30 Eylül 2010 Perşembe

Öyle Bir Geçen Zaman Ki ve Şiddet Eleştirileri

Yüksel Aytuğ bugünkü yazısında bu sezon yayına giren Öyle Bir Geçer Zaman Ki adlı diziyi eleştirmiş. Şiddet dozunun yüksekliğinden dem vurmuş. Durup düşünüyorum. Bu sezon ATV'ye geçen Kurtlar Vadisi'ndeki şiddetten bahsetmeyen, Ezel'de sanki hiç şiddet yokmuşçasına övgüyle bahseden Aytuğ, bu dizideki şiddetten nasıl ve ne sebeple rahatsızlık duyuyor? 

Doğrudur, bu dizide aile içi şiddet var, psikolojik şiddet var. Fakat yukarıda bahsettiğim diğer dizilerden farklı olarak buradaki şiddet izleyini şiddete özendiren bir özelliğe sahip değil. Pek çok dizide şiddet uygulayan karakterler kahramanlaştırılırken, idolleştirilirken ve gençlere rol model olarak sunulurken, bu dizideki şiddetin neresi özendirici? Bu sahneleri izleyen hangi baba şiddet uygulayabilir mesela Osman'ın bu halini gördükten sonra? Mete'nin psikolojisindeki arızaları gören hangi baba, hangi aile buna özenir de "La herife bak ne şahane psikopatlaştırıyor çocuğunu. Aferin. Ben de deneyeyim bir." der? Bu dizideki şiddetin öznesi olan Ali karakteri, kahramanlaştırılmıyor, uyguladığı şiddetin ne gibi sonuçlara yol açtığı büyük bir incelikle gösteriliyor ya, işte o zaman bir işe yarıyor şiddet. Şiddete meyil edenlerin önünde engel oluyor.

Doğrudur, bu dizide şiddet hikayenin temel öğesi olarak kullanılıyor. Lakin aşağıda linkini vereceğim sahnede, Osman'ın büyümüş halinden dinlediğimiz gibi tanımlıyor şiddeti: "İnsanın içinden çıkan hayvan". Şiddet bu hikayede kullanılabilecek en güzel ve en faydalı şekilde kullanılıyor. Özendirici şiddete hayır demeyip övenlerin bu caydırıcı şiddet sahnelerinden rahatsız olmaları ne ironik?


Bahsi geçen sahne:  http://www.facebook.com/#!/video/video.php?v=151129068258658

EK: Bu konu üzerinde düşünmeye devam ettim yazıyı yazdıktan sonra da. Az önce sevgili arkadaşım zeynocan ile konuşurken bir nokta daha çekti dikkatimizi. Zeynocan dedi ki, "Ezel'i çok beğenerek izliyorum ama bir konuda eleştirmek isterim. Sinek gibi adam öldürüyorlar, ortada ne bir polis ne bir şey..." İşte bir de bu yönü var meselenin. Senaryo olarak gerçekten kusursuza yakın bir çalışma Ezel. Takdir ediyoruz. Saygımız sonsuz. Velakin silahlı şiddetin hâkim olduğu bu tür intikam/mafya vs tarzı dizilerde böyle bir durum var işte. Çatır çatır adam öldürülüyor. Bölüm başına ölü sayısı ortalama 5 ila 10 civarı. Ama ne bir soruşturma yapılıyor ne resmi bir şey... Bu, olağanlaştırmak değil mi şiddeti? Hani biraz bardak kırmak gibi... Çok sevdiğiniz kristal takımınızdan bir bardak kırılırsa/baş karakterin sevdiklerindense ölen, sahnenin fonunda duygusal bir müzik lutfediliyor. Yok günlük kullandığınız bardaklardansa kırılan, böyle bir heyecanlı, gerilimli müzik çalınır fonda... Bu kadar sıradan, bu kadar adi bir vakadır. İnsanlarda ne yaparsa yapsın resmi bir işlem görmeyeceği hissi oluşturur, ölümü, öldürmeyi zihinde normalleştirir. On adam öldürdükten sonra sevgilisinin yanına gider başkarakter... Ve o romantik olarak yansıtılır bize. Biraz önce on cana kıymış parmaklar, sevgilisinin saçını okşar ve izleyiciye iç geçirtilir.... Bu mudur? Bu kadar normaldir işte şiddet bu dizilerde.


İşte Öyle Bir Geçer Zaman Ki, özellikle şiddeti kullanım biçimiyle değerli. Çünkü hikayenin içinde öylesine güzel konumlandırılmış ve bu öylesine güzel aktarılmış ki hikayenin duruşu... Şiddet burada olağan değil, sıradışı... Sıradışılığının altı çizilmiş. Öyle seyircinin başına kakılarak, dan dan vurularak değil üstelik. Sadece net bir şekilde belli edilmiş duruş... İnceliklerle, nakış gibi işlenerek karakterlere... Öyle Bir Geçer Zaman Ki, aslında bunca zaman normalleştirilen şiddeti yeniden sıradışı sayılacağı bölgeye çekmek adına önemli bir proje...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Bu Psikoloji denen şey insanın neresinde ki?

Üniversite tercihlerimi yaparken ikinci tercihime psikoloji yazmak istemiştim. Enteresan gelir bana çünkü... İsterdim enine boyuna öğrenmeyi... Yazdırtmadılar... Olmadı... Yazsaydım da olmazmış gerçi, ilk tercihime girdim şükür.

Empati duygusu gereğinden fazla gelişmiş biri oluyorum bazen. Karşımdaki insan beni çok üzmüş olsa bile neyi neden yaptığını tek tek iz sürüp bulabiliyor, kızamıyorum ona. "Evet, üzüldüm ama biliyorum ki aslında şöyle olmasa böyle yapmazdı o," diyorum. Tavır yapamıyorum.

Ama bazen öyle anlar geliyor, öyle insanlar çıkıyor ki karşıma, ne yaparsam yapayım anlayamıyorum onları. Yaptıklarının bende yarattığı sinirsel tahribatın üstüne bir de bu anlamlandıramama durumunun verdiği zarar eklenince, hiç sormayın ben ne hale geliyorum. Ne bu insanları anlamak mümkün ne de yaptıklarını... Rahatlıklarını, saygısızlıklarını, arsızlıklarını... Acaba diyorum, bu insanlarla verimli bir diyalog kurup ıslah etmenin bir yolu var mıdır ki psikolojide?

Yoksa bu bilim, bu tür insanlara maruz kalanların yaşam sürelerini uzatmak konusunda mı hizmet verir?

15 Eylül 2010 Çarşamba

Çıkar-Avcısı Diploması

Ey siz, insanları çıkarları için kullananlar. Onlara işiniz düştüğünde samimiymiş gibi, kırk yıllık kankanızmış gibi davranıp sağlayacağınız bir fayda olmadığında "stand-by"a aldığınızı sanıyorsunuz ya etrafınızdakileri... Bilhassa "hayır" diyemeyenler en sevdikleriniz ya... Ve herkesi inandırdığınızı sanıyorsunuz ya s...amimiyetsiz samimiyetinize...Komiksiniz lan siz!Nefret ediyorum sizden.

İlkokulda kalem silgi ya da beslenme çantasındaki lezzetli yemekler gibi küçük şeylerden nemalanma arzusuyla başlıyor bu... O amaçla yanaşıyorsunuz. 5'ten sonra, bilhassa lise yıllarında sınav öncesi kopya istemeye dönüyor... Kopya için yak...laşıyorsunuz insanlara... Üniversite yıllarında not istemek için... Sonra... İşte sonrası felaket... Her tür sınır kalkıyor... Siz sömürü eğitimini tamamlamış, üniversite mezunu bir "çıkar-avcısı" olmuşsunuz artık!

İnsanları kategorilere ayırıyorsunuz. Aile ve akrabalar. Sık görüşülen, manevi rahatlama sağlanan dostlar - can sıkarsa şutlanabilir. Yedekte tutulan, ihtiyaç halinde arananlar - "Ay canııımm, ya çok özledim ne zamandır görüşemiyoruz." cümlesiyle giriş yapılabilir. İhtiyaca göre samimiyet dozu ayarlanır. Parça parça verilir. İhtiyaç hali ortadan kalkınca beklemeye alınır. İlişkiler kesilmez. İleride ihtiyaç olabilir ne de olsa yine...

Sanıyorsunuz ki bir zeki sizsiniz. Dünyanın en şahane oyuncususunuz siz. Herkes samimiyetinize inanıyor sanıyorsunuz. Kendi zekanızdan başka her şeyi küçümsüyorsunuz. O kadar salaksınız ki halbuki, göremiyorsunuz... Görmemekte direniyorsunuz... Akan makyaj nasıl kötü durursa yüzde, öyle akıyor yüzünüzden riyakarlık...O samimiyet makyajınızın içine ediyor.

Ey siz, "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyenler"... Ayı sizsiniz... Köprüyü de ne yapacağınızı bilirsiniz... :))

13 Eylül 2010 Pazartesi

Voltaire'in Kemikleri Sızlarken...

Küçükken bana "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol," demişlerdi. Ben gerçek sandım. Meğer arada fiyakalı olsun diye söylemek gerekiyormuş sadece. Bunu yıllar önce öğrendim. Bir işe yaramadı. Hâlâ gerçek sanıyorum.

Bu gece ise toprağı bol olsun, Voltaire geldi aklıma. Okul hayatım boyunca onun "Düşüncelerine katılmıyorum. Ama onları savunman için canımı bile verebilirim," sözünü sıkça duydum. Hatta o kadar önem verirdi ki hocalar, en aşağı on kompozisyon yazdım bu konuda. Ve anladım ki onun da anlamına bakmamam gerekiyormuş aslında. Maskeymiş sadece. Hani bir rozet gibi kullanmalıymış. "Aydınlar Kulübü"ne giriş kartından, kapıda sorulan paroladan ibaretmiş. Muhayyel karşıt görüşler içinmiş. O da fiyaka yani. Anlamına bakmak gereksizmiş. Gerçek yaşamda karşıt görüşe her nevi hakaretle saldırmakmış makbul olan. Bu gece öğrendim.

10 Eylül 2010 Cuma

Keman Nağmelerinin Yazdırdıklarıdır...

Rüzgâr öyle bir esiyor ki... Sanki söküp götürmek ister gibi bütün olumsuzlukları. Cevizler düşüyor dalından. Kocaman ve yeşil hâlâ. Eli kınalanıyor insanın. Sonra orta karar demli bir çay eşliğinde oturuyoruz içeride. Akşam karanlığı çöküyor. Keman...Keman dinliyoruz. Her duyan "Çok güzelmiş bu müzikler" diyor. Ailemizde ilk defa böylesi bir uzlaşma var. Ben rüzgârın kemana eşlik edişini dinliyorum. Müzik ve doğa..İki mucize kol kola girmiş.Ben sarkaç gibiyim.Bir öfke bir huzur gidip geliyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kalp

"Yürek" demek dururken, "Gönül" demek dururken kalp demek... Hani sevginin, hani umudun, ne bileyim tüm güzel duyguların anavatanı olan o belirsiz yerden bahsederken "kalp" demek tuhaf geliyor bana...

Sanki sahteliğini, yapaylığını belirtir gibi... Hani "Kalp para" der ya büyüklerimiz, bir anlamı da "Düzme, sahte"dir ya "kalp" kelimesinin, günümüzde öyle mi? Yüreğin sahtesi mi kalp? Çakma belki...

Bir anlamı da "İşe yaramaz ve tembel" ya aynı kelimenin, "güvenilmez" demek ya biraz da... Bugün ne zaman "kalpten seviyorum" dese biri, "kalpten istiyorum," dese... Bunlar geliyor aklıma... Belki benim kötümserliğim ama sevmiyorum "kalp" demeyi. Çünkü kalp para gibi her yanı sarmış "kalp insanlar"ı hatırlatıyor bana. İşe yaramaz, sahte, güvenilmez, beş para etmez o insanları... Sahtelikten kaçmak için yüreğime sığınırken ben eşanlamlısı diye "kalp" kelimesini sunuyorlar ya, kendimi çok umutsuz hissediyorum o zaman...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...