31 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Tuhaf Yeni Yıl Yazısı Denemesi

Ben pek yılbaşı, yeni yıl, yeni başlangıçlar  insanı değilimdir. Yeni bir yıl geldiği için beklentilere girmek, yeni yılda yapacaklarımı planlamak, olaylar olaylar... Yazması bile çok sıkıcı benim için. Mümkünse buraları hızlı geçelim mi?

Her sene bu dönemler orada burada insanların yeni gelen yıldan istedikleri şeyleri sıralayışını izler dururum. Nedense benim yeni yıldan bir şeyler isteme alışkanlığım olmadı hiç. İsteklerimi genellikle başka mercilere iletiyorsam demek... Ama az önce kahvemi karıştırırken düşündüm de, ben bu yıl, insanların 2012'ye bir şeyler getirmesini istiyorum mesela. Bir kere de biz ondan istediklerimizi verelim ona yani, ne var?

Bir zamanlar çok oynadığım bir oyun vardı. Bir makine kuruyorsun, sonra içine süt, buğday, yumurta atıyorsun, ekmek çıkıyor mesela. Ya da domatesleri bırakıyorsun diğer makinenin önüne, biraz sonra ketçap oluyor. Yeni yılı öyle bir makine gibi düşünsek mesela. Azıcık da sabırlı olsak... Mesela biraz vicdanımızı, merhametimizi koysak içine. 2012'de mesela yalnız sevdiklerimiz için üzülüp sevmediklerimizin başına gelen felaketlerde "oh olsun" demesek. Asıl sevmediklerimize merhamet göstersek, erdemli olanı yapsak yani. Sevdiklerimizi, "bizden" gördüklerimizi anlamak kolaydır, sevmediklerimizi, "öteki" dediklerimizi anlamaya gayret etsek. Sevmediklerimize üzülenlere türlü hakaretler etmesek mesela. Ne bileyim, birini, bir şeyi, bir kurumu, bir örgütü, bir devleti, bir halkı, bir ülkeyi sevmeyi onun her hatasını meşru görmek olarak algılamasak. Hatalara rağmen de sevebiliriz. Kim karışabilir ki? Farkında olsak sadece ve güzelleştirmek istesek sevdiklerimizi.

Her giden yıl için "bizi üzdü," diyoruz ya, bu yıl gerçekten üzülebilsek keşke. Samimiyetle üzülebilsek. Sadece üzülsek... Hani içimizde sızısını hissetsek o acının. O kalp görünümlü taşlar var ya içimizde taşıdığımız, o üzüntüden sızlayıp çatlasa. Büyük felaketler yaşamamız gerekmiyor bunun için, sadece öfkemizden ve bencilliğimizden biraz arınırsak, mevcut durum zaten o üzüntüyü sağlayacak.

İşte biz biraz merhamet, biraz anlayış, azıcık şefkat, biraz sessizlik, biraz sevgi, biraz saygı versek bu yıla... Herkes için ama. İnsan sevdiklerine her şeyi verir, mesela sevmediklerine vermekte. Hani herkes, her gelen yıldan, "barış, huzur, kardeşlik," istiyor ya, malumu ilan etmek gibi olmasın ama 2012 de getirmeyecek istenenleri. Ama 2012'yi uğurlarken ister rüşvet deyin ister başka bir şey, cebine azıcık bir şeyler tıkıştırırsak biz istemeden getirir sonraki yıllar "barışı, huzuru, kardeşliği".


26 Aralık 2011 Pazartesi

Kırıkların Arasından Topladığım Harflerdir

Bazen kendimi dört tarafı alınganlarla çevrili bir ada gibi hissediyorum. Windows'un mayın tarlasında daha çok antrenman yapmış olsaydım keşke. O kadar benziyor ki bazen o insanlarla yaşamak o oyuna.

Oysa alınganlık basbayağı hırsızlıktır. İnsanın gün boyu gıdım gıdım biriktirdiği neşeyi bir saniyede söküp alır içinden. Alınganlık, basbayağı caniliktir, o söküp aldığı neşeyi türlü işkencelerle öldürür.

Dünyanın en işgalci insanlarıdır alınganlar. İsterler ki her zihinde yer işgal etsinler. Etraflarında her kim varsa, her hareketinden her cümlesinden önce aklına onlar gelsin. Bir durup düşünsünler: "Böyle desem alınır mı acaba?" Halbuki mesela mesele hassas bile değildir. "Sudan sebep" denen şeylerin bağımlısı, daimi alıcısıdır alınganlar.

Tek gözleri kör gibidir, kendilerine yorarak görürler olanı biten. Tek gözleri kör gibidir. "Sen" kısmını ilgilendiren hiçbir şey girmez görüş alanlarına. Alınganlık, bir bencillik biçimidir. Karşısındaki insanın yüreğinde tepinip duran, elleriyle rafları, duvarları, dolapları yoklaya yoklaya, devire devire ilerleyen dışarı-körlerdir.  Ve fakat el insaf kardeşim! Kulağınız da mı sağır? Hiç mi duymuyorsunuz kırıp döktüklerinizin sesini?


21 Aralık 2011 Çarşamba

Martılara Rağmen Sustuklarımdır

Yağmur yağıyordu. Pencereyi açtım. Ezan sesi doldurdu kulaklarımı. Yukarıda, çok yukarıda bembeyaz martılar süzülüyordu. (Nedense martılar uçuyormuş gibi gelmez bana. Süzülür onlar yalnızca.) Bir adam yağmurun altında koşarak geçti sokaktan. Galiba camiye gidiyordu.

Öyle müsaitti ki ortam, pencere önlerinde hırkasını sıkıştırarak ellerini kavuşturangillerden değil de elini cebine sokangillerden olmama rağmen hırkamı tutup iyi bir çektim iki yanından, çiçek oldum. Sokağın caddeyle kesiştiği noktaya dökülmüş yapraklar ne güzeldi. Üstelik kirliydi sokak lambaları.

Yağmur yağıyordu. Açık pencerenin önünde ürpermenin insanın gözlerini dolduran bir güzelliği var. Martılar bir ara kayboldu. Oysa tam dua ediyordum ben. Gönlümden geçenleri dillendirmek konusunda pek başarılı değilimdir. Konuşabilseydim, yazmazdım zaten. Kendimi zorladım bu sefer. Martılar kayboldu o ara. Martıların yokluğu umutsuzluktur oysa. Martılar geri gelsin diye sustum. Ne zaman sussam, çenem düşer benim. Burnumdan süzülen yağmur damlaları gibi harfe bulanır her yanım.  Bir kâğıda yazsaydım, tutar buruştururdum burada. Yapamıyorum.

Martıları seviyorum. Ama yine de "Amin."

20 Aralık 2011 Salı

Hayallerinden Öperdim Seni

Ben hep hayallerinden öperdim seni. Nasıl da güzel ıhlamur kokardı. Nasıl da benzerdi yağmur değmiş toprağa. Bir akşamüzeri hani. Baharlardan birinde... Hayallerinden öperdim seni.

Adamı gözünden tanımakla övünürdü herkes. Ya da avunurdu, hayallerini tanıyamamaktan müzdarip. Ben ilk hayallerinden tanıdım seni. Hayallerinden başladım sevmeye. İnsan muhakkak kendini katarmış hayallerine. Güzel hayalleri olanların yürekleri de güzel olurmuş. İnsan muhakkak kendini katarmış hayallerine. Birinin hayallerini sevdiğimizde onu da sevmiş olurmuşuz o yüzden.

Ve onun hayallerinde mağlup olursak, ona da mağlup olmuş sayılırız aslında. Senin hayallerinde olmamak, yok olmaktı o yüzden. Ve ben hayallerinden öperdim seni. O kadar yoktum ki, sen bir rüzgâr esti sanırdın. Ürperirdin sebepsiz. Ben alıp hayallerinin ıhlamur kokusunu, kendi hayallerime katardım sonra. Ne de yakışırdı hayallerin hayallerimin akşamlarına.

Hayallerine hüzün katan insanlar, güzel insanlardır muhakkak. Çünkü hüzün, mahalle takımına alınmayan mahzun yüzlü bir çocuktur aslında. En büyük golcüsü olmaya adaydır "hayal gücü"nün. Beni de almazlardı maçlara. "Git lastik oyna" dediklerinde kurmuştum "hayal gücü"nü. Şimdi senin hüznünü transfer etmek niyetim. Bir köşeden izliyorum, hayallerinden öpüyorum seni o gol atınca.


16 Aralık 2011 Cuma

İçimin Tozları ve Karalanmayan Sözcükler

Kuşlar kanat çırpıyor içime doğru, kesik ellere üfleyen anneler gibi. Kuşlar kanat çırpıyor içime doğru. Ferahlamak için sızıları feda etmenin de bir hüznü vardır. Şarkılar hep dikenlidir mesela.

Sonra sessizliği bölüyor içim. Sessizlik bölünebilir bir sayı değildir halbuki. İçim, öldürüyor sessizliği. Binlerce parçaya ayırıyor sonra cesedini. Gözlerim, yardım ve yataklıktan hapsedildi gözlük camlarının ardına. Göz yaşlarına saklayarak geçiriyorlar şimdi ceset parçalarını.

Cümlelerim bana ait değil gibi. Bunlar bir katilin sözleri. Hepsinin üzerine bir bardak su içiyorum. Hayır, su değil, çaydı o. Yazdıklarımı karalamayı hiç sevmiyorum.

Kuşlar kanat çırpıyor içime doğru. Ne çok toz kalktı içimde. Biraz yağmur hiç fena olmazdı şimdi. Ağlamaktan değil hıçkırıklarım. Hep içimin toza alerjisi.

15 Aralık 2011 Perşembe

Hayat Matematiktir [Öykü]

Yedi sene kadar evvelinde, belki de sekiz, böyle bir şeyler karalamıştım. Üzerinde çalışılacaklar dosyasında bekliyor epeydir. Lakin geçen günkü Leyla ile Mecnun bölümünde birkaç defa "matematik hayattır" türü sözler duyunca, aklıma düştü, madem son zamanlarda nostalji yapıyoruz ara sıra, koyalım bunu da dedim. Halen içinde bulunduğum acemiliğimin ilk mertebesi sayılabilecek dönemlere ait çiğlikleri mazur görünüz efenim. (Yine Bizim Külliye - yine bilmemkaçıncı sayı falan filan...)

*


HAYAT MATEMATİKTİR


Buradan, bu kadar yüksekten bakınca ne kadar da küçük görünüyordu her şey. Caddede yürüyen insanlar televizyon ekranındaki altyazılar gibiydi; rakamlardan oluşan. Kimi “1” gibi zayıf, ince; kimi “0” gibi geniş yer kaplayan ama içi boş; kimi “8” gibi her zorlukta kıvrılan... Kimisini “2”ye benzetiyordu, önüne tersten yazılmış bir “2” daha gelsin diye bekleyen. Diğer yarısı gelsin de bir kalp olsunlar iki tane “2” bir olup diye...

İşte yine sayılar istila etmişti düşüncesini. Mükerrem, ya da kısaca Kerem, bir türlü kurtaramamıştı yakasını sayılardan. Sayılar hep aklını, düşüncesini, hayatının her zerresini istila etmişti. Ama az kalmıştı. Çok az kalmıştı. Biraz sonra tamamıyla kurtulacaktı sayılardan. Üçten geriye doğru sayacak ve kendini aşağıya bırakacaktı. Son bir işi kalmıştı sayılarla. Sonra sayılar sonsuza dek çıkıp gidecekti hayatından. Ya da o, sayıların hayatından çıkacaktı.

Bir kez daha baktı aşağıdaki insanlara. Hayır, bir daha asla onların arasına dönmeyecekti. Derin bir nefes aldı ve saymaya başladı:
“Üç...”

üç...

Daha doğmadan hayatına girmişti sayılar. Annesi, babası küçük köylerindeki herkese “Üçüncü yolda.” diyorlardı. Adı konmadan sayısı belli olmuştu. Üçüncü...

Yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğuydu. Ve bu sayıdan kurtuluş yoktu belli ki sonsuza kadar.

“Bu da Kerem; bizim üç numara...” derdi babası misafirlere tanıştırırken.

Sonra “yaş” geldi.

“Maaşallah, Allah bağışlasın. Kaç yaşındasın yavrum?”

5, 6, 7... Ne fark ederdi ki; kendini bildi bileli yaşıyordu işte.

Çocukluğunun masalcısı, anneannesi hep sayılarla başlayan masallar anlatıyordu ona. Bir varmış... Bir yokmuş... Bir yokmuş… Bir yokmuş’ta kalıyordu Kerem… Keşke hiç olmasaydı bir… Bir olmasaydı diğer sayılar tutanabilir miydi ki bu hayata? Peri Padişahı’nın hep üç kızı olmazdı mesela, biri iyi yürekli iken, diğer ikisi kötü yürekli daima. Ya da sadece üç dilek hakkı olmazdı yardımsever cin ile karşılaşanların. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Ali Baba ve Kırk Haramiler olmazdı. Ve gökten üç elma düşmezdi, muhtemel bir davetsiz misafiri dışlayarak… Bir olmasaydı...

Okula başlar başlamaz yeni bir sayı iliştirivermişlerdi isminin yanına. Evde “ üç numara Kerem “ , okulda “124 Mükerrem “ olmuştu. İlkokuldan sonra ortaokul. Bu sefer de “803 Mükerrem”... Hocalarının onu illa ki isminin başındaki numarayla çağırma meraklarına bir anlam veremiyordu.

Nefret ediyordu sayılardan ama onlar her dersteydi, her yerdeydi. Sayılarla daha fazla uğraşacak takati kalmamıştı. Sayılardan kaçarcasına terk etti okulu. Liseyi okumak istemedi. Babası bu duruma içten içe sevinmişti aslında belli etmek istemese de. Ne de olsa yedi çocuk okutmak, büyütmek, böyle geniş bir aileyi geçindirmek pek kolay değildi onun dar geliriyle. Üstelik tek erkek çocuğuydu Kerem.

“Nasılsa okula gide gele alıştı kasabaya. Etrafı öğrendi, esnafı tanıdı. Orada bir işe girer, parasını kazanır. Elinden geldiğince yardım eder bize de.” diye düşünüyordu.

Kasaba okulu hatırlatıyordu Kerem’e; yıllar boyu her gün istemeye istemeye yollarına düştüğü okulu. Okul da matematiği ve sayıları. Bu yüzden kasabaya gitmek istemedi. Birkaç yıl babasının işlerine yardım etti köyde. Tarlalarda, bahçelerde... İşte hayat böyle güzeldi. Ne matematiğe ne de sayılara ihtiyaç vardı. Bitkiler, kuşlar ve sayısız yıldız... Sayısız...

“Biliyor musun, Mısır’da Nil Nehri senenin belli dönemlerinde taşarmış. Sınırları kaybolan tarlaların sınırlarını yeniden çizmek için geometri ve matematiği geliştirmişler.” demişti sıcak bir yaz gecesinde köyün okula devam eden çocuklarından biri. O günden sonra Kerem için saflığını ve matematikten arınmışlığını yitirdi köy. Bitkiler, kuşlar sayılara esir oldu. Bir tek yıldızlar kalmıştı elinde, sayısız yıldız... Ne zaman tarlalara baksa matematik gelmeye başladı aklına...


*
Aldığı nefesi bıraktı. Başını gökyüzüne kaldırdı ama yıldızlar yoktu burada. Bir tek o günleri özlüyordu hayatında. Sadece o günleri... Tekrar nefes aldı ve saymaya devam etti:
“ İki...”

iki...

Hiçbir yere, hiçbir şeye bağlanamıyordu. Köyde de fazla duramadı, kasabaya gitti. Gider gitmez hayatındaki sayılara bir yenisi eklendi. “8 numaralı odadaki” olmuştu yerleştiği pansiyonda.

Son zamanlarda kasabada fabrikalar çoğalmasına rağmen Kerem fabrikada çalışmak istemedi. Fabrikada çalışsaydı yeni yeni sayılar girecekti hayatına.

“Bu hafta 12-8’im. Haftaya 8–4 çalışacağım.”

Düşüncesi bile korkunçtu.

Küçük bir el arabasında tarak, cüzdan gibi küçük eşyalar satmaya başladı. Bu, ona göre bir işti. Ne belli bir saati ne de belli bir yeri vardı. Bütün gün dolaşıyor, akşama doğru kasabanın meydanına geliyordu. Müşterilerle arası iyiydi.

“Buyur abla.”
“Şu çakmağa gaz...”
“Doldurayım abla kolay iş. Sen fabrikada çalışıyorsun herhalde.”
“Evet, çok mu belli oluyor?”
“Olmaz mı abla… Buralardan değilsin belli. E buralı olmayan neden gelsin ki buraya. Bir insanı böyle bir yere ancak iş güç getirir. Ya devlet kapısında memursunduuur, ya da fabrikada işçi. E devlet kapısında olsan bu saatte ne işin var sokaklarda? Yanlış mıyım?”
“Doğru vallahi, aynen öyle.”
“Yahu şu turist gâvurun burda işi ne? Anaaa! Buraya geliyor yahu.”
“Do you speak English?”
“Yes yes buyrun. Abla, bi yardımcı olsana be. Ben anlamam bu gâvur milletinin dilinden.”

Fiyatlar dışında sayılarla pek işi olmuyordu. Çoğu zaman da “At işte birkaç kuruş, gönlünden ne koparsa kardeş.” diyordu aldıklarının fiyatını soranlara. Tabii bir de pansiyondaki odası... Ona bir çare bulamıyordu.

Hayat yine köyde tarlalarla uğraşırken olduğu gibi “sorunsuz” yani sayısız devam ederken, Cemal Hoca müşterisi oldu bir gün. Sekizinci sınıftaki matematik öğretmeni... Kerem’in hiç anlayamadığı, matematiğe âşık insan... Kerem’in okulu bırakmasına en çok üzülenlerden biriydi.

“Sayıları sevmiyorum.” dedi Kerem. “oysa onlar her derste. Matematikte, fende, tarihte, coğrafyada... Sayılardan kaçtım ben, okuldan değil.”
“Peki kurtuldun mu? Sadece derslerde değil ki sayılar, her yerde. Şu eşyaların fiyatı, yaşın, telefon numaran, vatandaşlık numaran... Boş yere bırakmışsın okulu, kurtulamazsın. Hayatın kendisi matematiktir.”
“Ama matematikte iki kere iki dört eder. Hayatta ise çarpan için 5, 10 bazen daha fazlası; çarpılan içinse sıfır.”
“Yine de matematiksel bir sonuç. İdeal insanı bile ancak matematikle tanımlayabilirsin.”
“Nasıl yani? Bu mümkün değil.”
“İnsan 1 gibi olmalı
  Ne kadar büyürse
  Büyüsün üssü
  Ne kadar yükselirse
  Yükselsin
  Kendi kalmalı

  Ve insan e üzeri x gibi
  Olmalı
  Kaç kez alınırsa
  Alınsın türevi
  Kendi olmalı.”
“Hocam lütfen yeter! İnsan sayılarla tanımlanacaksa insan da olmak istemiyorum. Yeter ki uzak dursunlar benden.”

Cemal Hoca gülümsedi.

“Sen ‘0’ a benziyorsun biliyor musun?”

Yüzü allak bullak oldu Kerem’in. Anlamsızca baktı bir süre Cemal Hoca’ya. Sonra aklı karmakarışık bir halde sordu:

“Yani hiç miyim? Yok muyum?”
“Hayır hayır. Sıfır başına buyruk bir sayıdır. Düşünsene, 1 olmadan 2 de olmaz 3 de diğer sayılar da. Oysa hangi sayı var olmak için 0 a muhtaç ki? Sıfır der ki diğer sayılara ‘Kendi halime bırakın beni. Karışmayın, bulaşmayın bana. Beni kendi içinize almanız hiçbir şey kazandırmaz size. Tıpkı dışlamanızın sizden hiçbir şey eksiltmeyeceği gibi. Ama sakın ola benimle çatışmaya, çarpışmaya yeltenmeyin. İşte o an yutarım sizi, kendi içimde kendime benzetirim. Hele hele beni kendi aranızdaki bölünmenin faili yapmaya hiç çalışmayın. Unutmayın, sizi var eden tanımınızdır. Ve bölünmenizin faili ben olursam alırım tanımınızı elinizden. Tanımsız kalırsınız, yok olur gidersiniz. O yüzden hiç bulaşmayın bana, kendi halime bırakın beni.’”
“Hocam, lütfen kendi halime bırakın beni.”
*
Sayılar, hatıralarını dolduran sayılar boğuyordu onu. Aşağı baktı. Yüksekti. Başı döndü. İnsanları sayılara benzetmekten alamıyordu kendini. İsyan etme isteğini güçlükle bastırdı.

“Sayılar, kendi halime bırakın beni.”

Önce derin bir nefes aldı; sonra belki zihnindeki sayılar da çıkar gider diye içindeki tüm havayı boşalttı.

“Bir...”

bir...

Köyden kasabaya, kasabadan şehre... Ve yine sayılar... Yolda “32 numaralı yolcu” ; apartmanda “13 numara”

Üçüncü kattaki evine asansörle çıkarken o küçücük kabindeki sayılar sinirini bozuyor, içini daraltıyordu. Bir daha hiç binmedi asansöre.

Şehrin caddelerinde yürürken iyi hissediyordu kendini. Bir sürü insan vardı caddelerde. O kadar çok insan vardı ki... Köydeki yıldızlar gibi... Sayısız...

Sayılar olmadan sayısızlık da olmuyordu. Yani sayıların Kerem’i rahat bırakmaya niyeti yoktu. Sayamadığı insanları sayılara benzetmeye başladı. Ama en çok lisede okuyan kardeşinden adını duyduğu karmaşık sayılara benziyordu galiba insanlar. Neyin nesiydi bu karmaşık sayılar bilmiyordu. Ama adı bile yetmişti ona.

Ne zaman kitap okumaya çalışsa hep sayfanın bir yerine kondurulmuş sayfa numaralarına takılıyordu gözü. Bir türlü okuyamıyordu sayfaların içindekileri bu yüzden. Akşamları televizyon izlemek de hiç içinden gelmiyordu. Televizyonun kumandasında bir sürü rakam... Her rakamın ardında bir sürü başka rakam...

1-Haberler
“Irak’ta meydana gelen patlamada 12 kişi hayatını kaybetti.”

2-Haberler
“Geçtiğimiz ayın enflasyon oranının %9,6 olduğu açıklandı.”

3-Yine haberler
“Bugün 18 Mart’ın, o efsanevi günü 89. yıl dönümü sevgili izleyiciler.”

4-Bir kez daha haberler
“İMKB Ulusal 100 Endeksi, 2. Seansta 807,34 puan artarak 33.167,96 puandan kapandı. Hisse senetleri 2. Seansta ortalama yüzde 2,46 değer kazandı. İlk seanstaki 107,73 puanlık artış dikkate alındığında, Borsa endeksi günün tamamında 915,07 puan yükseldi. Hisse senetlerinin günlük ortalama değer artışı yüzde 2,80 oldu.”

5-Bu sefer spor haberleri
“Ünlü futbolcu kulübüyle sözleşme yeniledi; 2 yıl daha takımda top koşturacak.”

6-Yarışma
“Oyların %13.42’sini alarak 2. olan yarışmacı...” Uzun, upuzun bir sessizlik... “108 Mehmet”

7-Dizi... Şu aşk dizilerinden biri... Aşk dizisi... İşte matematiğin ve rakamların ulaşamayacağı bir program. Başı sevgilisinin omzunda, gözleri karşısında uzayan “uçsuz bucaksız” denizde,

“Seni öyle çok seviyorum ki... Şu uçsuz bucaksız denizden bile büyük sevgim.” diyor genç kız.

Genç adam sevgilisinin saçlarını okşuyor. Onun da bakışları denizde.

“Öyle sonsuz bir mutluluk ki içimdeki, tarif etmek mümkün değil.”

Hafif bir müzik eşliğinde deniz tüm ekranı kaplıyor. Müzik devam ederken bir iş yeri beliriyor ekranda. Takım elbiseli bir adam az önceki genç kızı kolundan tutup bir odaya götürüyor. Sağ elinin işaret parmağını genç kızın yüzüne doğru sallayarak

“Onun peşini bırak.” diyor. Kız bir şeyler söyleyecek oluyor, adam onu susturuyor.

“Sakın bana aşktan söz etmeye kalkma. Hiçbir aşk yüz milyon dolar etmez.”

Aptal kutusu değil, rakam kutusu... En iyisi şu rakamsız, kırmızı düğmesine basıp karanlığa gömmek beyaz camı. Ve daha da iyisi şehrin caddeleri yine...

“Hoşgeldin abi, ne içersin?”
“Bana çay getirir misin?”
“Kaç tane olsun abi?”
“Görmüyor musun, yalnızım.”
“Yani bir tane... Ne biliyim belki hızlı içiyorsundur, iki tane art arda ister, soğutmadan ikisini de içiverirsin. Her gün ne tipler geliyor buraya abi.. Bilemiyorsun ki kim ne isteyecek, kaç tane isteyecek. Hemen geliyor çayın.”

Kurtulamıyordu sayılardan, ne yapsa kurtulamıyordu.

“Pardon, hiç yer kalmamış da, birini beklemiyorsanız buraya oturabilir miyim?
“Tabii. Buyrun”

Ama bir yolu olmalıydı kurtulmanın, yoksa çıldıracaktı.

“Buyur abi, çayın.”
“Sağol.”
“Kaç şeker abi? Bir, iki, üç?”
“Şeker istemiyorum.”
“Anladım abi, sıfır yani. Bazısı oluyor şu küçücük bardağa 5-6 tane şeker atıyor. E biz yanına iki şeker koyuyoruz, geliyor diyor bana şu kadar daha şeker getir. Yani abi ben de sıkıldım artık, o yüzden yanımda taşıyorum şekerleri, soruyorum çay isteyene kaç tane diye. Yanlış anlama yani abi. Haydi afiyet olsun.”

Beyni, yüreği, ruhu, hayatı sayılarla dolmuştu. Cemal Hoca’nın söylediği doğru olmamalıydı. Hayat matematik olamazdı. Bir çıkışı olmalıydı bunun.

“Gazeteye bakabilir miyim?”
“Tabii, buyrun.”
“Hava da epeyce serin.”
“Hı hı. Evet. Ama güzeldir böyle havalar, ne çok sıcak ne çok soğuk.”
“Maaşallah bütün bulmacayı da doldurmuşsun. Hiç boş yok.”
“Evet. Bulmaca çözmeyi severim. İnsanın beynini dinlendiriyor.”
“Sen de her şeyi seviyorsun birader.”
“Yok canım olur mu öyle şey. Nasıl sevsin insan her şeyi? Vardır bizim de sevmediklerimiz. Ha bak nefret etmekten nefret ederim mesela.”

Çekingen gülüşmeler...

“Bu da güzel birader. Nefretten nefret etmek sevgidir. Ne de olsa iki eksinin çarpımı artı.”

Kerem’in yüzündeki tebessüm dondu. Galiba haklıydı Cemal Hoca. Hayat matematikti.

sıfır...
Kerem’in gözünden bir damla yaş döküldü.

“Sıfıra benzemekten sıkıldım artık. Sıfır olmaya, yok olmaya gidiyorum.” dedi.

Ve sayı zincirinin son halkasını da ekledi (ya da çıkardı).
“Sıfır...”


                                                                                         Mart 2004

11 Aralık 2011 Pazar

İsmail Abi'ye Mektubumdur

Senin kapını çalan biri var mı İsmail Abi? Biliyorum, denizin var senin, gökyüzün var, arkadaşların var. Senden vazgeçemeyen dostların, her derdine koştuğun kardeşlerin var. Eksik olmasınlar, bende de var hepsi.

Ama insanın kapısının çalması başka bir şey be İsmail Abi. Beklenmedik bir anda bir dostun sana gelmesi... "Bir çay koysana," demesi... Ya da "Bunaldım, çıktım geldim işte." Ruhunun terlikleriyle gelmesi hani. (Tam bu anda, karışık çalan şarkı listesinde o şarkının çıkması gibi güzel halbuki hayat. İnsan paylaşmak istiyor.)

Yanlışlıkla da olsa, ara sıra kapısı çalmalı insanın be abi. Bir çift göz şaşkınlık ve mahcubiyetle de olsa sana bakmalı. İnsanlar, insanların kapılarını çalarken bu kadar çok psikolog yoktu sanki. Yüreklerindeki hüznün üzerine bir peçete serip başka evlerle paylaşan, birilerinin kapısını çalan insanlar ne güzeldi. Hiçbirine yalnızlık bulaşmadı onların be abi!

Senin kapını çalan biri var mı İsmail Abi? Biliyorum, yalnız değilsin. Ben de öyle... Ama ara sıra insanın kapısı çalmalı be abi. Telaşa düşmeli insan. Bir çay suyu koymalı. İki bardak çıkarmalı. Bir çift göz dostlukla ona bakmalı.

Bazı şarkılar anahtar gibi. Maymuncuk hani. Ruh haline cuk oturan, ruhunun kapılarını açan şarkılar. Ama kapılar içeriden açılmalı be İsmail Abi. İçeriden açılan kapılar, uzaklardan gelen babalar gibidir çünkü.

Sen hiç soruldukça, arandıkça daha da çok hissettin mi yalnızlığını? Üzülmüyorum aslında. Yani önce biraz üzülüyorum ama, sonra geçiyor abi. Seni düşünüyorum mesela. Hüznün ne güzel, yalnızlığın ne şahane senin. Senin saflığın ne güzel bir liman, yalnızlığı yatıştıran. Ben senin gibi güzel bir yalnız olamam ki...

Ama ne tuhaf değil mi İsmail Abi? Bazı günlerde, "yok"lar, "var"lardan daha çok yer kaplıyor insanın içinde. "Yok" meğer ne ağır, ne hacimliymiş abi.

Bugün de kapım çalmadı İsmail Abi. Doğumgünümdü. Arayanım soranım çoktu. Eksik olmasınlar. Ama kapım çalmadı be abi. Yanlışlıkla bile çalmadı. Çok insan düşündü bugün beni. Var olsunlar. Ama beni gören bir çift göz bile olmadı. Ben bugün yoktum sanki... Meğer "yok"luk ne ağır, ne büyükmüş be abi.

Ara sıra birilerinin kapısını çalmak, tam sana yaraşır bir süper kahramanlık biçimidir. O yüzden kimseye değil de sana yazıyorum. Bir gün yolun düşerse benim kapımı da çalar mısın İsmail Abi?

Not: Adresini bilmediğim için bu mektubu "Kireçburnu Sahili," adresine gönderiyorum. Umarım eline ulaşır.

                                                                                                              Sevgilerimle,
                                                                                                                      ena



Adı Koyulamayan Duygusallık

Bir zaman Yağmur Zamanı diye bir dizi izlemiştim. Aslında izlemiyordum başlarda. Bir iki defa müziklerine denk gelmiştim, hoşuma gitmişti. O müzikleri bulmak için internette dolaşırken bir foruma denk geldim. Ve böyle başladı bu hikâye. Birkaç yoruma denk gelmişlik, eğlenmişlik, sorular, cevaplar derken diziyi de izlemeye başladım. Çok uzun bir hikâye bu ya, sadedine geleyim: O Yağmur Zamanı'nda gönlümde öyle şahane bir yağmur damlaları müzesi oluştu ki, hâlâ yüreğimin camlarında baktıkça insanı ağlatacak güzellikte durmakta.

Sonra Hayat Türküsü vardı bir de. O benim için çok daha ayrı. Hayat Türküsü, hayatımın türküsünün en neşeli ritimlerini armağan etti. Hayat Türküsü hayatımı değiştirdi ve bir türkü sadeliğinde yaşama çabasını gönlüme o ekti. Çok hayat tanıdım onun sayesinde. Çok insan sevdim. Abilerim, ablalarım, kardeşlerim oldu. Yolu oradan geçmiş olan herkesin yeni girdiği yollara hiç olmazsa şöyle bir göz atmam bundan.Ve tabii hangi yola girerse girsin, tereddütsüz peşine düşeceğim insanlar tanıdım.

Bizim Evin Halleri, ne güzel hallerini tanıttı bana ne güzel insanların...

Bahar Dalları geldi sonra. Hayat Türküsü'nün hamurundandı o da. Bahar Dalları, üniversiteye giden yavrusunu kaybeden bir anneyi anlatıyordu. Aniden esen bir rüzgârla tüm yapraklarını döken bir ağacın yeniden filizlenişini. Kökü sağlamdı bende ya, yeni yeni dost fideleri de dikti gönlüme... Bugün mesela, o fidelerden biri hafif bir rüzgârla öyle bir güzel hışırdadı ki, baktım kocaman bir ağaç olmuş. Ağlamam, o ağacı sulama biçimi belki.

Ne anlatıyor bu diyorsunuz belki. Ama hassasım, duygusalım, o mutlu hüzünlere gark olmuş durumdayım. Mutlu hüzünler... ve hüzünlü mutluluklar benim en sevdiğim. Küçükken de fantayla kolayı karıştırıp adına "kokteyl" derdim zaten. 

İyi ki varsınız yağmur damlaları, güzel türküler, bizden evler, baharda insana derin derin nefes aldıran güzelim dallar. Duygulandırıp durmayın beni!

Not: Leyla ile Mecnun'dan beklentimiz büyük yalnız:))

9 Aralık 2011 Cuma

Ellerim Topallıyor

Ellerim topallıyor cümlelerin üstünde. Ağır aksak, savrula savrula... Ellerim topallıyor. Bitiremediğim cümleler rüyalarımda arkamdan kovalıyor beni.

Kırık bir topuk misali geride kalan tebessümlerin yüzünden hep. Meğer ne kadar da inceymiş. Halbuki ben hiç topuklu ayakkabı giymedim. Ellerimde tebessümünü taşıyabileceğimi sanmam bundan belki. Yine de keşke yüreğime saplanıp kalmasaydı bir tebessüme gerilen dudaklarının o ince ucu. Tebessüm kesiği, kâğıt kesiği gibidir neticede.

Bir gün kaybettiklerini aramak için geçtiğin yollara dönersin belki diye sakladığım tebessümlerin bana kalacak. Sen buralardan hiç geçmedin ki. Belki bir rüzgâr önüne katıp getirdi düşürdüklerini buraya.

Uzak diyarlardan asla eli boş gelmeyen babacan bir büyüğümüzdür rüzgâr ne de olsa. Seviyorum diye gittiği yerlerden aşındırdığı hüzünleri biriktirir bende. Şimdilik gizlenecek hüzünlerin üstüne örtüyorum tebessümünü. Dekoratif birkaç yırtıktan sızan estetik hüzünlerim var şimdi.

Ellerim topallıyor ama. Sana yazamıyorum. İç çekişlerden bir baston yaptırdım ya, sesinden alt komşu rahatsız olur diye kullanamıyorum. Ellerim topallıyor. Sızısına iyi gelsin diye şarkı-bezlerine çay döküyorum.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Keman, Yalnızca Hüzündür Bazı Sözlüklerde

Bir ablam olsa, onu çok özlerdim bugün. Belki çok yağmur paylaşmış olurduk. Pencere önlerinde Arap kızı olmuşluğumuzu hatırlardım. Bir nefes de onun için çekerdim sigaramdan...

Bir ablam olsa, gözlerimdeki hüznün üzerine neşe örtmezdim onu yüreğime misafir ettiğimde. Belki birlikte çok keman dinlemiş olurduk. Onunla gözümüzden kendini atmaya çalışan intiharperver gözyaşlarının ardından birbirimize bakmışlığımızı hatırlardım. Bir yudum da onun için alırdım çayımdan.

Eksik hissetmek, böyle bir şey mi? Kırık camlara gazete tıkıştırmak gibi bazen hayaller.

Hem kemanın yayı tellerde değil yüreğin üzerinde gidip gelir zaten. Bilhassa yağmur yağarken... Eksik tellerimiz vardır hep bir de... Yay o eksiklerin üzerine geldiğinde hüznümüzü kesip biçip "ah"lar çıkarırız harf biçiminde.

2 Aralık 2011 Cuma

Ben Ne Zaman Ölsem [öykü]




Ben ne zaman ölsem, aklıma sen geliyorsun. Bir insan kaç kere ölür deme. O kadar çok öldüm ki ben! Ve o kadar çok andım ki seni.

İlk ölümümde çok yüksek bir yerden düşmüştüm mesela: Gözlerinden. Herkes “Gözü yüksekte,” diyordu senin için. Öyleymiş. Düşünce anladım.

Hâlbuki bana sorsalar, engin bir denizin derinliklerini keşfederek ölmek isterdim. Ruhunun derinliklerinde çırpınmak… Ruhuna balıklama dalıp da o taşlaşmış yüreğine çakılmam ilk intihar denemem sayılabilirdi pekâlâ. Ama ölmemiştim o zaman. Belki de beni tutup kaldıran sözcüklerindeki şefkat hayatta tutmuştu beni.

Bazı ölümlerimin ardından, Belki de beni gözlerinden iten babamdı, diye düşünüyorum. Erkek adama Damla diye isim koyarsan, olacağı budur. Düşüp durursun insanların gözünden… İlla ki bir kız ismi koyacaksa Gözde koysaydı bari. Belki o zaman hiç ölmez, mutlu mesut yaşardım gözlerinde. Maviydi ya gözlerin, gözbebeğini huzurlu bir ada sayardım ben.

Herkes isminin kaderini yaşarmış. Öyle derler. Ben inanmıyorum buna. Herkesi bilemem. Tek bildiğim, ben ismimin kaderini değil belki ama kederini yaşıyorum. Damla damla düşüyorum gözlerden. Düşmediklerimdense ben damlalar düşürüyorum. Öyledir ya hani, seni sevmeyenleri memnun etmek için çırpınır durursun da seni sevenleri perişan eylersin. İnanmadığım bütün genellemeleri özelleştiriyorum belki de. İhalelerde en çok kederi ben teklif ediyorum. Ve belki de seni bir kez daha olsun hatırlayabilmek için tekrar tekrar ölüyorum.

Başlarda böyle değildi aslında.  Hatta ikinci ölümümde kendimi seni düşünürken bulunca çok şaşırmıştım. Sanırım dördüncü ya da beşinci ölümümde alıştım bu duruma. Ondan sonra da saymayı bıraktım zaten. Aklıma sen gelince öldüğümü anlıyordum. Sonraları bağımlılık oldu galiba. Seni düşünmek için ölür oldum.

Bir keresinde üç dört delikanlı, sokak ortasında öldüresiye dövdü beni. Nedenini bilmiyorum. Galiba onlar da bilmiyordu. Ama son birkaç tekmeyi, seni sayıklamama sinirlendikleri için yediğimden eminim. Dayak yediğim için ölmedim, yanlış anlama. Böyle küçük şeyler koymaz bana. Ama tam da yere düşerken beni dövenlerden birinin gözünde tuhaf bir pırıltı gördüm. Galiba dudaklarının ucu da yukarı kıvrılmıştı. Hani konduramıyorum ama, sanki gülümser gibi. İşte bu yüzden düştün aklıma. Ölüm nedeni: Ruh zedelenmesi.

Hâlbuki ağlasa, her tekmede hıçkırsa, her yumruğun ardından burnunu çekse oturur ben de ağlardım onunla, onun derdine. Gözüme mi yapışırdı sanki? Ne de olsa kökü bende! Hiç çekinmezdim adımı paylaşmaktan. Ama o güldü ve beni öldürdü!

Bazen düşünüyorum da, gözlerinden aşağı doğru süzülürken gönlüne değseydim, en azından penceresinden şöyle bir içini görseydim, bu kadar çok ölür müydüm? Gözünden gönlüne düşseydim… Süzülmek derken romantikleştiriyorum tabii. Yoksa basbayağı “küt” diye çakıldım yüreküstü. Kalbim ağır yaralandı. Çok sevda kaybetti.  İlk ölüm kaydımı böyle düşmüştüm. Ölüm nedeni: Kalp kerizi.

Kendimi bildim bileli bir yakınlık duyardım da ağlayanlara, ağır yaralanan kalbimden akıp giden kayıp sevdalardan sonra daha bir hassaslaştım. Ne zaman biri ağlasa, bana sesleniyordu sanki. Bazen usulca, burnunu çeke çeke; bazen haykırarak, hıçkıra hıçkıra: Damla! Damla! Ağlayan herkesin yanına koşuşum bundandı, şiddetli kanaması olan hastalara koşan doktorlar gibi… Hani ilk ölümüm geliyor aklıma, bir gözden ne vakit bir damla düşse, ben tekrar ölüyorum. Bir türlü uyanamadığım bir kâbus bu ama tuhaf, ben bu kâbusu seviyorum. İçinde senin olduğun ne varsa sevmem gibi… Sigara içmek gibi aslında seni sevmek. Ölümümden mesul olduğunu bile bile senden vazgeçememek… Herkes bağımlılık diyor. Ben öyle düşünmüyorum. Ölümün keyfini sürmek bence her ölümden sonra kalbimden bir dilim kesip üstüne seni sürmek.

Hayatımdan çıkaramadığım romanı, ölümlerimden çıkarırım belki bir gün. Her harfte bir kez daha ölürüm. Uzar gider romanım. “Herkesin hayatı roman anasını satayım!” diyen bir yayıncıya pis pis sırıtır, “Benim ölümüm roman be abi!” derim. Nice ölümlerden geçip geldiğimi bilmediğinden “Hangi ölümün?” diye soramaz.

Ama hani olur da sorarsa, ilk göz ağrımı anlatmam ona. Değil mi ki en ağrılı ölümüm senin gözlerinden düşüşüm olmuş, ilk göz ağrım demek hakkımdır.

Ceylan’ın gözlerinden bahsederim mesela. Gazetede görmüştüm. Kocaman açılmıştı gözleri. Öyle kocaman ki, bütün dünya sığabilir içine. Gözbebeği diye gezdirir dünyayı gözünde. Herkesinki yuvarlak olacak değil ya, onun gözbebeği de geoit olsun.  O dünyayı sığdırabilecekken gözlerine, dünya hiçbir yere sığdıramamış onu. Kaçıncı ölümüm hatırlamıyorum ama senden sonraki en sancılı ölümümdü o gözleri görüşüm. Bir damla gibi dünyanın gözlerinden akıp giden bütün çocuklarla bir kez daha öldüm ben. Var sen hesapla. Ama unutma, çocuk ölümleri ikiyle çarpılmalı. Çünkü onlar yaşamı tanıma çabasıyla geçmiş birkaç yılla beraber yaşanmamış bir ömür ve masumiyetlerini de götürüyorlar yanlarında.

Ne yana baksam çocuk katilleri görüyorum bazı günler. Bir çocukla birlikte dünyanın yanaklarından süzüldükten sonra oluyor genelde. Koca koca adamlar geçiyor yanımdan. Güzel güzel kadınlar. Ruhlarının bahçesine gizlice gömdükleri çocuk cesetleri adımı haykırıyor: Damla! Damla! İçinde çocuk cesedi taşıyanlardan biri olduğum geliyor aklıma. Ama yalan yok, onu komaya sokan sendin ve ben aslında o gün anlamalıydım ilk katilim olacağını. “Neden?” diye sorduğun an yere yığılıvermişti içimdeki çocuk. Bakma sen çocukların ikide bir “Neden?” dediklerine. “Çikolata ister misin?” diye sor da gör, soruyorlar mı “Neden?” diye. Onlara sorsan, “İşte,” derler. Ben “İşte,” diyememiştim sana. Seni sevmeme bir neden araman en ağır darbeydi ne zaman şeker görse koşulsuz sevinen çocuk ruhuma.

İşte yüreğimin yoğun bakım odasından çıkardım seni. Farkında olsan, “Neden?” derdin yine. “Neden ölmeme izin veriyorsun?”

Ben ne zaman ölsem, o odada uyanıyorum çünkü. Yanı başında. Ben sana bakıyorum, sen içimde yoğunlaşıyorsun. Ben ne zaman ölsem, sen içimde katılaşıyorsun. Bir kez olsun beni anla istiyorum. Buharlaş ve yüksel göğe. Sonra damla damla saçlarıma yağ… Burnumun ucundan süzülerek usulca düş toprağa.
Şimdi sen dışarıda ölürken, ben doğumhane kapısında bekleyen baba adayları gibi bekliyorum seni. Dokuz ölüyorum. Sen ölüme doğduğunda, ben yaşama öleceğim. Bundan sonra seni ölürken değil, yağmur yağarken düşüneceğim. Ve son kaydımı düşeceğim defterime nüfus memurları gibi. Ölüm nedeni: Yenilenme.

       
      ena
 Ocak 2011
* Bizim Külliye dergisi, sayı bilmemkaç...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...