14 Haziran 2011 Salı

İsmail Abi'nin Gemisi

Eğer ki o ödevi, İsmail Abi'nin bugün yaşadıklarından sonra vermiş olsaydı içimdeki muhayyel öğretmen, muhakkak ki hüzün dozu misliyle fazla bir kompozisyon çıkardı ortaya. Çünkü kendi deyimiyle "mafetti" hepimizi.

Bugün İsmail Abi'yi izlerken yaşanan şey duygu seline kapılmak değil, olamaz. Çünkü sele kapılmak insanın zevk alabileceği bir şey değildir. Lakin İsmail Abi'nin aşkını, coşkusunu, heyecanını, korkusunu, hüznünü, kederini izlerken içinde inceden bir sevinç filizlenir. Giderek yükselen ve bir noktada sabitlenen bir hızla çarpmaya başlar hani o hastanelerde kalp atışlarını gösteren aletlerin çizgileri gibi. İsmail Abi'nin her tür duyguyu yaşama biçimi öylesine çocuksu, öylesine insani ki, olağandışı bir zihnin koridorlarında kimbilir hayatındaki hangi güzel insanların genlerini birleştirerek klonlanan hayali bir karakter oluşu engelleyemiyor gerçek bir umudun canlanıverişini. İsmail Abi, tüm güzel şeylere dair kalp atışları zayıflayan umutlara yapılan bir kalp masajının en hızlı darbeleri gibi. (Bir darbe de Yavuz Hırsız'dan geldi bu akşam, gözleyip, hızla ve gizlice, kalp kırmadan, büyüklük taslamadan İsmail'in eline para sıkıştırırken.)

İşte tüm bu insani duygulardan müteşekkil o güzel insan, gelmeyen kuruyük gemilerinin kadrolu bekleyicisi İsmail Abi, esasen kocaman bir gemi inşa etmiş yüreğinde, Nuh'un Gemisi misali... Onun insaniyetine inanan herkesi almış içeri... Bugün Şekerpare'nin gelişi ile yüreğini, gemisini fark etti İsmail Abi. O gemi geldi be abi! O gemi geldi... Ceketini alıp giden (ve sana bekleme dese de bir gün muhakkak dönecek olan) eşek gözlün, "Biliyorum, beklersin. Bekleme," derken seni sevenlere gösterdi o geminin kaptan köşkünde yanında olmayı hak ettiğini...

O gemi geldi İsmail abi! Yüreğinin pusu silinince, göreceksin sen de...

12 Haziran 2011 Pazar

Var Olmak Bir Dostta

‎"Var olmak" ne güzel şeydir bir dostta. Çünkü orada varlığın bir sonu yoktur. Bir dostun gönlünde var olmanın zıddı yoktur çünkü. Bir kez var olunca, boşluktur gerisi ki o boşluk hep bir varlığın izlerini taşır. O varlık, çekip gitse de muhakkak gölgesini bırakır.

Ne güzel şeydir bir dostun varlığı gönülde. Yaz akşamları gidilen bir çay bahçesinde, masa örtüleri uçmasın diye kenara iliştirilen tutacaklar gibidir... Oradadır, vardır, uçmanı engeller, olur olmaz rüzgârlara kapılıp gitmeni önler... Ama zerre rahatsızlık vermez. Ağırlığı olmayan bir varlıktır bir gönülde bir dostun varlığı...


Öyle tuhaf bir varlıktır ki bir dost, tanımını değiştirir sözcüklerin. Aradaki kilometrelerce mesafe değil, karşında somurtuşudur mesela "uzaklık".


Muhayyel bir dost dahi, insana o sıcaklığı hissettirir. Hayaline gerçekten çok şey bağışlamıştır dostluk...


"İyi ki varsınız bende dostlarım," diyesim var şimdi çetelesini tutmadığım insanlara... "İyi ki varım sizde..."

7 Haziran 2011 Salı

Boş Hikâye

- Boşver be abi!
- Boş, verilmez ki... Ancak borç verilir zamana, günü gelince faiziyle alınmak üzere.
- Ne?
- Sen boşverdim zannedersin, günün birinde büyüyüp karşına dikileceğini bilmeden.
- Neyi?
- Boşvermek istediğini.
- Ne diyorsun abi sen?
- Boşverirsen dolu alırsın diyorum yani.
- Anlamadım, nasıl yani?
- Hayat boş bıraktığın her çukurun faizini ister. Boş verdikçe, sen dolarsın.
- Sen bir derinlere daldın da benim boyumu aşar mı ki oralar?
- Boşver...

3 Haziran 2011 Cuma

En Kral Arkadaşım İsmail Abi

Sanki öğretmenim "en yakın arkadaşınızı tanıtın" demiş gibi bir kompozisyon ödevi yapacağım şimdi. Ama biz kendi aramızda "en yakın arkadaş" demeyiz, çünkü "yakın" vaat ettiği kadar samimi bir kelime değildir. Gerçekten samimiyet beslemediğimiz insanlar için, ayıp olmasın diye kullandığımız bir sıfattır. O yüzden en kral arkadaşımı tanıtacağım ben size...

Benim en kral arkadaşım İsmail Abi, ekranların en saçma, en absürt ama en gerçekçi dizisi Leyla ile Mecnun'un, kelimenin her türlü anlamıyla parlak karakterlerinden biri. Mananın genel olarak kabul gördüğü boyutta "işssiz"dir. Ama benim gözüm ile gönlüm arasında, benim hakimiyetimdeki bölgede, mana her türlü değişime açıktır ve İsmail Abi orada dünyanın en çok "işli" adamıdır. Girip çıktığı işin haddi hesabı yoktur... Çünkü o "tek başına"dır ve dünya kocaman bir "N'abıcan, ekmek parası"dır.

Tüm bu tali işler bir yana İsmail Abi'nin kim bilir kaç zamandır hiç aksatmadan yürüttüğü çok kutsal bir işi vardır. Öyle bir iştir ki bu, dünyadaki tüm insanları bir araya toplayıp mülakata soksanız, bu işi layıkıyla yapabilecek birini bulmakta zorlanabilirsiniz. Çünkü İsmail Abi'nin en önemli ve hiç aksatmadığı işi, umutla beklemektir. O sahilde durur ve bir gün mutlaka geleceğine inandığı gemiyi bekler. Başına ne gelirse gelsin, inancı sönmez, umudunu yitirmez. "O gemi bir gün mutlaka gelecek," der, başka bir şey demez... Başka bir şey demez dedim diye ciddiye almayın... Çok şey söyler İsmail Abi. İnsanı güldüren şeyler. Onun yanında insan hiç sıkılmaz. Zamanın nasıl geçtiğini anlamaz... Ama en yürekten, en inanarak söylediği nedir derseniz, yukarıdaki cümledir.

Mahallede herkes öyle alışmış ki bu bekleyişe, kimse umursamıyor artık. Kimse farkında bile değil. Benim yaşım yetmiyor, mahalleye taşınalı henüz on beş on altı hafta kadar oldu. O yüzden nicedir bekliyor orada bilmiyorum. Mahalledekilerin tavırlarına bakılırsa uzun yıllar olmalı. Belki çocukluğundan beri diyeceğim ama çocukluğun insanın boyutlarıyla tanımlandığına inanmıyorum ve İsmail Abi'nin hâlâ çocukluğunun en güzel çağlarında olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla o ifade uzunluğu anlatmakta yeterli olmayacak. Ben yine de "çocukluğundan beri" diyeyim, siz varın mananın genel kabulü boyutuna göre anlayın...

Şimdi soruyorum size, bu iş için mülakat açsanız kaç kişi geçer gerçekten? Kaç kişi hak eder İsmail Abi'nin yaptığı işi yapmayı? Kaç kişi bunca zaman bu kadar özenle koruyabilir ona emanet edilen umudu ve inancı?

İsmail Abi'nin bir diğer özelliği ise sürekli parlak kıyafetler giymesidir. Nereden bulur, nerede diktirir kimse bilmez. Ama hep parlaktır İsmail abi pavyon neonları gibi... Ama bazen ona baktığımda, o parlaklığının çok derin bir hüznün üstünü örttüğünü görür gibi oluyorum. O herkesin felekten bir gece çalmak için gittiği pavyonlarda nasıl ki çalınan geceler hep o parlaklığın içine mahkûm olanların hayatlarından çalınıyorsa ve o ışıklar, o insanların içlerindeki boşluğun karanlığını gizlemek içinse biraz da, İsmail Abi'nin parlak kıyafetleri de yalnızlığını ve hüznünü allayıp pulluyor bence. Hani bir yarayı makyajla kapamak gibi ya da... Ama adım gibi değil, İsmail Abi'nin o geminin geleceğine dair inancı kadar eminim İsmail Abi'nin hüznünden... Gözlerinden bir şilep gibi gelip geçiyor bazen...

"Çocuk" kelimesinin aynı zamanda "küçük"lüğü temsil ediyor olması saçma gelse de yine boyutsal bir karşılaştırma için kullanmak zorundayım bu temsili... En azındna kendi dilimi dünyaya kabul ettirene dek... İngilizce öğrenirken Türkçe karşılıkların verilmesi gibi... İsmail Abi çocuktur daha lakin kocamandır yüreği... Aslında bütün çocukların ki gibi... Çok sever arkadaşlarını, kardeşlerini... Onlar için her şeyi göze alabilir. Gün gelir, kardeşi bildiği Mecnun'un sevdiği kız iyileşsin diye dağlara vurur kendini eflatun mantar peşinde... Gün gelir, kurtarmak için bütün sevdiklerini, bir tek o dahil olmadığı halde olaya "Ben yaptım" der polislere. "Tek başıma yaptım. Tuttum, attım aşağı." Kurtulsun diye sevdikleri... Çünkü yalnızdır İsmail Abi ve herkesin bir bekleyeni vardır... İsmail Abi nerde olsa bekler gemisini.

Ama en çok, "Kral çıplak" derken çocuktur İsmail Abi... Gördüğünü söyler çünkü. İnsanlığın o hep özlenen çocuksu saflığıdır aslında İsmail Abi. Tez elden sigortalanmalı, eşeysiz üreyip her eve dağıtılmalıdır... Bir gün çıplak kalırsa ruhumuz, ondan başka kimse söyleyemez çünkü bunu bize...

Bir de hani "Kral çıplak" dedin ya İsmail Abi, çıplak olan adam aslında kral mral değil, biliyorsun değil mi? "Kral" iyi bir şeyse yani, ancak sana yakışır o krallık tacı... En parlak taşlarla süslenen hani... Sen bizim en kral arkadaşımızsın be İsmail Abi!

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...