31 Ağustos 2010 Salı

Görünmezlik İksirinin Kaynadığı Kazana Düşenin Ahvalidir

Siz hiç yok sayıldınız mı? Hiç, kimse için hiçbir önem taşımadığınızı düşündüğünüz zamanlar oldu mu? Hani kimsenin sizi sevmediğini düşündüğünüz… Sevmek şöyle dursun kimsenin size saygı duymadığını, adamdan saymadığını…

Huzursuzluk

İnsanlardan uzak olmaktır huzur. Bir başına olmak...Kimsenin hayatına müdahale etmediği, hayatını etkilemediği, alakasız bir dolu şeyi yapmaya hakkı olduğunu düşünmediği... İnsanlardan uzak olmaktır işte. Bir başına olmak. Yalnızlıktır huzur.

O yüzden huzur ararken hep "kimsenin beni tanımadığı küçük, sessiz bir sahil kasabası"na yerleşmekten söz ederiz. Orada kimse müdahale edemez çünkü hayatınıza. Çünkü herkes dışındadır hayatınızın.

Anlatmakta zorlanıyorum bu hissi. Bunu istediğin an elde edememek nasıl sinir bozucu bir şeydir... Herkesin her şeye hakkı vardır ama sizin iki gıdım yalnız kalmaya hakkınız yoktur.

Huzursuzluk burada başlar. Çorlu'da takıldığımız bir kafe vardı bizim. Oranın sahibi Eren Abi sohbeti hoş bir adamdı. Bir gün demişti ki "Bazen sen bir iyilik yaparsın, millet sana enayi der. Ama enayilik o değildir. Ancak o yaptığın şey seni huzursuz ediyorsa enayisindir. Senin kendini enayi gibi görmen gerek." Doğru diyordu Eren Abi aslında. Ama zaman geliyor ki sizin iyi niyetle yaptığınız şeyleri sömürüyorlar ya insanlar, hani sizin tamamen iyi niyetle, bir faydanız olsun diye verdiğiniz tavizleri hakları olarak görmeye başlayıp dahasını dahasını talep edip duruyorlar, size hiçbir yaşam alanı bırakmıyorlar ya... İşte o zaman enayi gibi hissetmek ne kelime... Lanetler yağdırıyorsunuz kendinize. "Hay ben vicdanıma tüküreyim!" deyip duruyorsunuz.

Huzursuzluk ruhunuzu sardıkça sarıyor... Huzur özlemiyle yanıp tutuşarak kaçmak istiyorsunuz sonra. İnsanlardan kaçmak... Kimsenin sizi tanımadığı o yere gitmek... Sorun da burada değil mi aslında? İnsanın olduğu yerde huzur olmuyor. İnsan basit olanı karmaşıklaştırıyor. İnsan her şeyi çirkinleştiriyor. Pislik doğuruyor sadece... İnsan insanlığını kullanamıyor.

Neden ben gidiyorum? Neden herkes gitmiyor? Çıkıp gitmiyor... Bu yüzden de kaçıp gitsek bile bulamıyoruz huzuru. Yanlış taşlar mı oynuyor yoksa?

Hep yanlış taşları oynata oynata...
Bu dünya bir gün üstümüze yıkılacak...

29 Ağustos 2010 Pazar

[Tarihten Bir Yaprak] Bakışlarının Kırığı

Sımsıkı sarıldım kırgın bakışlarına
Bir sevda süzülüyordu
Bakışlarının kırığından
Hüzünlü ve ağır yaralı bir sevda.
Yayın kemana her değiyişle,
Usulcacık kanıyordu sevdan kalbine
Kim bilir, kalbinin kırığı belki
Bakışlarına yansıyan.
Ve kalbinin kırığından damlayan
Her damla kan,
Arınıp kırmızısından ve utancından
Yıkanıp, paklanıp
Bir kez daha süzülüyor gözlerinden boşluğa...

ena - 2004

*eski bir yazının kesilerek geçirdiği değişimdir.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Musluktan Damlayan Kelimelerdir

Beni tanımak ister misiniz?

Ben istemezdim. İstemezdim kendimi tanımayı. Siz niye isteyesiniz ki? Dilerseniz burada kesebilirsiniz okumayı. Bu yazıyı size yazmıyorum. Bu yazıyı ben de yazmıyorum zaten. Öfkem yazıyor. Kime yöneltmem gerektiğini bilmediğim öfkem... Ben ona aracıyım sadece. Tamamen onun kontrolündeyim.

Ena kimdir bilir misiniz? Ena adının baş harflerini kısaltır ena der kendine. Öyle asortik, karizmatik dursun filan değil. Tamamen dandik. Üşengeçtir çünkü ena. Uzun uzun yazmaya üşenir çoğu zaman adını. Üşengeç olduğu için yemediği laf kalmaz. Olur olmaz her ortamda rezil edilir. Üşengeçtir ya, her şey söylenebilir onun hakkında. Abartılır hatta. Abartılır ki inandırıcı olsun. Abartılır ki "canım bunda ne var" denmesin. Kime ne zararı vardır o üşengeçliğinin bilinmez. Her haltını kendi eder çünkü. Neden batıyor ki insanlara?

Çekingendir ena. Çekingenliğinden dolayı bazı şeyleri geç yapar. Ama yapar. Onun zararı da kendinedir ama bunun için de delicesine laf söylenebilir ona. Azarlanabilir. Hakkıdır canım, çekinmeseydi o da.

Safi bir "Evet"ten ibarettir. Kimseye hayır diyemez. Olmaz diyemez. Bunu bildikleri için de çökerler tepesine. "Ena mı? Kolay canım, ayarlarım ben." Bir şey mi lazım, "Ena hayır demez ya, ben söylerim ona." O kadar hayırsızdır ena. O kadar... O kadar hayırsızdır ki sadece hayır diyemeyeceği durumlarda aranır. O kadar insan değildir yani. Ara sıra mütereddit, "Ama o gün işim vardı benim," diyecek olsa, önemsizdir işi. Ertelenmelidir. Hemen manevi baskı tonunda "Ne işin var? nereye gideceksin?"ler başlar. Kırgın tonlar konuşulur, kırgın pozlar takılır. Takıntılıdır çünkü ena. Çünkü en büyük korkusu insanları kırmaktır. İnsanlar da gider gelir kırılır ona. Kırılır. Ama ena esnektir. Asla kırılmaz. İstenen söylenebilir ona. İstenen yapılabilir. Biraz baskıyla her şeyi yaptırırsınız ona. Bunalır. Kırk yılda bir, karşısında onu anlayan biri olduğunu sanıp patlarsa "Gerizekalı" olur.

Ena bir şey beceremez. Seçtiği işi yaparak mutludur ama sürekli iş aranır ona. Çünkü seçtiği işi yapma biçimi hoşuna gitmez insanların. Çünkü belirli saatleri yoktur. Ünvanı, makamı, kartviziti de yoktur. Düşünemez ena. O yüzden hep onun adına düşünülür. Nasıl mutlu olduğunun farkında değildir. O "Sıkılırım" dese de inanmayın, sizin dediğinizi yaparsa mutlu olacaktır. Çok sevilir ena. O kadar sevilir ki herkes onun mutluluğunu ister. Herkes kendi mutluluğunu dayatır ona.

Bir de hep haksızdır. Abartılıdır. Mutluluğunu anlatırken, derdini anlatırken, sıkıntısını anlatırken. Hep abartılıdır. Her şeyi abartır. Her şeyi... Bir şey söylediğinde kıskançlığından söylüyor bile olabilir.

Paranoyaklar haklıdır paranoyalarını anlatırken. Doğru söylerler. Ama ena yalancıdır. Hiçbir zaman büyük yalanlar söylememiştir aslında, "Allah Allah"tır, "İlginç yav"dır. Ama paranoyak adam enanın söylediğinin aksini söylüyorsa kesin ena yalancıdır.

Siz olsanız tanımak ister miydiniz ena'yı? Gereksizin biridir. Ruhu alınmalıdır. Gereksiz duyguları vardır çünkü. Halbuki gereği yoktur. Hakikaten yoktur. Musluktur ne de olsa. Gerektiğinde açılmalı, lüzumsuz su akıtılmamalıdır.

Arada damlatır böyle. Kelime damlatır. Damlattığı kelimeler kandandır. Kan mı? Yok yok kızılcık şerbeti, vişne suyu, nar suyu....

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Saçma

-Otursam, saçmalasam sabaha kadar.
-Sabah oldu zaten
-Bana gelişi o fiyattan zaten abi.
-Ne gelişi?
-Lafın gelişi.
-Püfff! Saçmalama ya.

19 Ağustos 2010 Perşembe

[Tarihten Bir Yaprak]İnsanların ve Sokakların Hikâyeleri

Geçen gün lise yıllarında yazdığım bir öyküyü karıştırdım tekrar. Bilgisayardan nefret ettiğim, sarı teksir kağıtlarına kurşun kalemle, gösterebildiğim kadar özen göstererek yazdığım sayfalar... Silgi izleri... Kahve lekeleri... Sigara kokmuyor henüz, o dönem gizli içiyordum sigarayı. Ancak başımı camdan çıkararak...

Öykünün karakterleri tamamen Yeditepe İstanbul ve Sıcak Saatler dizilerinden kopyalanmış gibi adeta. Yer yer "Vay!O yaşta neler demişim ben la! Bu kadar da büyük konuşulmaz ki," dedirten cümleler mevcut. Ama içinden hoşuma giden birkaç  tasvir, birkaç cümle oldu. Bir de küçük bir denememsi çıkardım. Aşağıya ekliyorum. Hafif oynanmış olarak tabii. Çok küçük bir iki sözcük değişimi...


17 Ağustos 2010 Salı

Yankısız Bir Gün

Son birkaç yıl içinde geçirip geçirebileceğim en boş günü ardımda bıraktım. Aradan geçen bunca saat içinde boş boş oturdum, internette oyun oynadım, televizyonda saçma gündüz kuşağı dizileri izledim, msn üzerinden gündelik yazışmalar gerçekleştirdim. Ama genellikle öyle boş boş durdum ve zamanın ayak seslerini dinledim...

13 Ağustos 2010 Cuma

[Tarihten Bir Yaprak] Savaş Ne Demek?

Biraz etrafı derleyip toparlayayım, kitapları, not defterlerini, kağıtları bir düzenleyeyim dedim. Epeydir bilgisayar başından kalkıp da göz atma imkanım olmamıştı.

Çeşitli notlar aldığım bir grup kağıdın altında çok eskiden, liseye giderken ancak bir saı çıkarabildiğimiz Parola dergisini gördüm. Çok uğraşmıştık. Çok heyecanlanmıştık. Okulda birkaç kişiden de yazı/şiir almayı başarmıştık ama çoğunluğu 3-5 kişinin hâkimiyetinde oldu mecburen.Onu başarabildik ancak...

12 Ağustos 2010 Perşembe

Benler ve Genler

Her çocuğun geçtiği bir dönem midir, yoksa bana has bir şey midir bilmem, bir dönem evlatlık olduğumu düşünürdüm. Hiçbir şey ikna edemiyordu beni. Ne abimin çocukluk resimlerini kendi resimlerin sanmam (harbiden çok benziyor bu arada) ne annemin arkadaşlarının "Ay ay aynı küçük Medik" demesi, ne babamın arkadaşlarının "Hocam kızınız size çok benziyor"ları ne de abimin arkadaşlarının "Oha lan Kero senin birkaç sene önceki halin geliyo" demeleri... Hiçbiri ama hiçbiri beni ikna edemiyordu...


6 Ağustos 2010 Cuma

Çizgileri Yok Saymak

Hani bazen kaldırım taşlarının çizgilerine basmadan yürümeye çalışırız. Bir çeşit yok sayma... O çizgiler yokmuş gibi davranacağız. Adamdan saymayacağız o çizgileri. Basmaya bile tenezzül etmeyeceğiz...

İşte o anlarda, yok saymaya çalıştığımız o çizgiler her zamankinden daha fazla yer işgal ediyor zihnimizde. İçimizde sürekli bir dikkat hali... "Basmamalıyım basmamalıyım basmamalıyım." İnsanı her zamankinden daha ihtiyatlı olmaya zorlayan haller... Yok saymaya çalıştığımız şey, zihnimizdeki varlığını giderek güçlendirir işte öyle zamanlarda... Ve hatta varlığını tam da bizim onu hiçleştirme çabamıza borçludur...

Tuhaf mı? Değil belki... Tuhaf olan bunu fark etmeyip sürekli yok saymaya çalışmamız bir şeyleri. Sonra da kızıp durmamız... Neden bir türlü kurtulamıyorum diye...

O çizgilerin varlığını tanıdığımız an çok daha rahat yürüyeceğiz. Kimseye çarpmadan, duraksamadan, ve kafamız rahat...

3 Ağustos 2010 Salı

Sarkaç


Öyle diyorduk kendimize. Öyle hissediyorduk kendimizi. Bazı akşamlar sohbet ederken, "Ulan bi an dehşet mutluyum, sonra birden bi hüzün kaplıyor içimi. N'oluyo anlamıyorum anasını satiim" minvalinde cümleler kurardık.

"Sarkaç" dedik sonra. Biz sarkaç gibiydik. Bir ucu mutluluk bir ucu hüzün... Sallanıp duran bir sarkaç... Arada duruluyorduk illa ki. Ortada öylece durduğumuz yahut çoook hafifçe sallandığımız, kısacası normal insanlar gibi yaşadığımız günler oluyordu. Sonra bir el mi dokunuyordu, ne oluyordu bilmem ruhumuz yine ordan oraya sallanıyordu...

Mutluluğa sarı(lı)yorduk...
Sonra birden korkup kaçıyorduk...

Hüzne sarı(lı)yorduk...
Sonra kaçıyorduk...

Sardık...
Kaçtık...

Sar-kaç-tık...

Tık
   Tık
       Tık....
Kimse yok mu? Ben geldim sallanmaya...Ben geldim... Sallamaya...

Şimdi yine sarkaçcılık oynuyoruz galiba... Biz zaten acayip telepatiğiz Sino'yla... Şimdi ben bunları yazarken rüyasında sarkaç görüyordur o da kesin:)

Velhasılıkelam... Ortada durmaya ihtiyaç var... Hareket halindeyken çeviri yapamıyorum çünkü. Ve içimdeki sarkacı yavaş yavaş, yumuşakça durduran bir el hareketi niyetine, oturup, cümlenin sonuna noktayı koyar koymaz göndere basacağım bu yazıyı yazıveriyorum.

Evren ve Altın Yumurtlayan Tavuk

Çekim Yasası üzerine bir iki çalışma yapmıştım. Para kazanmaktı maksat. Yoksa ömrünü Evren dedikleri o şeyi anlatmaya ve sevdirmeye vakfetmiş biri değilim. Zaten o çekim yasası kitaplarında anlatılanlara bakınca aslında, derininde evren denen şeyin biraz salak olduğunu düşünmüşümdür hep. Neden derseniz;

Şimdi eyvallah, olumlu düşünmek güzel bir şeydir. İyimser olmak hoştur. İyimserlik bir masaya konmuş çiçek gibidir, masayı değiştirmese de güzelleştirir. Buna hiçbir itirazım olamaz.

Çekim Yasası özetle size der ki, "istemediklerinizi değil, istediklerinizi düşünün. Yüce Evren onu size verecektir." Sonra detayına indiğinizde şöyle der size: Olumlu düşünmek yetmez. Düşüncelerinizi de olumlu şekilde ifade etmelisiniz. Misal "Ya hasta olmayayım bu kış n'oluuur" demek yerine, "Bu kışı sağlıklı geçireyim," demek gerekir. Bir yere kadar buna da eyvallah. Tamam insan psikolojisine güzel etkileri vardır bunun. Hoştur, iyidir. Ama benim üzerinde çalıştığım kitapta bunu şöyle sebeplendiriyordu: "Çünkü hasta olmayayım dediğiniz anda Evren oradan hastalık mesajını alır ve düşündüğünüzü geri aldığınız için de size hastalık gönderir. 'Faturalarım çok gelmesin' dediğinizde de size otomatik olarak fatura gönderir. Çünkü fatura kelimesini mesaj olarak algılar."

Şimdi güzel kardeşim, benim söylediklerimi yahut düşündüklerimi sadece şeklen ele alan bir varlıktan ben hiçbir şey istemem zaten. Eğer ki o evren ben "hasta olmayayım" dediğimde, "Aha hasta dedi hasta dedi, masa 3'e bi hastalık çek," diyorsa afedersin de salağın daniskasıdır o arkadaş! Ben ondan hiçbir şey istemem. Önce gitsin cümleleri anlamlarına göre değerlendirmeyi öğrensin. Bize ilk okulda öğretiyorlar çünkü: hani anlam bakımından olumlu biçim bakımından olumsuz cümleler filan...

Velhasılıkelam, ben evrene inanmam. Çekim yasası da dinsizler için din üretimi gibi bir şey gelir bana. Bütün öğeleri de çeşitli dinlerden alınıp adları değiştirilmiş öğeler gibi gelir bana. Neyse konumuz bu değil ama... Bağışlayın, uzun ve belki gereksiz bir giriş oldu.

Sadece şunu demek istemiştim;
Adı nedir bilmiyorum ama tuhaf bir şey var bu hayatta. Bazen bir insanı çok düşündüğünüzde küt diye karşınıza çıkması çok esrarengiz bir olay gibi geliyor bana. Evren teorisi de yukarıdaki sebeplerle açıklayamıyor bana bunu.

Kaç defa başıma geldi saymadım da, sonuncusu bugündü...

Geçen sene misal, çok eski bir arkadaşımla anılarımız geliyordu sık sık aklıma bir dönem. Bir şey oluyor, ben dört yıldır görüşme imkanı bulamadığım o arkadaşı hatırlıyorum misal. Ertesi gün biri bir şey söylüyor, "Aaa, abi biliyor musun bizim bir arkadaş vardı o da böyle derdi," filan diyorum... Bu şekilde bir 5 gün geçtikten sonra telefonum çaldı bir gün ve o arkadaş aradı.

Bu aralar da belirli videolara takmış durumdaydım. Tekrar tekrar izliyorum. "Ya bak şurda da şöyle olmuştu" deyip duruyorum kendi kendime... Sonra bugün bir kafe masasında çeviriye gömülmüş otururken arkadaşım dürtüyor beni, "Aaa bak senin sevdiğin insanlar geliyor."

Bu çok değişik, çok mucizevi bir şey bence... Hani bu hayatı yaşanmaya değer kılan bilinmezliklerden... Ve insana kendini çok iyi hissettiriyor.

Nasıl oluyor bu, neden oluyor, adı ne, çekim yasası mı, evren mi, düşünce gücü mü? Bilmiyorum! Ve her haltı öğrenmeye can atan ben, inanın öğrenmek de istemiyorum bunu. Bu benim küçük mucizelerimden... Mucize kalsın... Öyle hissettirsin her seferinde bana. Aklımdan geçen bir sevdiğimi her gördüğümde elmacık kemiklerim ağrısın tebessüm etmekten...

Altın yumurtlayan tavuk gibi bir şey bu...

1 Ağustos 2010 Pazar

Olağan Mucize

Bazen dönüp bakıyorum...
Tuhaf geliyor bana.Değil belki de. Belki hayatın işleyiş şekli bu bizzat. Tesadüf diye bir şey yok belki.

Bazen dönüp bakıyorum, benim canımı yakmak için; onun istediği gibi davranmadığım için, benle bir müddet uğraşıp sonra sınıfta bırakmış, okulumun uzamasına neden olmuş adam aslında nasıl da seyrini değiştirmiş hayatımın.

Çok üzülmüştüm tabii.Ağlamıştım.Lanetler yağdırmıştım o şerefsize. Ben kendi fikrimi, okurken düşündüğüm şeyi söylemiştim sadece. Yanlış düşünmüş de olabilirim. İyi bir hoca, yanlışımı düzeltirdi. Yanlışsa...

Her neyse, anlatmak istediğim bu değil...

Şimdi, bugünden dönüp bakınca, okulun yarım dönem uzamasıyla hayatımın başka bir yöne döndüğünü görüyorum. Bu sayede başka başka insanlar tanıdım mesela. Çok sevdiğim insanlar... Bu sayede biraz daha rahat iletişim kurar oldum. Biraz daha... Çok daha fazlası da var da...

Kısacası demem o ki, bazen kötü sandığımız şeylerin harbiden güzel sonuçları oluyor be!

Ve o şerefsizden bu yaptığının intikamını tam da bu durum alıyor... Bana kötülük yaptığını sanıyor o hâlâ... Halbuki çok şey kazandım ben onun yaptıklarından doğan sonuçlarla... (Kalmam da kolaycılığa kaçma çabalarımın intikamıydı sanırım. Aynı dersi [birebir aynı ders, aynı konular, makaleler] daha önce başka bir hocadan, başka bir bölümden yüksek notla geçmiştim. Bildiğim bir şey alayım da son sene uğraştırmasın diyerek almıştım bu dersi.)

Belki hayatın işleyişi bu... Olağan bir mucize... Hiç mucize olağan olur mu demeyin...Olağanlığını fark etmediğimizden mucize sanmamız...

***

(En komiği de neydi biliyor musunuz? Ben okul uzayınca hani bari harçlığımı çıkarayım diye bir kitapçıda çalışmaya başlamıştım. Bir iki ay sonra, bu herifle karşılaştık orada. "Ne yapıyorsun? Nasıl gidiyor?" diye sordu. "N'olsun hocam, bildiğiniz gibi okul uzadı tek dersten.Bizim bölümden bir ders seçtim, haftada bir gün gidip geliyorum. Onun dışında burdayım," diye cevap verdim. Adam ne dedi biliyor musunuz? "Hadi yaaa, çok kötü olmuş. Hangi dersten kaldın?" Bu da mallıktır! "Sizin dersinizden." dediğimdeki yüz ifadesi süperdi ama.)

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...