24 Eylül 2011 Cumartesi

"Sen onlar gibi değilsin..."

Firar diye bir dizi başladı ya hani... Her tarafta bangır bangır reklamlarını yaptılar. Her fırsatta çok farklı bir hikâyesi, çok farklı bir bakışı olduğunu söylediler. Televizyonda denk geldiğim fragmanı da, internette okuduğum genel hikâyesi de beni o farka ikna edememişti. Yine de günde illa ki birkaç kez kumandanın tuşlarına dokunan bir insan olarak, kusturana kadar verilen dizi tekrarlarının da yardımıyla birkaç sahnesine denk gelmemem imkansızdı.

Denk geldiğim farklı farklı sahnelerin on dakikalık toplamında bir doğu dizisinde kullanılan klişelerin neredeyse tamamıyla karşılaşmış olmak hayal kırıklığı yaratmadı. Bekliyordum. Ama bekliyor olmak öfkelenmeme engel değil. Belki daha geniş bir zamanda tek tek ele alınabilecek çok fazla detay ve sakatlık var. 

Ama az önce yine atıştırmalık bir şeyler yerken izlediğim bir sahnede benzer dizilerin klasiği olarak batıdan gelen ve gördüklerine illa ki isyan edecek olan genç kızın başroldeki abiye söylediği o klişe cümle kadar beni öfkelendiren az şey var:  "Sen onlar gibi değilsin!" Masum gibi görünebilir ama o kadar rezil, o kadar iğrenç bir mantık var ki bu cümlede aslında bu ülkedeki neredeyse tüm doğu hikayelerinin mantığını özetliyor.

"Onlar" kim? "Onlar" nasıl ki o karakter farklı? Evet kesinlikle yeşil kuyrukları, sivri kulakları, kötülükle parlayan gözleri var değil mi "onlar"ın? Allah aşkına bir yürüyün gidin... Siz de "onlar" gibisiniz. Farklı olun öyle gelin.

20 Eylül 2011 Salı

İnşaatı Süren Bir Öykünün Maketidir


İnsanlar tuhaf. Anlayamadıkları bir şeyle karşılaştılar mı anında yapıştırıveriyorlar etiketi: Tuhaf. E ben de insanım haliyle. Zaten o yüzden insanlar tuhaf diyorum. Çünkü benim anlayamadığım bizatihi insanlar. Gerçi kim anlamış ki insanları? Ama başkaları tek tek seçiyor tuhafları. “İnsanlar tuhaf” derlerse kendilerini de katmaları gerekecek çünkü.  Belki de ben dışarıdan baktıktan sonra kendimi de kattığım için bu genellemeye, sahiden tuhafım. Dengesiz bir denklem bu. Matematik ve psikoloji el ele vermeli belki. Anlamakla ilgili her şeyde kendime dışarıdan bakabilirim de mevzu hissetmek olunca, sonsuzun dışına çıkmak gibi bir şey kendine dışarıdan bakmak. Mademki kendimi çıkaramıyorum bu hissin çemberinden, o hissi çıkarıp atmalıyım içimde yuva yaptığı her yerden. İşte bu kararla başladı zaten bütün hikâyem.


Hikâyeler baştan başlanarak yaşanır. Ama onları anlatırken baştan başlamak, o hikâyenin insana yaşattığı gizemi aynen korumak neredeyse imkânsızdır. Anlatıcı farklı, kendine has bir gizemin peşindedir. Çünkü onun için hikâyenin yaşanma biçimi değil, sonucu önemlidir. Hikâyesini anlatmaya karar vermesinin nedeni, sonucundan başka bir şey değildir. Ve karşısındakine muhakkak değerli bir son sunacağının ipuçlarını vererek onu heyecanlandırmaya, merakını diri tutmaya çalışırken hikâyenin diriliğini önemsemez.
Ayak izleri yoktur aslında hikâyelerin. Sadece nefesleri vardır, her an ensenizde hissettiğiniz. Ben o nefesi boğmak istedim. Hikâyemin yüzüne yastık bastırırcasına kulaklarımı tıkadım ona. O, her denememden galip çıktı. Dahası her başarısız teşebbüsümde cezalandırdı beni.
Farkındaydım her şeyin. Ama onlar fark etmediler. Kendimi hikâyemden özgür kılma çabalarıma, kaçışıma itibar etmediler. Zamanla  öğrendim ben de. Kaçmak başarı ihtimali sıfır olan bir eylem. Yakalanmazsanız, sonsuza dek sürer gider kaçmak eylemi. Yakalandığınız an, biter zaten. Ben bunu fark ettiğimde, çok geç olmuştu.
Ben hikâyemi başından yaşamış olsam da sondan başlayarak anlatacağım ve bunu sırf, çaresizce "Nereden başlasam ki?" diye soranlarla dalga geçercesine gülerek "Baştan başla," diyenlere inat yapacağım. Sonrası Allah kerim.
Başaramadım! Benim hikâyemin sonu bu. Başaramasam yine iyi. Üstüne bir de yanlış anlaşıldım. Bu günlük, başaramayışımın ifadesi, başarısızlığı kabul bildirgesidir aslında. Yok etmeye çalıştığım bir hikâyeyi anlatmayı seçtim, çünkü hiçbir zaman içinde bir parça zehir taşıyabileceğim bir yüzüğüm olmadı. Zaten öyle bir ölüm de hayal etmiş değilim. Benim ölümüm boğularak olacak. Bir gün kalbim taşımakta zorlandığı bu ağırlığı daha fazla kaldıramayarak ruhumun fırtınalı denizinde batacak.
Saklanmak için sığındığım bir pansiyon odasında yazıyorum bunları. Saklanmak da kaçmak soyundan aslında. Başarı ihtimali sıfır. Ama tek ortak noktaları değil bu. Kaçmak ve saklanmak, hayatın bize sunduğu ve çocukluk çağıyla sınırlı tutmadığı birer oyun. Yokluğunu fark ettirme oyunu. Bulunmak arzusuyla saklanır çoğu zaman insan. Varlığıyla fark ettiremediklerini yokluğuyla fark ettirmek ister. Varlıktan çok boşluğu fark etmeye meyyaldir çünkü insan. Bir zamanlar var olanın boşluğunu. Aslında belki de daha burada çıkmaza girdi hikâyem. Ben yok etmeye çalıştıkça o iyice kazındı hafızama.
Onu unutmak istedim. Gördüğüm ilk andan itibaren. Sevmekten çok unutmak istedim. Herkes gibi ben de acı çekmekten ölesiye korkuyordum ve unutmanın sevmekten daha acısız olduğuna dair inancım tamdı. Unutma çabasıyla yaşadıklarımdan sonra öğrendim ki insanlar unutmanın sevmekten, acıdan kaçmanın acı çekmekten daha zor olduğunu anladıkları zaman dünya büyük bir şenlik alanı olacak.
Kaldırımın çizgilerine basmadan yürüme çabası gibi acıdan kaçarak yaşamaya çalışmak. Ancak çocukken başarıyla oynanabilen bir oyun bu.  Biraz da ters tepiyor sanki. O çizgilere basmamak için uğraştıkça, onlar zihnimizde daha çok yer işgal ediyor. Hep bir acı düşüncesiyle yaşamak, acısız yaşamak değil ki… Kaçmanın bir laneti de bu. Yok saymanın… Biz yok saydıkça daha çok var oluyor o çizgiler ve daha temkinli davranmak zorunda kalıyoruz. Kaçmak, kaçtığın şeyin zihnindeki varlığına büyüteç tutmaktan farksız. Sen kaçtıkça onun zihnindeki varlığı büyüyor. Hâlbuki o çizgiler yolun bir parçası sadece. Bunu kabullenseydim, daha rahat yürüyebilirdim o yollarda.
Velhasılıkelam, gördüğüm an kaçmak, unutmak istediğim o yüz içimde büyüdükçe büyüdü. Başıma ne geldiyse de unutmak umuduyla yaptıklarım yüzünden geldi. Herkesten gizleyeceğim bir deftere, yüreğimi herkese duyurmak için anlatacaklarım var ve sonundan yeterince bahsettiğime göre başa dönmenin zamanı geldi. 

Psikolojik yardım almam gerektiğine karar verdiler. Unutmak için yaptıklarımı yanlış anladılar çünkü. Bir kere bile “Neden yaptın” demeden, yaftaladılar. Bu da başı değil hikâyemin, farkındayım. Evet, daldan dala atlıyorum. Ama ben aklımın değil yüreğimin izlerini sürüyorum. Bütünlüklü metinler aklın ürünüdür. Yüreğimin kalıbından çıkan bir şeyin ise parça parça olmama ihtimali yok.
Onu ilk gördüğüm an, olacaklar canlanıverdi gözümde. Parça parça… Görüntü her değiştiğinde “fiuuv” sesini duyuyordum zihnimde. Evdeyim. Yerimde duramıyorum. Kendimi durduramıyorum. Onu ilk gördüğüm yerdeyim. O gün gördüğüm tarafa bakıyorum. Kalabalık. İnsanlar geçiyor. Ama biliyorum, o yok içlerinde. Olsa, yüreğimde fon müziği çalardı. Kulaklarım uğuldar, hayat ağır çekimde akardı. Evdeyim yine. Aklımdan çıkmıyor. Ertesi gün yine aynı yere gidiyorum. Saatleri değiştiriyorum. Her kombinasyonu deniyorum. Sonunda bulacağım, biliyorum. İnsan hisseder böyle şeyleri. Ve nihayet, hayalimdeki kaçıncı deneme bilmiyorum ama denk geliyorum. Heyecandan kalbim hızla atıyor. Kısacık bir an göz göze geliyoruz. Onu hep beklediğim yerde bütünleşmiş olduğum direkten ayrılıyorum. Dikleşiyorum. Takip ediyorum sonra ağır ağır. Görme ihtimalimin daha yüksek olduğu bir bekleme alanı seçmek niyetim. Fazlası değil. İş yerini öğreniyorum. Beklemeye devam ediyorum. Bir tek an görmek için. Kar, kış, soğuk, tipi, heyelan, deprem… Fark etmez… Bir an görmek için beklerim. Ne yapayım, ben öyle severim. Ne tek kelime ediyorum ne yanına gidiyorum. Kendi kendime sevip kendi kendime tükeniyorum. Ve sonra ölüyor. Beni bir an olsun sevmeden. Benim onu nasıl sevdiğimi bir an bile bilmeden… Asıl zulüm ondan sonrası. Ben bu acıdan nasıl sıyrılabilirim ki?
İşte tüm bunlar olmasın diye, onu unutmaya karar verdim. Bir hayalde bile bunca acı veriyorsa, gerçeği muhakkak ki kaçılmaya değer bir acıydı. Ama yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyiminin dilde kendine sağlam bir yer açmasının nedensiz olmadığını hesaba katmam gerekirdi.

18 Eylül 2011 Pazar

Guzaarish / Israrlı Bir Film Yükleme Denemesi

Daha önce hiçbir yerde adını duymamışken, hakkında hiçbir şey okumamışken tesadüfen denk gelip izledim bu filmi. Çok da sevdim. Lakin neredeyse hiçbir yerde doğru düzgün bulamadığımdan tavsiye ettiğim arkadaşlara bir türlü izletemedim. Bu nedenle de "E neden ben yüklemiyorum ki o zaman?" diyerek böyle bir işe kalkıştım. Tüm çabalarımı sevgili dengesizdenklem 'e ithaf ediyorum efendim:)
video
video
video
video
video
video

video

6 Eylül 2011 Salı

Kaybetme Korkusunun Oyun Hamuru

Bazen öyle geliyor bana. Sanki çoğumuzun hayatı kaybetme korkusunun elinde oyun hamuru olmuş. Kendince şekiller verip duruyor.

Genel olarak korkular diyebilirdim belki. Sonra düşündüm, insan kaybetmekten başka neden korkar ki? Bütün korkular dönüp dolaşıp kaybetme korkusuna bağlanmaz mı bir şekilde? Karanlıktan korkarken görme yetimizi yitirmekten/kontrolü göremediğimiz için kaybetmekten korkmaz mıyız? Köpekten korkarken mesela, aslında neden korkarız?

Kaybetme korkusu, tüm korkuların kürkçü dükkanı. Sanki nihayetinde daima kaybetmeyecekmişiz gibi... Ya da sanki gerçekten kaybedecek bir şeylerimiz varmış gibi. Korkularımız o haritalardaki kalın kırmızı çizgiler gibi çiziyor sınırımızı.

Makul/gerçekleşmesi mümkün hayallerden ziyade gerçekleşmesi imkânsız hayalleri sevmek de bundan belki. Çünkü bir hayal, gerçekleştiği an kaybedilir aslında. Ve hayallerini kaybetme korkusu belirler bazı hayalleri.

2 Eylül 2011 Cuma

Eylüle Dair

Hüznün kutsal ayı Eylül hakkında söylenebilecek çok şey var belki. Ama lüzum yok hiçbirine. Aşağıdaki melodiler gereken her şeyi söylemekte. Dinledikçe daha iyi anlıyor insan, Eylülün bedenine sahip olabiliriz ama ruhu hep hüzne ait kalacak.


enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...