2 Aralık 2011 Cuma

Ben Ne Zaman Ölsem [öykü]




Ben ne zaman ölsem, aklıma sen geliyorsun. Bir insan kaç kere ölür deme. O kadar çok öldüm ki ben! Ve o kadar çok andım ki seni.

İlk ölümümde çok yüksek bir yerden düşmüştüm mesela: Gözlerinden. Herkes “Gözü yüksekte,” diyordu senin için. Öyleymiş. Düşünce anladım.

Hâlbuki bana sorsalar, engin bir denizin derinliklerini keşfederek ölmek isterdim. Ruhunun derinliklerinde çırpınmak… Ruhuna balıklama dalıp da o taşlaşmış yüreğine çakılmam ilk intihar denemem sayılabilirdi pekâlâ. Ama ölmemiştim o zaman. Belki de beni tutup kaldıran sözcüklerindeki şefkat hayatta tutmuştu beni.

Bazı ölümlerimin ardından, Belki de beni gözlerinden iten babamdı, diye düşünüyorum. Erkek adama Damla diye isim koyarsan, olacağı budur. Düşüp durursun insanların gözünden… İlla ki bir kız ismi koyacaksa Gözde koysaydı bari. Belki o zaman hiç ölmez, mutlu mesut yaşardım gözlerinde. Maviydi ya gözlerin, gözbebeğini huzurlu bir ada sayardım ben.

Herkes isminin kaderini yaşarmış. Öyle derler. Ben inanmıyorum buna. Herkesi bilemem. Tek bildiğim, ben ismimin kaderini değil belki ama kederini yaşıyorum. Damla damla düşüyorum gözlerden. Düşmediklerimdense ben damlalar düşürüyorum. Öyledir ya hani, seni sevmeyenleri memnun etmek için çırpınır durursun da seni sevenleri perişan eylersin. İnanmadığım bütün genellemeleri özelleştiriyorum belki de. İhalelerde en çok kederi ben teklif ediyorum. Ve belki de seni bir kez daha olsun hatırlayabilmek için tekrar tekrar ölüyorum.

Başlarda böyle değildi aslında.  Hatta ikinci ölümümde kendimi seni düşünürken bulunca çok şaşırmıştım. Sanırım dördüncü ya da beşinci ölümümde alıştım bu duruma. Ondan sonra da saymayı bıraktım zaten. Aklıma sen gelince öldüğümü anlıyordum. Sonraları bağımlılık oldu galiba. Seni düşünmek için ölür oldum.

Bir keresinde üç dört delikanlı, sokak ortasında öldüresiye dövdü beni. Nedenini bilmiyorum. Galiba onlar da bilmiyordu. Ama son birkaç tekmeyi, seni sayıklamama sinirlendikleri için yediğimden eminim. Dayak yediğim için ölmedim, yanlış anlama. Böyle küçük şeyler koymaz bana. Ama tam da yere düşerken beni dövenlerden birinin gözünde tuhaf bir pırıltı gördüm. Galiba dudaklarının ucu da yukarı kıvrılmıştı. Hani konduramıyorum ama, sanki gülümser gibi. İşte bu yüzden düştün aklıma. Ölüm nedeni: Ruh zedelenmesi.

Hâlbuki ağlasa, her tekmede hıçkırsa, her yumruğun ardından burnunu çekse oturur ben de ağlardım onunla, onun derdine. Gözüme mi yapışırdı sanki? Ne de olsa kökü bende! Hiç çekinmezdim adımı paylaşmaktan. Ama o güldü ve beni öldürdü!

Bazen düşünüyorum da, gözlerinden aşağı doğru süzülürken gönlüne değseydim, en azından penceresinden şöyle bir içini görseydim, bu kadar çok ölür müydüm? Gözünden gönlüne düşseydim… Süzülmek derken romantikleştiriyorum tabii. Yoksa basbayağı “küt” diye çakıldım yüreküstü. Kalbim ağır yaralandı. Çok sevda kaybetti.  İlk ölüm kaydımı böyle düşmüştüm. Ölüm nedeni: Kalp kerizi.

Kendimi bildim bileli bir yakınlık duyardım da ağlayanlara, ağır yaralanan kalbimden akıp giden kayıp sevdalardan sonra daha bir hassaslaştım. Ne zaman biri ağlasa, bana sesleniyordu sanki. Bazen usulca, burnunu çeke çeke; bazen haykırarak, hıçkıra hıçkıra: Damla! Damla! Ağlayan herkesin yanına koşuşum bundandı, şiddetli kanaması olan hastalara koşan doktorlar gibi… Hani ilk ölümüm geliyor aklıma, bir gözden ne vakit bir damla düşse, ben tekrar ölüyorum. Bir türlü uyanamadığım bir kâbus bu ama tuhaf, ben bu kâbusu seviyorum. İçinde senin olduğun ne varsa sevmem gibi… Sigara içmek gibi aslında seni sevmek. Ölümümden mesul olduğunu bile bile senden vazgeçememek… Herkes bağımlılık diyor. Ben öyle düşünmüyorum. Ölümün keyfini sürmek bence her ölümden sonra kalbimden bir dilim kesip üstüne seni sürmek.

Hayatımdan çıkaramadığım romanı, ölümlerimden çıkarırım belki bir gün. Her harfte bir kez daha ölürüm. Uzar gider romanım. “Herkesin hayatı roman anasını satayım!” diyen bir yayıncıya pis pis sırıtır, “Benim ölümüm roman be abi!” derim. Nice ölümlerden geçip geldiğimi bilmediğinden “Hangi ölümün?” diye soramaz.

Ama hani olur da sorarsa, ilk göz ağrımı anlatmam ona. Değil mi ki en ağrılı ölümüm senin gözlerinden düşüşüm olmuş, ilk göz ağrım demek hakkımdır.

Ceylan’ın gözlerinden bahsederim mesela. Gazetede görmüştüm. Kocaman açılmıştı gözleri. Öyle kocaman ki, bütün dünya sığabilir içine. Gözbebeği diye gezdirir dünyayı gözünde. Herkesinki yuvarlak olacak değil ya, onun gözbebeği de geoit olsun.  O dünyayı sığdırabilecekken gözlerine, dünya hiçbir yere sığdıramamış onu. Kaçıncı ölümüm hatırlamıyorum ama senden sonraki en sancılı ölümümdü o gözleri görüşüm. Bir damla gibi dünyanın gözlerinden akıp giden bütün çocuklarla bir kez daha öldüm ben. Var sen hesapla. Ama unutma, çocuk ölümleri ikiyle çarpılmalı. Çünkü onlar yaşamı tanıma çabasıyla geçmiş birkaç yılla beraber yaşanmamış bir ömür ve masumiyetlerini de götürüyorlar yanlarında.

Ne yana baksam çocuk katilleri görüyorum bazı günler. Bir çocukla birlikte dünyanın yanaklarından süzüldükten sonra oluyor genelde. Koca koca adamlar geçiyor yanımdan. Güzel güzel kadınlar. Ruhlarının bahçesine gizlice gömdükleri çocuk cesetleri adımı haykırıyor: Damla! Damla! İçinde çocuk cesedi taşıyanlardan biri olduğum geliyor aklıma. Ama yalan yok, onu komaya sokan sendin ve ben aslında o gün anlamalıydım ilk katilim olacağını. “Neden?” diye sorduğun an yere yığılıvermişti içimdeki çocuk. Bakma sen çocukların ikide bir “Neden?” dediklerine. “Çikolata ister misin?” diye sor da gör, soruyorlar mı “Neden?” diye. Onlara sorsan, “İşte,” derler. Ben “İşte,” diyememiştim sana. Seni sevmeme bir neden araman en ağır darbeydi ne zaman şeker görse koşulsuz sevinen çocuk ruhuma.

İşte yüreğimin yoğun bakım odasından çıkardım seni. Farkında olsan, “Neden?” derdin yine. “Neden ölmeme izin veriyorsun?”

Ben ne zaman ölsem, o odada uyanıyorum çünkü. Yanı başında. Ben sana bakıyorum, sen içimde yoğunlaşıyorsun. Ben ne zaman ölsem, sen içimde katılaşıyorsun. Bir kez olsun beni anla istiyorum. Buharlaş ve yüksel göğe. Sonra damla damla saçlarıma yağ… Burnumun ucundan süzülerek usulca düş toprağa.
Şimdi sen dışarıda ölürken, ben doğumhane kapısında bekleyen baba adayları gibi bekliyorum seni. Dokuz ölüyorum. Sen ölüme doğduğunda, ben yaşama öleceğim. Bundan sonra seni ölürken değil, yağmur yağarken düşüneceğim. Ve son kaydımı düşeceğim defterime nüfus memurları gibi. Ölüm nedeni: Yenilenme.

       
      ena
 Ocak 2011
* Bizim Külliye dergisi, sayı bilmemkaç...

Hiç yorum yok:

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...