23 Ağustos 2011 Salı

En Kral Süper Kahraman yahut İsmail Abi


O alıştırıldığımız Süper Kahraman karizmasına sahip değil İsmail Abi. Geçmişinden gelen acıları sıkıp sıkıp kasılmak için kullanmıyor misal. Gözlerine saklayıp sahilde dolaştırıyor hüznünü. Gözlerinden usulca üflüyor denize doğru. Öyle güzel, öyle saf bir çocuksulukla bakıyor ki onun gözünün değmediği yer sahil değil sanki.
İsmail Abi pelerinini savurarak göklerde uçmuyor. Ne bileyim, tek parmağıyla dağları kaldırmıyor. Olağanüstü güçleri olan bir adam değil. Ama olağanüstü bir adam. Çünkü biz onda “olağan” olan saflığı unuttuk çoktan. İsmail Abi bir süper kahraman. Gelmiş geçmiş en süper, gelmiş geçmiş en kral adam!
Dışarıdan bakınca ne kadar da “kaybetmiş” bir adama benziyor halbuki. En basit işte bile barınamayan beceriksizin teki! Lakin öyle şahane bir süper kahramandır ki, herkes “kaybetti” derken, cümle alemin kaybına ağlayacağı her durumda sahip olmak için bir ömür verilse elde edilemeyecek güzellikler kazandırır yüreğinin hanelerine. Her bölüm, her hikâyede, her ilişkide, her diyalogda, her sözcükte kalbinden taşma tehlikesi arz eden güzellikler için yeni bir ek bina inşa eder yüreğine.
İsmail Abi süper kahramandır mesela davulunu verirken mahallenin eski davulcusuna. O kadar saf, o kadar içten, o kadar inandırıcıdır ki “Ben de senin davulunu çalarım,” derken, “zaten sesi çok hoşuma gitti,” derken, ben ar ederim İsmail Abi’yi hayali bir karakter olarak görmekten.
Ankara’da arkadaşlarını kurtarmak için yalan söylerken kahramandır İsmail Abi. Kavgaya tutuşan arkadaşlarını ayırmaya çalışırken. Benjamin en hassas noktasına vurduğunda onun sözlerine zerre kulak asmazken… İsmail Abi yıllardır pek haz etmediğim ve kullanmaktan kaçındığım “kahraman” sözcüğünü bana gururla kullandırtandır mesela. Çünkü onun kahramanlığı sıradanlığındadır. Hani sıradanlığın ve olağanlığın artık sıradan ve olağan olmadığı şu günlerde belki de bir süper kahramanın ihtiyacı olan tek şey.
İsmail Abi verdiği sözlere sadık kalarak kahramanlaşır. Babasını getirecek gemiyi bunca yıl tükenmeyen bir umutla beklemek… “Arkadaşlarına ve hatırlarına asla sırt çevirmemek,” tıpkı babasına söz verdiği gibi… İsmail Abi kahramandır, çünkü “iyi” bir çocuktur. Kahramandır, çünkü kahramanlık bir denge meselesidir. Yüreğinden çıkanla sözlerinin ve eylemlerinin gittiği yeri daima tutturan şaşmaz bir denge insanıdır İsmail Abi. İçinden geçenle dışına ifade ettiğinin tutmadığını ben daha hiç görmedim.
Ekranların gördüğü en şahane süper kahraman, şimdi sen herkesin kendi çölünde hasretini çektiği bir “en kral arkadaş”sın. Bunca zamandır senin sevgini “peyderpey” kalbimize zerk edenler ve asıl süper kahramanların hayatın içinde olduğunu gösterenler çok yaşasın!

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Leyla ile Mecnun'un Kokusu

Gerçeğin ne olduğu yahut neyin gerçek olduğu konusunda söylenmiş sürüyle söz, yazılmış tonlarca cümle vardır. Eyvallah. Hiçbirinin üstüne söz söylemek haddim değil. Sadece bazen, özellikle rüyalarımdan sonra düşünüyorum da, hani yaşanan her şey bir rüyadan ibaret olsa da o yaşananlar karşısında hissettiklerim gerçek değil mi neticede? Neden bu kadar ısrarcıyız o zaman rüyaların gerçek olmadığı konusunda?

Leyla ile Mecnun'un sezon açılışını izlerken de benzer şeyler düşündüm aslında. Öyle şahane bir tebessüm ki içime yerleşen, attırdığı kahkahaları döver. Kısa da olsa bir aradan sonra karşımda görünce, o özlediklerime sarılma hissini sahiden yaşamak var mesela. Nasıl gerçek olmaz ki bu?

Hani ilkokuldan beri öğretilir ya beş duyu organıyla algıladıklarımız somuttur/gerçektir filan diye... İşte o beş duyu içinde bir sıralama yaptığımda, kokular hep üstün geliyor. Sonuçta grip olduğumuzda koku almadığımızdan yediğimiz yemeğin bile tadını alamıyoruz. İşte Leyla ile Mecnun bende o kadar gerçek ki, kokular kahve reklamlarındaki gibi vals yapıyor burun deliklerimde. Tırnaklı pidenin, yanık patlıcanın, gemi ambarındaki havasızlığın kokusunu oradaymış gibi duyuyorum. Öyle ki Mecnun'la İsmail Abi'nin sahil sahnelerini izlerken bir yandan da derin derin denizin kokusunu içime çekiyorum.

Bir insanı güldürebilirsiniz. Bir insanı ağlatabilirsiniz. "Tüh tüh, yazık oldu çocuğa," dedirtebilirsiniz. Heyecandan koltukta sıçratıp "Kaç orda kaç ordan! Arkanda!" diye bile bağırtabilirsiniz. Ama her sahnenin kokusunu aldırmak, sanki ruhunuz iki yana çekiliyormuş gibi kocaman bir tebessümle bırakmak ayrı.

Bölüm sonunda Mecnun'un rüyasından taşan o mikro-hıdıbıdı gibi, her bölümden sonra yüreğimin kumbarasına bir koca tebessüm daha bırakıyor Leyla ile Mecnun. İşte tam da bu yüzden öyle hoş geldi, öyle sefalar getirdi ki... Gönlümüz neşelendi...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...