalıyım bunu...

Takıntılarım bazen çok zarar veriyor bana...

11 Temmuz 2010 Pazar

[ALINTI]Ahmet Altan - İhtimal

Gerçekleri anlatmak için kullandığınız kelimeler bazen fazla kullanılmaktan eskir ve “eskimiş kelimeler” bu kez lanetli bir büyünün içinden geçmiş gibi biçim değiştirip “gerçekleri “saklar.

Kelime anlamını yitirir ve o “anlamsızlık” arkasındaki gerçeğin önünde kalın bir perde oluşturur.

Savaş, böyle bir kelime.

Bu kelimeyi söylüyor ama genellikle ne söylediğimizi bilmiyoruz.

Bu kelimenin içinde roketle parçalanmış bir çocuk bedeni olduğunu unutuyoruz, mayına basan bir askerin kopan bacağının yerinde kırmızı iplikler gibi sallanan kan damarlarını unutuyoruz, gözüne mermi yemiş bir gerillanın boşalmış göz çukurundan fışkıran kanı unutuyoruz, bindiği minibüsle birlikte havaya uçan genç bir kızın havada kavisler çizen kolunu unutuyoruz.

Savaştan konuştukça, savaş sözcüğünün derinlerinde saklı olan korkunç gerçekler uzaklaşıyor bizden.

Zihnimiz bir deri parçası gibi kalınlaşıp duyarlılığını kaybediyor.

Kelimeler içimize işlemiyor.

Bunları unuttuğunuzda, o parçalanmış bedenleri, yarılmış kafataslarını, akan beyinleri, elmacık kemiğinin yanından sarkan gözü unuttuğunuzda, “savaşın neden sürmesi gerektiğine” dair uzun nutuklar atabiliyorsunuz.

Sürmesini istediğiniz şeyin ne olduğunu iyi görmelisiniz.

Bir pazar sabahı size savaştan küçücük sahneler taşımaya çalışan kelimelerle incinen zihniniz, o kelimelerin gürültüsünü, patlayışını, inleyişini, kıvranışını duymalı, o kelimelerden akan pembemsi kanı, o kelimelerden sarkan kopuk kolları, o kelimelerin içine yan yana dizilmiş sıcaktan şişmiş ölü bedenleri görmeli.

“Savaş” dediğinizde bunlar yaşanıyor.

Kırk bin tane ölü beden yatıyor savaş sözcüğünün içinde.

Ve, beş yüz tane çocuk ölüsü duruyor aynı yerde.

En küçüğü üç yaşında.

Bir mermiyle vurulmuş.

O çocuğun “ırkını” merak ediyorsanız eğer, siz bir alçaksınız.

O bir çocuk, üç yaşında ve bu savaşın içinde vuruldu.

O artık bir ölü.

Onun gibi çeşitli yaşlardan beş yüz tane küçük çocuk var.

O dört yüz çocuğun hikâyesini topladı Tuğba Tekerek, onları size anlatacak, bir mermiyle nasıl vurulduklarını, bir otobüste nasıl yandıklarını, bir minibüsle nasıl havaya uçtuklarını, bir roketle nasıl parçalandıklarını anlatacak.

Savaş kelimesinin gerçek anlamını hatırlayın.

Devamını istediğiniz savaşın ne olduğunu iyice kavrayın.

Savaşı kutsayanlardan, savaşın devamını isteyenlerden, minicik bir barış ihtimalinin bile üzerine titrenmesi gerektiğini anlamayanlardan, savaşta ölenleri unutanlardan, savaşta ölecek olanlara aldırmayanlardan iğreniyorum.

Bazen öylesine öfkeleniyorum ki soğukkanlılıkla savaştan bahseden birini ensesinden tutup, yüzünü parçalanmış bir çocuk bedeninin kanlar içindeki karnına bastırmak, “bak, iyi bak, istediğin savaş bu işte” demek istiyorum.

Görelim bakalım, savaşı gene de isteyecek misiniz?

Alevler içindeki bir otobüste kendi etinin kokusunu duyarak yanmanın, kavrularak ölmenin ne olduğunu biliyor musunuz?

Patlayan bir roketle yarılan karnınızdan sarkan bağırsaklarınızı ellerinizle toplayarak ölmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz?

Bu kelimelerden nasıl irkildiğinizi tahmin edebiliyorum, bir de bunu yaşayanları düşünün.

Ceylan’ın etrafa saçılmış etlerini toplayıp eteğine dolduran annesini düşünün.

Savaşı istiyor musunuz?

Bu ölümleri haklı gösterecek bir nedeniniz, bu çocukların hayatından daha kutsal bir amacınız var mı?

Savaşı isteyenleri Kürt ya da Türk diye birbirinden ayırmıyorum, en küçük bir barış ümidinin bile savaşı durdurmaya yeterli olduğuna inanmayan herkes, kalın kemikli elleriyle çocukları boğan bir cellât benim için.

Savaşı övenler, bu beş harflik kelimenin arkasında neler olduğunu görün.

Neyi savunduğunuzu, neyi övdüğünüzü görün.

Üzerine taşla vurulan taze bir ceviz gibi ezilen beyinleri, bir havan mermisiyle yüzünün yarısı uçan insanları görün.

Kimsenin galip gelemeyeceği, “kimsenin galip gelemeyeceğini” savaşan herkesin bildiği bir savaşı neden sürdürüyorsunuz?

Daha fazla genç, daha fazla çocuk ölsün diye mi?

Barışı hemen sağlayamıyorsak, bir “barış ihtimali” yaratmalı, o ihtimalin içinde durmalı, konuşmalı, o ihtimali bir gerçeğe çevirmek için uğraşmalıyız.

Bizim için bir “ihtimal” bile çok kıymetli şimdi.

Bir mermiyle alın kemiği kırılmış, gözü avucuna düşmüş bir çocuğu hayal edin, böyle ölen bir çocuk zihninizde ve vicdanınızda bir kıpırtı yaratmıyorsa, bunun sevdiğiniz bir çocuk olduğunu düşünün, böyle bir acının gerçekleşmesini önleyecek bir ihtimal bile çok değerli değil midir?

Savaşı o ihtimalden daha değerli bulan alçaklardan olmayın, çocuklara acımayanlardan olmayın, gençlerin ölümünden bir sevinç yaratmaya uğraşanlardan olmayın.

İnsanı ve tanrıyı unutanlardan olmayın.

***
ena not: Ayrıca şu linke de göz atmanızı öneririm. Bahsi geçen yazı dizisinin ilk bölümü: http://www.taraf.com.tr/haber/savasin-oldurdugu-cocuklar-1.htm

...


Su içmeye çalışıyorum.
Geçmiyor boğazımdan. Su bu yahu! Hani akıp giden. Öyle takılıp kalıyor ama orada.
Üzerimdeki tişört sırılsıklam. Ne kadarı gözyaşlarımdan ne kadarı titreyen ellerimle içmeye çalıştığım sudan bilmiyorum. Önemi de yok.

Ahmet Altan "İhtimal" diye bir yazı yazmış. Kopyala yapıştır yapma imkânı doğar doğmaz, yazı Taraf'ın sitesine eklenir eklenmez alıntılayacağım buraya. Çünkü yazamıyorum yeniden. Bir kez okumak bile yetti. Dönüp bakamıyorum bir daha. "Tüyleri diken diken olmak" deyimi ne kadar da yetersiz ve kimi zaman nasıl da kifayetsiz bütün anlatım biçimleri gerçek karşısında!

Gerçek! Ben nasıl bilirim, nereden bilirim, ne şekilde anlayabilirim! Öldü onlar! O acıyı ancak bu kadar hissedebiliyorum ben ve bu bile dağıtıyor beni. Onlar ne yaşadılar, anneleri, babaları, sevenleri neler yaşadı? Tahayyül edilebilir bir şey olamaz bu.

1988'den bu yana 500 çocuk... bu artık anlamını yitirmiş... artık...

Sadece kaydı tutulanlar... 500 çocuk... Çoğunun bedenleri paramparça.

Taraf'ta iki gün sürecek bir dizi. "Yanlışlıkla" ölen çocuklar...

Ben nasıl uyuyacağım şimdi? O çocukların hiç görmediğim yüzleri, belki ölmeden önce paramparça olmuş yüzleri, acı bir tebessümle tek tek geçerken gözümün önünden ben nasıl uyuyacağım?

O alçaklar nasıl uyuyor? Her kimse bunlar. Ne düşünüyorlarsa, ne savunuyorlarsa, ne bok yiyorlarsa işte... Umurumda değil. Bunun sorumlusu her kimse, her kimlerse... Nasıl uyuyorlar?

8 Temmuz 2010 Perşembe

Koca Sinan

Ne zaman Unkapanı Köprüsü'nden geçsem illa ki Süleymaniye'yi izlerim. İlla ki... Gözlerim dolar... Çok tuhaf olurum ben Süleymaniye'yi görünce. Bunun da en temel nedeni, ya 7. ya da 8. sınıftayken bir okul gezisiyle izlediğim Koca Sinan adlı tiyatro oyunudur.

Mimar Sinan'ın Süleymaniye'nin yapımı esnasındaki heyecanı öyle etkileyiciydi ki... Yıllar geçti, hâlâ her görüşümde etkileniyorum işte. Biraz mütebessim bir ifade, biraz hüzün, biraz gurur... Benimle hiçbir alakası olmayan bir gurur... Öyle "Vay benim tarihimden neler de çıkmış" şeklinde bir "milli tarih" gururu değil... Ama tuhaf bir gurur işte... O adamın bir dağ gibi yükselmesini istediği eserinin orada bir dağ gibi yükselişini izlerken tuhaf bir his kaplar işte içimi... Anlatmak çok da mümkün değil. Mümkünse de benim kalemim yeterli değil...

Her geçişimde oradan, Süleymaniye'yi her görüşümde (ki dışarı çıktığım her sefer görüyorum neredeyse) aynı şeyleri hissedip bu konuda bir şeyler yazmak isterdim ya, bugün bir haber gördüm, ona nasipmiş. Umarım film de en az oyun kadar yıllar sürecek bir etki bırakır bende... Çağan Irmak umarım Ulak ya da Karanlıktakiler gibi "kendi"ne bir film yapar... Kendine yaptığı her şey bana bir noktadan dokunur zaten...

***

Çağan Irmak ve Şener Şen'den Koca Sinan

Proje fikri Şener Şen'e ait olan sinema filmi "Koca Sinan" Most Production tarafından hazırlanıyor. Şener Şen'in Mimar Sinan'ı canlandıracağı filmin senaryo ve yönetmenlik teklifi Çağan Irmak'a götürülüp, kabul gördükten sonra Irmak hemen çalışmalara başladı. Filmde Süleymaniye Camii’nin yapımı sırasında Mimar Sinan ile Kanuni arasındaki çekişme konu edilecek. Fazıl Hayati Çorbacıoğlu’nun aynı adlı oyunundan beyazperdeye aktarılacak olan "Koca Sinan"da Hürrem Sultan’ı ise Nurgül Yeşilçay canlandıracak.

Filmi kendisine Şener Şen’in teklif ettiğini ve Mimar Sinan karakterini Şen’in oynayacağını belirten Çağan Irmak şunları söyledi: "Fazıl Hayati’nin oyununda beni en çok çeken iktidar ve sanatçı arasındaki çekişme oldu. Süleymaniye’nin yapım süreci... Bir yanda cihan padişahı, bir yanda özgürlüğünü isteyen bir sanatçı, bir yanda Hürrem Sultan, bir yanda da hızla boşalan bir hazine... Çok güzel, çok gerilimli bir hikâye. Yapımcım Mustafa Oğuz’la konuştum, Most Production olarak bir yıl önce oyunun sinema haklarını satın aldı. Bu çok büyük bir iş. Belki bir yabancı ortak da olacak. Hata yapmamamız gerekiyor. En büyük derdim ve dileğim, bu muhteşem binaları yapan Sinan’ın ruhunu hissettirmek, onun doğru algılanmasına vesile olmak."

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Dönüş

Gidişler ne kadar heyecan veriyorsa, dönüşler de o kadar heyecan veriyor bazen. Galiba zaman zaman hareket edebilmekte gizli her şey...

Çok güzel günler geçirdim, çok enerji doldum. Yenilendim... Huzuru iliklerime dek hissettim...

En son oralarda ev fiyatlarını araştırmaya başlamıştım ki, yeter gayrı dedim, geldim. Ama plan çok... Daha izmir, antalya ve antep'e gidicüüük... Planların ne kdarı uygulamaya geçer, ne zaman geçer bir fikrim yok. Ama şimdilik bu planların heyecanı bile yetiyor. Kısmetse bayramda da Batman'da olmayı planlıyorum.

Velhasılıkelam, bir dolu güzel hikâye topladım da geldim.. Akşam güneşi izledim bol bol. Daha da çok sevdim oraların sarılığında izlerken...

İnşallah evin temizliğini halledip buzdolabının mahsun mahsun bakan boş raflarını doldurduktan sonra bir güzel oturur yazarım hissettirdiklerini bu gezinin...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...