25 Mart 2011 Cuma

Hala-Kolik

İlk bağımlılığım ve ilk özlemimdi halam benim. Kendimi bilmediğim dönemlerde bağlanmışım ona. Ona anne demişim ilk. Kendimi bildiğim dönemlere dair ilk ve en net hatırladığım şeydir onun özlemi.

Yazmayı öğreneceğim zaman çok sevinmiştim. Yazmayı sırf halama şiir ve mektup yazabilmek için öğrendim. Çünkü ben küçüktüm ve babam şiir yazıyordu. Ara sıra geç saatte eve döndüğünde elinde bir balya kitap olurdu. Babam oradan birini çıkarır, annem elinden alır heyecanlı bir sesle okurdu salonun ortasında. Ben küçüktüm ve babam şiir yazardı. Ve ben heyecanla beklerdim halama şiir yazacağım günleri... Biraz da babamı kıskanırdım belki. Ne zaman görsem şimdi hâlâ kahkahalarla anlatır halam, babam elinde "Kuş Olsun Yüreğim" ile geldiğinde karar vermişim, ilk kitabımın adı "Ördek Olsun Yüreğim" olacakmış.

Halam bir gidişinden önce dua etmeyi öğretmişti. Ben dua edecektim, halam gelecekti. Ben dua edecektim, dedem halamı getirecekti. İlk başta hemen gelmemesini mesafenin uzunluğuna veriyordum. Kolay mı o her yanı sallanan 302'lerde 24, bazen 30 saat süren yolu gelmek? Hem de kış ortasında... Genellikle her sene birkaç ay gelirdi ama. Sonra bir ara nedenini bilmiyorum, dedem inat etti herhalde yine, uzunca bir süre gelmedi. O zaman ağlıyordum dua ederken. "Allah'ım, halamı bi kezcik daha göreyim, sonra öleyim istersen söz."

O sarma yaparken kopardığı sapları yerdim. Hayatımda onun kadar lezzetli bir şey yemedim hâlâ. Patlıcan yemeği yaparken önce kendine sonra bana verdiği bir parça çiğ patlıcandı belki de beni nikotine bağlayan. Bir de Coşkun Sabah... Hüner Coşkuner... Mutfağın ışığı kapatılır illa ki dinlenirken... Ama özellikle de "Anılar..." Belki de hep anılara sığındığımdan bilmeden...

Halam ilk bağımlılığım ve ilk özlemimdi benim... Ve ben geçen ay annemlerdeki yatağımın altındaki unutulmuş bir kutuda çoktan kaybolduğunu sandığım şiirleri buldum. Bunun için öğrenmiştim ben yazmayı.... Bir tuhaf oldum...

HALAM

Halam niye gittin
Bak seni yine ben
Çok, çok özledim
Her gece dua ettim

Sanki yıllardır görmedim
Oradakilere selam söylerim
Sen gel yeter ki Buraya
Ben gelemem oraya

Haydi gel sen buraya
Özledim seni hala
Halam halam canım halam
Özledim seni halam.

23 Mart 2011 Çarşamba

Alternatif Senaryo / Öyle Bir Geçer Zaman Ki 26. Bölüm sonrası

Bir zamanlar, gençliğimizde alternatif senaryolar yazardık forumlarda izlediğimiz dizilere. Ben bir defasında harf hatası yapmış, enaryo demiştim. Kullandığım nickle uyumunu görünce de hoşumuza gitti - ki bu blog da enaryo adresini oradan almıştır.

Her neyse, demem o ki, epeydir içimde böyle bir arzu uyanmamıştı fakat az önce bir arkadaşımın facebook'taki "Cemile evet de evet de" yazısının altındaki yorumlaşmalarda "mutlu mesut yaşayıp giderler" işte yazmış arkadaşım. Bir an düşündüm. Mutlu mesut yaşayıp giderler mi sahiden diye. Zihnimde canlanan hikâyeyi kayda geçmek için de buraya geliverdim işte. Alternatif devam hikâyem şöyle:

Cemile, 26. Bölüm sonunda Balıkçı'dan gelen evlenme teklifine "Evet" der bir süre bocaladıktan sonra. Adamları yanında olduğu için Balıkçı'yı istediği gibi dövemeyen Ali Kaptan hırsından delirir. Günlerce düşünür, taşınır, takip eder, plan yapar. Ali bunlarla uğraşırken Cemile ve Balıkçı da nikahlanır. Derken planlarını nihayetlendiren Ali, Balıkçı'yı öldürür ve hapse düşer. Ekber'den aldığı paralar suyunu çekince Caroline bir an Soner'e meyledecek gibi olursa da Balıkçı'nın mirasının Cemile'ye kaldığını öğrenince gözleri sinsi sinsi parlar ve birkaç bölüm ortadan yok olur. Bu sırada kendisi Hollanda'ya giderek eşcinsellikle ilgili girişimlerde bulunur, işin uzun süreceğini anlayınca ülkeye döner ve ameliyat yolunu dener. Ardından Cemile'ye yazmaya başlar.......

*

İşin esprisi bir yana, hazır bahsi açılmışken 26. bölüme dair birkaç sahneye de değinmemek olmak.

Öncelikle ahsım adına bölümün en güzel sahnesi, açık artırma esnasında kendisine soran gözlerle bakan Aylin'e "Koy gitsin." yahut "Geçir geçir, acıma" şeklinde okuyabileceğimiz el hareketiyle cevap veren Soner'di. O sahnedeki yüz ifadesi, elini oynatışı, bakışları... Hakikaten muazzamdı ve aklıma geldikçe hâlâ gülüyorum.:)

Beni derinden etkileyen bir diğer sahne ise Cemile'nin müzik yarışmasını izlerken yüzünün aldığı ifadelerdi. Döktürdü, coştu ve benzer durumlar için kullanılan benzeri sözcükler Ayça Bingöl'ün bir annenin o an yaşayacağı hisleri adeta gözlerinden taşırışı karşısında çok zayıf kalır. Gurur, heyecan, merak, korku, sevgi, aşk (anneler çocuklarına âşıktır çünkü aslında. Bilimsel olarak kanıtlanmıştır bu. Bağlandıkları aletlerde kadınları bir aşık oldukları adama bir de çocuklarına beynin aynı bölgesinden tepki verdikleri gözlenmiş.) Bir annenin çocuğuna bakarken hissedebileceği ne kadar duygu varsa şahane bir iksir olmuş akıyordu Ayça Bingöl'ün yüzünden... Annesinden uzakta olanlara annesini özleten...

Bunun dışında İnci Hoca'nın nikahındaki bir ayrıntı çekti dikkatimi. İnci'nin nikah memuruna cevabını da deftere attığı imzayı da seyirci olarak biz görmedik lakin bunun heyecan yaratmak dışında bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Esasen Osman'ın ağzından anlatılan bir hikâye Öyle Bir Geçer Zaman Ki lakin dizi ilerledikçe Mete karakteri, seyircinin kendinde çok şey bulduğu bir karakter haline geldi. Bilhassa İnci ile karşılıklı iki sahnesi var ki eski bölümlerde... dolayısıyla İnci'nin evlenmesi Mete kadar seyircinin de yüreğini tırmalıyor ince bir sızı bırakarak. Ben kendi adıma İnci'nin "Evet" deyişini ve imza atışını görmemeyi tercih ederdim ve görmediğime sevindim. Seyircinin "Hepimiz Mete'yiz" dememesi için alınmış bir önlem... Güzeldi...

Geçen hafta aklıma takılan bir iki noktayla ilgili ufak eleştiriler içeren bir yazıya başlamıştım diziyle ilgili lakin uyumayı ve yemek yemeyi unutacak kadar yoğun bir döneme girdiğimden devam edemedim. Toplayıp yazacağız inşallah. Eleştiri yazısı çıkarabilmek için biraz biriktirmek gerekiyor:)

Not: Eğer bölümlere isim konma geleneği olsaydı dizide 25. bölüm için "Ayarlardan Ayar Beğen," 26. Bölüm içinse "Beklenen Morarmalar"ı önerirdim:)

16 Mart 2011 Çarşamba

Merdiven yahut Hayatın Şekli Şemali

Hayatın şekli nedir? Resme yeteneğim olsaydı, hayalimde beliren şekli çiziktiriverirdim hemen. Çizgilerim iyi değildir. Onun yerine kelimeleri kullanarak çizmeye çalışacağım hayalimdeki şeklini hayatın.

Gözümün önünde ucunu sonunu göremediğim bir merdiven beliriyor kimi zaman hayat deyince. Bildiğimiz apartman merdiveni değil elbet. Daha farklı bir çalışma. Özel bir dizayn. Basamakları arasındaki yükseklikler eşit değil mesela. Her basamak için farklı bir yüksekliğe kaldırmak zorundasınız ayağınızı. İlk basamaklarda tırabzanları var iki yanında. Onlara tutunarak ilerliyorsunuz. Bazılarında malzemeden çalmış müteahhit. Ya birini söküp götürmüş tırabzanların yahut ikisini birden... Sıvası yapılmamış çirkin basamaklar... Yamru yumru... Ama yok Mimar'ın bir suçu. O tastamam çizmiş yoksa. Her neyse...

Her basamak farklı yükseklikte... Ayağınızı kaldırabildiğiniz ölçüde yükseliyorsunuz bu merdivende. Her basamak ayrı bir mesele... Her basamak farklı bir sorun... O sorunlarla baş ettiğiniz ölçüde kat ekliyorsunuz kişliğinize... Büyük sorunları aşmak, ayağınızı daha yükseğe kaldırabilme becerisi, daha çok bonus kazandırıyor elbette...

Olmak ya da olmamak değil belki de...
Basamak ya da basamamak...

Bu araya bir de yürüyen merdiven denk düşüyor kimisine. Altın tepside... Alttan veriyorlar elektiriği, durduğu yerde ilerliyor hergele.

Bizi yürüten elektrik değil de, kocakarı ilacı gibi bir karışım belki de. Bir tutam umut, biraz gaye, bir kaşık çaba... Güzel yanı, elektrik kesilince mahsur kalmıyoruz merdivenlerde.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...