30 Kasım 2011 Çarşamba

Vedaların Dahili Hüznü

Sırf bu evde yazdığım bir yazım daha olsun istedim. Aklımda tek bir harf bile yok. Kalbimde belli belirsiz bir veda hüznü. O hüzün öyle nasıl derler hani, orada olması gerektiği için. İş icabı. Vedalar hep bir miktar hüzün taşımalı ne de olsa. Ki bu evden ayrılırken en çok hüznüme mekan olmuşluğuna duyduğum saygıya adayacağım o vedaların dahili hüznünü.

Vedaların dahili hüznü... Bir telefonun dahili hafızası gibi aslında. Uzun isimleri rehbere kaydetmeyen ve hızla dolan... Gerekli durumlarda gönlümüzün ücralarından getirtip de katıyoruz vedamıza hüzünleri. Mesela çok sevdiğimizden ayrılırken...

Bu evde yazdığım bir yazım daha olsun istedim. Evin önemli bir kısmı taşındı. Yarın burada kalan son birkaç parça da alınacak ve hüznüm belki bir süre yeni yatağını yabancılayacak. Nasıl olur ki yabancı, yabancı demeyelim de yeni bir evde hüzün? Kaldı ki şu sıralar öyle karmaşık bir stres yumağıyım ki kendimi nasıl çözmem gerektiğini bilemiyorum. Yapmam gerekenler var, yapamıyorum. Sanki o yumak elimi, kolumu, zihnimi bağlamış. Üstüne anlaşılmamak, tekrar tekrar söylenen şeylere en yakınlarını inandıramamak... Ve alttan almak. Alttan aldığın halde herkesten tekrar tekrar "Alttan al sen de biraz," lafını duymak.

Kendi hayatıma dair kararlarda asgari hisse sahibi olmak can sıkıcı mesela ki yegane sebebi, kırmaktan korkmam o çok değerlileri. Benim ayarım pek yoktur çünkü. Ve biraz da alıngan mıknatısıyımdır. En ufak şeyden, hiç o amaçla yapılmamış şeylerden çevre yollarına taş çıkartacak ustalıkta yollar bulup üstüne alınanları bulmakta pek mahirimdir. (mahir? Burak Aksak, alacağın olsun. Senin yüzünden kullandığım kelimelere şeyedip duruyorum.)

Halbuki sadece "Beyaz sevmiyom ben yaa!" demişimdir. "Karışma sen," deyip yine de beyaz alınan şifonyer benim içindir ama. Halbuki sadece "Ya mor koltuğu buraya koymayak, ben şurada istiyorum," demişimdir. "Aman çok önemli! Dursun işte orta," denir. Velhasılı bunlar ufak, çok ufak şeylerdir. Son aldığım işi aldığım günden itibaren üzerinde çalıştırmamaktaki kararlılıkları yanında hiçtir. Arkadaş, 1,5 ay içinde insanın başına bu kadar mı şey gelir? Dizi mi lan bu? Normal normal yaşayan bir insanım ben. Az daha normallik, az daha kendi halime bırakılmışlık... Diyeceğim de şimdi harflerin tıkırtısını hissedip "Biz senin neyine karışmışız"lara başlaması muhtemel bu kadar insan varken en iyisi susmak ve kendimden biraz daha üflemek buraya.

Öfke ve yorgunluk hep dışlıyor hüznü be!

23 Kasım 2011 Çarşamba

Sentez [Öykü]




Hiç konuşmadan önüme bir fincan kahve bıraktı. Sütlü ve tek şekerli... Bütün alışkanlıklarımı bir defada öğrenmiş ve hiç unutmamıştı zaten. Kahveyi bıraktıktan sonra yavaş yavaş yürüyerek balkona çıktı. Tam bir saattir hiçbir şey anlamadan baktığım kağıtları masaya bırakıp sessizce onu izlemeye başladım. Balkondan hüzünlü şehre bakışı sakinleştiriyordu beni. Hayır, kendimi kandırıyordum. Hüzünlü olan şehir değildi, İbrahim’di. Ve bu hüznün sebebi olmasam da sebebinin sebebi idim.

Ben ona kızgındım; o bana kırgın. Kızgınlık ile kırgınlık kelimeleri arasındaki bir harf farkı çok şeyi değiştiriyordu aslında. Kızgınlık gürültülüydü, kırgınlık sessiz; kızgınlık hareketliydi, kırgınlık durgun; kızgınlık alevdi, kırgınlık köz; ve kızgınlık kırardı karşısındaki insanı, oysa kırgınlık kızmazdı. Bu iki duygu arasındaki farklar, İbrahim ile benim aramdaki farkları da oluşturuyordu aynı zamanda.  

Kızgındım. Ama ona baktıkça hafifliyordu kızgınlığım. Ne zaman kızgınlığımın böyle damla damla tükendiğini fark etsem Gorki’nin Çocukluğum kitabında geçen bir söz gelir aklıma: “Öfke buz gibidir. Sıcağı görünceye dek yaşar.” Bu cümleyi severim ama öfkeyi buza benzetemem nedense. Bana göre daha çok bir aleve benzer öfke. Düştüğü yeri de yakar, çevresini de. O zaman şöyle değiştirebilirim Gorki’nin sözünü: “Öfke alev gibidir. Suyu görünceye dek yaşar.”

İşte yine kendimi oyalıyordum kelime oyunlarıyla. Oysa hiçbir oyun değiştiremezdi onun kırgın, üzgün, bitkin olduğu gerçeğini. Bunlar da yetiyordu üzülmeme ama daha da beteri hepsinin sebebi bendim. Beni kırmamak için kendini kırıyordu. Ve benim onu kırmama izin veriyordu her seferinde. Ben bu gerçeği her fark ettiğimde ona olan kızgınlığım birden bire kendime duyduğum bir kızgınlığa dönüşüyordu.  

Kahveyi yarısına kadar içtikten sonra yerimden kalktım ve yatak odasına yöneldim. Odanın bir kenarına dizilmiş valizlere baktım. Birdenbire bir özlem kapladı yüreğimi. İbrahim’i, evimizi, anılarımızı özledim. Başka da bir şeyim yoktu zaten. Valizler hep ayrılığı ve özlemi hatırlatmaz mı zaten? Bir de hava alanlarında onları beklemenin stresini.  Yatağa oturup gözümü valizlere diktim. Her birinin üzerinde ismim, adresim ve telefon numaram yazıyordu. Ertesi gün gidecektim. Tek başıma...  Böyle bir fırsat kaç defa geçerdi ki elime? Yıllardır hayalini kurduğum uzaklara gönderiyordu beni çalıştığım şirket. Üstelik geri çevrilmesi zor imkânlar da sunuyordu.

Haberi ilk aldığımda kuş olup uçacaktım neredeyse. Akşamı zor etmiştim. Eve girer girmez, olan biteni İbrahim’e anlatmıştım sevinçle. Ama o isteksiz bir sükûnetle karşılamıştı bu haberi. İstanbul’dan ayrılmayı kesinlikle istemiyordu. Hiçbir zaman istememişti. Bana gitme de demeyecekti, diyemezdi. Yıllardır bir kez olsun karışmamıştı tercihlerime. Hatta onu tanıdım tanıyalı hiç kimsenin tercihlerine karıştığını görmemiştim. Ama biliyordum, gitmemi istemiyordu. Bu sefer büyük bir ikilem ile karşı karşıyaydı: ya benden ayrı düşecekti ya İstanbul’dan. Benim durumum da farklı değildi. Ya İbrahim’den ayrılacaktım ya da hayatım boyunca beklediğim fırsatı reddedecektim.

Önümüzde üç seçenek vardı; ikimiz birlikte gidecektik, ikimiz birlikte kalacaktık, ya da ben gidecektim, o kalacaktı. Şu Oyun Teorisi’ndeki Mahkumlar Açmazı örneği gibiydi önümüzdeki tablo. Eğer ikimiz birlikte gidersek, benim istediğim olacak onunki olmayacaktı. İkimiz birlikte kalırsak ise tam tersi gerçekleşecekti. Bu durumda en mantıklısı üçüncü seçenekti. Ben gidecektim, o kalacaktı. Böylece ikimizin isteği de gerçekleşmiş olacaktı. Biz de yaptığımız kısa bir kâr-zarar(ya da zarar-daha az zarar) analizinden sonra bu seçenekte karar kılmıştık. Ama ben ona kızgındım, o bana kırgın... Mutlu değildik. Öyleyse şu zarar-daha az zarar analizinin bir yerinde hata yaptık. Her şey tam da mantığına uygun görünüyor ama bir şeyleri hesaba katmayı unuttuk galiba. Yoksa ben huzursuz ve kızgın olmazdım. İbrahim kırgın ve durgun olmazdı. Yine çatışmalar başlamıştı duygularımız arasında. Ve çok yakında bir ilerleme kaydedecektik Hegel’e bakılırsa.

Büyüklüğü tartışılsa da tanıştığımız günden itibaren atlattığımız türlü zorluklar sonunda tam da o zorlukların güçlendirdiği mutlu bir evlilik doğmuştu. Biz de filmlere aldanıp hep böyle devam edecek sanmıştık. Filmlerde hikayeler hep böyle biter ne de olsa. Hani güzel bir tanışma öyküsünün ardından akıl almaz maceralar atlatır filmin kahramanları yaşadıkları şehirde. Filmin sonunda her şey daha köklü, daha güzeldir. Başlarındaki belaları savmış, biraz dinlenmek için bir deniz kıyısına gitmişlerdir. Birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamış bir halde uzaklara bakarlar mutlulukla. Ve film biter. Sonuç: Birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamış iki mutlu insan. Biz onların hep o deniz kıyısında aynı derecede mutlu yaşadıklarına inanırız. Sanki hiç dönmeyeceklermiş gibi... Ama her sentez de sonunda bir teze dönüşüp kendisine bir antitez buluyordu. Hegel söylüyordu bunu. Filmlerin ise umrunda bile değildi. Biz de filmlerdeki gibi sonsuza kadar mutlu yaşacağız sanmıştık. Ama şimdi ben ona kızgındım, o bana kırgın. Mutlu değildik.

Yolculuğum, sevgimizin antitezine dönüşüvermişti hızla.

Mutlu değildik. Sentez bu olmamalıydı. Olamazdı. Çünkü hep mutlu sonla biten bir filmdir diyalektik. Her antitez daha fazla mutluluğa doğru alınan bir yoldur çünkü. Mutsuzluğa yol alarak  ihanet edemezdik Hegel’e.

Yarın gidecektim. İkimizin istediği de gerçekleşecekti. Ama aslında ikimizin de istemediği olacaktı. Birbirimizden ayrılacaktık. İkimiz de mutsuz olacaktık.

Önümüzde üç seçenek vardı; ikimiz birlikte gidecektik, ikimiz birlikte kalacaktık, ya da ben gidecektim o kalacaktı. İkimiz birlikte gidersek ben hayalimi gerçekleştirdiğim için mutlu olacaktım; İbrahim İstanbul’dan ayrıldığı için mutsuz olacaktı. İbrahim’in mutsuzluğuna neden olduğum için de eninde sonunda ben de mutsuz olacaktım. İkimiz de kalırsak ben hayalimi gerçekleştiremediğim için mutsuz olacaktım; İbrahim’den ayrılmadığım için mutlu. İbrahim İstanbul’dan ve benden ayrılmadığı için mutlu olacaktı. Üstelik gitme de dememişti bana. Pişmanlık duymayacaktı. Ve bir süre sonra bana da bulaşacaktı onun mutluluğu. Ondan ayrılmamış olmak daha da kolaylaştıracaktı mutlu olmamı.  Zaten mutlu olmadıktan sonra başarının da bir anlamı olmasa gerek. Ben gidersem ve o kalırsa ben ondan ayrıldığım için mutsuz, hayalime kavuştuğum için mutlu olacaktım. O, benden ayrıldığı için mutsuz, İstanbul’dan ayrılmadığı için mutlu olacaktı. Bu durumda zamanla mutluluklarımız, paylaşamadığımız için körelecek, mutsuzluğumuz körüklenecekti. Duyguları katınca işin içine, nasıl da değişiyor sonuçlar. . Toplamda en büyük mutluluk ikinci seçenekte görünüyor. Hem de iki kişilik bir mutluluk.

Bentham’ın da ruhunu şâd ettikten sonra gülümseyerek yataktan kalkıp mutfağa gittim. Kızgınlığım, Gorki’ye göre iyice erimiş, bana göre ise iyice sönmüştü. İbrahim’e ve kendime birer kahve hazırladım. Kendime tek şekerli ve sütlü, ona ise sütsüz ve şekersiz... Sessizce balkona çıktım. Gülümseyerek kahvesini uzattım. Elindeki boş fincanı yere koyduktan sonra hiçbir şey söylemeden kahveyi aldı. Bana hâlâ kırgındı. Ve hüzünle şehri izlerken benimle nasıl vedalaşacağını düşünüyordu. Onu (ya da kendimi) daha fazla mutsuz etmeye hiç niyetim yoktu. Gülümsememi muhafaza ederek “Çabuk iç.” dedim. Yüzünde anlamsız bir ifadeyle bana baktı. “Daha valizleri boşaltacağız.” Çocuksu bir şımarıklıkla ona biraz daha yaklaştım. Onun yüzündeki anlamsız ifadeye biraz şaşkınlık karıştı ilk önce. Geri kalan boşluğu da sevinç doldurdu ardından. Gülümsedi. Başımı omzuna koydum ve sessizce şehrin ışıklarını izlemeye başladık. Sentez: daha mutlu iki insan... Kimbilir ne kadar zaman sürecekti. Ama şimdi ne ben ona kızgındım ne de o bana kırgın. Mutluyduk...

Mayıs 2005
      ena

*Eski dosyaların içinde bulduğum işbu öykü tahminlerime göre sınavlara çalışırken yazılmış olup gençliğimi tebessümle yad ettirmektedir. 

18 Kasım 2011 Cuma

Yalnızlık Bir Şeysi (Senfoni, konçerto yahut ne dilerseniz)

Yalnızlığımı yanıma almadan çıktığım yolculuklarda çok sıkılıyorum.

Yalnızlığım, biraz yağmurluk gibi. İhtiyaç halinde sığınıyorum. Yalnızlığım şemsiye gibi ya da. Yağmur yağmadığı günlerde hep onu boşa taşımış olmaktan şikayet ediyorum.

Yalnızlıktan şikayet eden sözcükler gözümden zihnime akarken "Belki de," diyorum, "benim canımı bu kadar yakmasın diye içgüdüsel olarak geliştirdiğim bir taktik bu." Yalnızlığımı kendime ait bir durum, bir ruh hali olarak görmekten ziyade sık sık görüştüğüm bir arkadaşım gibi görüyorum. Su sızmıyor aramızdan. Neticede hem yağmurluk hem şemsiye zaten. Sızdırsaydı defolu yalnızlıklardan ancak indirimli ilhamlar alınırdı.

Çocukken minderlerden, battaniyelerden ya da elimize geçirdiğimiz herhangi bir şeyden yaptığımız "evler" gibi yalnızlığımız. Büyüklerin dünyasından sıyrılıp ruhumuzda bulduğumuz kuytulara "Burası benim evimmiş meğersem" dediğimiz yerler inşa ediyoruz. Sonra oraya saklanıyoruz kötü adamlar ruhumuza saldırdığında.

Yalnızlığımı yanıma almadan çıktığım yolculuklarda çok sıkılıyorum. Saldırıya uğradığımdan, yağmura yakalandığımdan değil, yanlış anlaşılmasın. Ama hani insan hep tedarikli olmak ister ya, öyle bir şey.

Yolculuğa çıkarken müzik çalarınızı, hava serinlerse giymek için hırkanızı, yağmur yağarsa diye şemsiye/yağmurluk/şapkanızı ve kuytularda kaybolmaya ihtiyacınız olur diye yalnızlığınızı yanınıza almayı unutmayınız.

17 Kasım 2011 Perşembe

[İlgi Çekecek Bir Başlık Bulunacak]




Geçen gece, amcamın evinde çalışmayı biraz olsun başardığım için kendimi ödüllendireyim dedim ve hemen solumda kalan kitaplıktan epeyce eski görünen bir kitabı çekip aldım. İlk dikkatimi çeken üzerindeki İl Halk Kütüphanesi damgasıydı. Kendi kendime gülerek ertesi sabah amcama takılmayı planladım.

İlk sayfaya göz gezdirirken bir "g" harfinin kurşun kalemle yuvarlak içine alınmış olduğunu gördüm. Bir süre neden işaretlenmiş olabileceğini düşündüm, mantıklı bir şey bulamayınca sayfayı okumayı tamamladım. Arka sayfada yine yuvarlak içine alınmış bir harfle karşılaşınca uykum iyice açıldı. Hemen diğer sayfalara şöyle bir göz attım. Belirli bir yere kadar her sayfada bir harf yuvarlak içindeydi. Termosun dibinde kalan çayı bardağa doldurarak hemen kalemi kağıdı aldım elime ve sayfalardaki harfleri birleştirmeye başladım. 279. sayfada yuvarlaklar bittiğinde elimde dört kıtadan mürekkep bir şiir vardı. Sonra sayfalarda bir de yuvarlak içine alınıp silinmiş harfler olduğunu gördüm. Sanırım önceki mektupların izleri. Gece gece böyle bir gizemin içine düşüvermek şahaneydi. Şiirin bittiği sayfanın üst boşluğuna "Seni seviyorum" yazılmış ve silinmişti. İmza kısmı daha okunmayacak biçimde silinmişti fakat sanırım "Ramazan"dı.  Şiiri yazan da oysa, şöyle demiş Ramazan:

Gecendeki her rüya
Gönlündeki her sevda
Düşlediğin bir dünya
Ben olmak istiyorum.

Dertlerinin çaresi
Kalbinin gülbahçesi
Ömrünün tüm neşesi
Ben olmak istiyorum.

Dilindeki her hecen
Hem gündüzün hem gecen
Tükenmeyen düşüncen
Ben olmak istiyorum.

Baharında yazında
Damarında kanında
Ömür boyu yanında
Ben olmak istiyorum.

(Kendime Not: Hüzniye Teyze'nin Organik Gözyaşı Bahçesi içinde...)


5 Kasım 2011 Cumartesi

Merak Ettiğim İnsanlar

Hayatımdan gelip geçen insanlar var. Öyle hayatımı değiştirmiş, büyük olaylara sebep olmuş insanlar değil. Ama hep aklımın bir köşesindeler ve ön plana çıktıkları her an yüzümde bir tebessüm beliriyor. Ben galiba insanların hayatlarını değiştiren biri olmaktan ziyade o tatlı tebessümle anılan insanlardan olmak istiyorum. Çünkü her daim hazır tatlı bir tebessüm aslında bir değişim sürekliliğidir.

Mesela tek ders yüzünden yarım dönem uzayan okulumdan arta kalan zamanları değerlendirmek ve tabii ki kendi evime çıkabilmek için bir kitapçıda çalışmaya başladığımda, işin daha başındayken tanıştığım bir müşteri vardı. Epeyce yaşlı, güçlükle yürüyen, daima kravatı ve kasketiyle gelen ak saçlı ak bıyıklı bir amca. Genellikle Almanca sözlük baskılarıyla ilgilenir, İngilizce basılmış biyografileri de sıkı takip ederdi. Mağazaya geldiğinde genellikle ben ilgilenirdim. Bir süre sonra zaten başka arkadaşlar yanına gitse de beni sorardı. Kasadaki arkadaş kapıdan onun girdiğini görünce hemen bana seslenirdi. Çok hoşsohbet, acayip tatlı bir insandı. O zamanlar farkında değildim fakat şimdi, tam da şu satırları yazarken sanki biraz da rahmetli dedeme benziyormuş gibi hatırladım yüzünü. Ümit Bey'in soyadını kasiyer arkadaşa tekrar tekrar sormuş olmama rağmen hiç aklımda tutamadım. Şu an da hatırlayamıyorum. Bir sene boyunca haftada bir defa muhakkak uğrardı. Bir süre sonra gelmemeye başladı. İşte Ümit Bey'in akıbetini çok merak ediyorum mesela. Keşke biraz daha sohbet etme, onun bilgeliğinden biraz daha faydalanma imkânı bulabilseydim. Gelmeyişinin nedenlerini düşününce aklıma hep istenmeyen olasılıklar geliyor.

Sonra üniversitede okuduğum sıralarda oturduğum mahallenin tam köşesinde bir kuruyemişçi dükkanı vardı. Abur cuburumu genellikle oradan tedarik ederdim. Zaman zaman adını şu an hatırlayamadığım genç bir çocuk, zaman zamansa adını hiç öğrenemediğim (öğrenmek için çaba da harcamadım aslında, kuruyemişçi amcaydı o) bir amca duruyordu. En fazla 60larındadır. Çok değişik bir amcaydı. Değişik derken bir kıyaslama olarak tabii. Bir kuruyemişçi amca düşünün ki, ayın ilk günlerinde tutan abur cubur kriziyle dükkana dalıp bir poşet dolusu çikolata, bisküvi, cips filan alan birine "Evladım sen onların hepsini yiyemeyeceksin zaten? Ne o öyle her şeyden almışsın? Öğrencisin sen. Ayın da başı. Paran bitmesin sonra ayın ortasında," diyor. Bir kuruyemişçi amca düşünün ki, o öğrenciyi aldıklarından bir kısmını geri bırakmaya ikna edemeyince, ödemeyi alırken hem indirim yapıp hem  de "Bak parasız filan kalırsan kasa burada, gel iste," diyor. Bir de hani insana sevildiğini hissettiren sıcacık, şefkatli bakışlar, tebessümler vardır ya, ne zaman içeri girsem o amcanın gözünde o bakışları, yüzünde o tatlı tebessümü bulmak o kadar huzur vericiydi ki... Sonra yukarıda anlattığım dayımın evinden ayrılıp kendi evime çıkma olayı yaşandı. Taşındıktan bir yıl sonra dayımı ziyarete gittiğimde amcanın oğlu dükkandaydı. O ziyaretten bir yıl sonraysa bir tesadüfler silsilesi eseri mahalleme geri döndüm, fakat dükkan el değiştirmişti. Yeni sahiplerine sordum, onlar da bilmiyormuş. Sonra onlar da devretti zaten... O kuruyemişçi amca şimdi ne yapıyor, kimlerin hayatında tatlı anılar bırakıyor bilmiyorum fakat yeniden karşılaşmayı çok isterim.

Hani bayram geliyor ya, Ümit Bey'in de, kuruyemişçi amcamın da ellerinden öpüyorum. Onları ve onlar gibi birkaç tatlı tebessüm insanını daha tanımış olmak, yüreğime kurulan bayram panayırları gibi... İyi ki gelip geçtiniz hayatımdan... Geçmeseydiniz iyiydi ama her şeyde vardır bir hayır.

3 Kasım 2011 Perşembe

Kendi Yüreğinden Düşmek Bir Uykuda


Herkese “canın sağ olsun” demekten gelen ölümler vardır mesela. Ağır ağır yarılan yüreğin uçurumuna savruluverir insan. Kendi yüreğinden düşmek, uyurken yataktan düşmek gibidir biraz. Önce ne olup bittiğini algılayamaz insan. Canı bile yanmaz. Sadece bir şaşkınlık hâli vardır ve kendini gerçekçi bir rüyanın ortasında zanneder.  O yarık nasıl açıldı yüreğinin ortasında, hatırlayamaz. Bir kabusun gerçekteki izdüşümüdür olsa olsa. Yataktan düşenler, muhakkak yüksek bir yerden düştüğünü görüyordur rüyasında.
Kendi yüreğinden düşmek, ağaçtan düşmek kadar zevkli değildir pek. Kırıkları alçı tutmaz yüreğinden düşenlerin. Kırıkları bile yoktur aslında. Her yana savrulmuş parçaları vardır yalnızca. Ve o parçaları toplayacağı bir eteği bile yoktur. Her biri kaynar yalan yanlış yerlerde ve birer kiste dönüşür yüreğin orta yerinde.
İnsanı en çok sevdikleri kırar dedikleri de yalandır. İnsanı “yalnızca” sevdikleri kırar çünkü. Sevmediklerine karşı zırhı hep üzerinde, kalkanı hep havadadır. Sevmediklerine karşı savunur kendini. Sevmediklerine saldırır bazen. Sevdiklerinin yanında, uysal bir kedi gibi… Herkes sırtından bıçaklayabilir birini… Yüreğinden bıçaklanmış birini görürseniz, olağan şüpheliler ancak sevdikleridir.
Dile getirilmiş, getirilmemiş hiç mühim değil ama “Hiç mi tanımıyor ki beni?” diye düşünmek, belki de ilk adımıdır bir arkadaşlığın intihar yolundaki.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...