7 Şubat 2012 Salı

"ki beklemek, en korkunç halidir yaşamanın"


Yankısı yüksek sesle peş peşe gelip duran sözler vardır: ‎"ki beklemek, en korkunç halidir yaşamın." 
Beklemek... Benim çocukluğum gibi bir şey... Çünkü ben kendimi bildiğim andan beri hep bekledim. Gemim yoktu benim ama hep bir uçağın bizim küçük şehrin üzerinden geçerken halamı paraşütle aşağı bırakacağını düşlerdim mesela. Gitmeden önce bana dua etmeyi öğretmişti de halam, geceleri yatmadan önce "Allah'ım n'olur fatoş halamı bi' kezcik daha göreyim, sonra öleyim," diye dua ederdim. Galiba hiçbir şey için de bu kadar sebatla dua etmedim. Bu kadar içten... Okulda bazen ağlardım halamı özledim diye. Öğretmenim beni masanın üzerine oturtur, gözlerimi kapatır, hayal kurdururdu bana. Sufle verilen hayallerim vardı yani... Ama yine de beceremezdim gitmeyi... "Bir saatim vardı benim / Onun başında halamı beklerdim" diye saçma bir şiir yazmıştım. Bugün hâlâ ona bakınca doluyorsa gözlerim, bundan belki....

Halam gelecekti, küçük bir tasa doldurup suyu dizlerinin önüne oturtacaktı beni ve tarağı ıslata ıslata tarayacaktı saçlarımı... Hani bazen "10'a kadar sayacağım ve olacak" deriz bir şey için. Sonra başlarız: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 -7 - 8... 1 - 2 - 3... O şey, olmasını beklediğimiz o şey olmadıkça sararız başa... İşte öyle bir şey benim içim saçlarımın boyu... Şu kadar olunca gelecekti halam, tarayacaktı... Yaklaştıkça o boya, hoop, kesilirdi. Çünkü muhtemelen gelemeyecekti.

Sonraları ben çok gittim ona. Sonraları o da geldi bir iki... Fırsat buldukça. Ama o çocuk, hani o bekleyen çocuk var ya, hep bir şeyleri bekleyen, en çok halasını bekleyen o çocuk, içimde bir yerde öylece kaldı. Hani bazen bir şeyi çok yersin ya. Sevdiğin bir şeydir de belki. Yersin, yersin, yersin... Sonra miden bir garip olur. Bulanmaya başlar. Kusarsın. Kusarsın ama o rahatsızlık gitmez. Bir daha, bir daha... Kustukça kusarsın. Artık hiçbir şey kalmamıştır da safra çıkar sadece ağzından. Böyle dilinde, genzinde acı bir tat, yüzün ekşimiş... Ama o rahatsızlık hala midende... Hatta safra bile biter, kuru kuru öğürmeye başlarsın. Her şey çıkmıştır içinden, ama o atmak, kurtulmak istediğin his yayıldıkça yayılmıştır açılan boşluğa... İşte ne yaparsam yapayım, içimden atamadığım öyle bir "bekleyen çocuk" içimde... En çok halasını ama hep bir şeyleri bekleyen... O benim içime hapsolmuş, beni de kendine hapsetmiş gibi...

Tüm bunları böyle söyletiyor ya senin halinden tamamen bağımsız bir sahneyle, sahiden Leyla ile Mecnun izlemek bir mazoşistlik biçimi... Leyla ile Mecnun'da kapıları açan iki karakterin varlığı boşuna değil belki. Zira kendisi, bir bütün olarak saçlarının arasından çıkardığı ufacık bir tokayla usulcacık dokunarak gönlünün kapılarını açıyor insanın. En derin mahzenlerine iniyor, en gizli yara izlerine hava aldırıyor şöyle... Şefkatli sızılar gibi hani.. Leyla ile Mecnun bazen de işte dizideki çeşitli karakterler nasıl silkeliyorsa Mecnun'u, öyle silkeliyor insanı... 

4 yorum:

EFERVESAN BALIK dedi ki...

döngüyü 1-2-3-4-5-6-7-8-9-8-7-6-5-4-3-2-1-2-3-4-5.... şeklinde kurmak daha doğal ve daha az hayal kırıklığı ihtiva ediyor, "zaten öyle olmalıymış" gibi...ben bu sistemi kullanıyorum, tavsiye de ederim:)
bir saç da ancak bu kadar güzel bir sebeple kesilebilir...
elinize sağlık, ilgiyle okudum.

ena dedi ki...

Bu döngü çok daha şahaneymiş gerçekten. Bundan sonra bunu kullanayım.
Teşekkür ederim:))

Hüseyin Ceylan dedi ki...

Bekleyenin ızdırabına bir de bekletenin umursamazlığı eklenmiyor mu ? ....

Gonlune saglik dostum !!!

Hüseyin Ceylan dedi ki...

Bekleyenin ızdırabına bir de bekletenin umursamazlığı eklenmiyor mu ? ....

Gonlune saglik dostum !!!

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...