28 Şubat 2012 Salı

25 Şubat 2012 Cumartesi

Farklı Aynalar

Ben onu tanıyorum. O da beni tanıyor. Ama birbirimizi tanımıyoruz. Halbuki birbirimizi tanısaydık, kendimizi de tanıyabilirdik belki. Çünkü en zor ve en son kendini tanıyor insan. Tanıdığı her şeyle ve herkesle tekrar tekrar değişirken, bir türlü yetişemiyor kendini tanımaya...

Herkesin, nerede, kimde olduğunu bilmediği bir sihirli aynası var yüreğinin suretini saklayan. Ve ömrü, o aynayı arama macerasından başka bir şey değil. Herkesin içinde, nereye, kime ait olduğunu bilmediği bir ayna var. Sahibi onu bulana kadar hiçbir şey yansıtmıyor. Sahibi, gönlünün gözüyle bakana kadar, görülmüyor.

Ben onu tanıyorum. O da beni tanıyor. Ama birbirimizi tanımıyoruz. Çünkü hiç aynalarımızdan bakmadık birbirimize. Çünkü hiç, karşı karşıya koymadık yüreklerimizi. Sonsuza varamıyorsak, bundan belki. Birbirini tanımak, paralel yüreklerden yansıyan sonsuz görüntüde kaybolmaktan başka ne ki?

Ben onu tanıyorum. O da beni tanıyor. Bambaşka aynalara sıkışıp kalmış suretlerden ibaretiz şimdi. Yitirmişiz gerçekliğimizi....

23 Şubat 2012 Perşembe

Şair burada....

İnsan bazen cesaretsizliğini çaresizlik diye satan bir dolandırıcı... "Elimden hiçbir şey gelmez ki!" diyorum kendime. İnanmak istiyorum. Ne tuhaf, insan bazen gerçekten elinden bir şey gelmesin istiyor. İnsanın cesaretsizliğiyle yüzleşmesinin çaresizliği, çaresizlikleri mumla aratıyor insana.

Çaresizliğin çaresi var. Kelime oyunlarına girmeyeceğim, hayır. Ama ne sefilce insanın kendini kandırmaya çalıştığı o anlar. Rüyanın ortasında uyanmak ve her şeyin bir rüya olduğunu fark etsen de devam etmek o rüyayı görmeye... İnsan hiç değilse rüyalarına inanabilmeli.

Rüyalarımda sık sık bilinç düzeyine çıkıyorum. Bir keresinde yan yana yürüyorduk bir arkadaşla. Rüyanın hikâyesi içinde yollarımızın ayrılacağı noktada "Şimdi uyanmam lazım abi, okula geçiyorum zaten, görüşürüz orada," demiştim arkadaşa. Bir keresinde de şahsen tanımadığım bir adamı görmüştüm de bilinç düzeyine çıkıp "Bunun ne işi var rüyamda?" diye sorgulamıştım. Sonra, "Haaa, bu ara X çok bahsetti ya adamdan, ondandır," açıklamasıyla rahatlayarak rüyaya döndüm. Bir kez de bilincimle inatlaşmıştım. Rüyamda bir kanepeye yüz üstü uzanmış, müthiş rahatlamış bir haldeyken bilincim, rüyadaki benim kulağıma "yüzüstü yattığını sanıyorsun ama bir uyan bak, sırt üstü yatıyorsun aslında," diye fısıldamıştı. "Yürü git, kafamı karıştıramayacaksın," demiştim ona. Epey bir münakaşa ettiğimizi hatırlıyorum. Uyandığımda sırt üstü yatıyordum.

Cesaretsizliklerim de rüyalarımın kaderini yaşayacak belli ki. Korkaklıklarımı hiç unutamayacağım. Ve korkaklığım yüzünden yapmadıklarım ağır bir boşluk olacak içimde. Çünkü boşluk dünyanın en ağır şeyi... Bilhassa insanın içinde daha da ağır çekiyor...

Ama bazen, rahatlatıcı oluyor korkuların ardına sığınmak. Çünkü korksan da korkmayıp yapsan da sonucu değiştirmeyecek şeyler vardır. O zaman insanın içinde müzelik bir umut parçası kalır. Arkeolojik kazılarda bulunmuş tablet parçaları gibi özenle saklanır ve ziyaretine gidilir ara sıra... Hep bir "belki korkmasaydım farklı olurdu" kapısı vardır, eski evlerin misafir odaları gibi. Kullanılmaz ama oradadır.

İyi ki bunları bir şiir olarak yazmaya kalkmadım. Beceremezdim ya, becersem bile ileride zorlanırdı çocuklar "Şair burada..." diye başlayan cümleleri tamamlamakta.. Ya da sonuna not düşerdim: "Şair burada ne demek istediğini kendi de bilmiyor." Acaba çıkıp da "Korkaklığına kılıf dikiyor," diyen olur muydu?


19 Şubat 2012 Pazar

Yara Kaplumbağası

Sanki bembeyaz bir fonun önünde, etrafından zaman ve mekan çalınmış, duruyorum öyle... Beyaz olsa olsa hissizliğin rengidir... Oysa acımam gerekiyordu burada. Tam da burada... Ah, doğru ya, çalmışlardı mekanımı tüm hisleriyle birlikte... Şimdi ben, var mıyım gerçekten?

Yaralarımdan harfler sızıyor. Kırmızı olsalardı bari... Kırmızı, ne de olsa, akışın rengidir. Akmam gerekiyordu sana doğru oysa, en uygun zamanda. Ama zamanım... Zamanım nerede? Yüreğimin duvarındaki saat duruvermiş. Yelkovan sana doğru uzanıyor... Akrebi bende... Ben de diyorum ki ne bu zehir içimde? Kanım da çekilmiş içimden zamanla birlikte... Harfler ne çabuk pıhtılaşıyor...

Zaman durdu, akış durdu, harfler durdu... Ben olduğum yerde duruyor muyum, baksana yüreğine. Büyük bir yara kabuğunun altında olacaktım. Bir zamanlar, yüreğinin kanamalı sahillerinde yaşayan bir yara kamplumbağasıydım...


17 Şubat 2012 Cuma

Şarkı/Türkü Prospektüsü

Şarkılara, türkülere prospektüs konmalı. Hep söylerim bunu. Yan etkileri belirtilmeli tek tek. Hangi durumlarda dinlemek tehlikeli, yazılmalı. 

"Sigarayla birlikte tüketilmesi durumunda ciğeri tam kıvamında ve her tarafı eşit biçimde yakacaktır" ibaresi konmalı mesela bazılarına... Sonra devam etmeli maddeler... 

"Aşırı hassasiyet esnasında eşlik edilmeye kalkılırsa hıçkırıklarınız sesinizi boğabilir."

"Bu şarkıyı tekrar tekrar dinlemeniz göz-seline sebep olarak burun tıkanıklığı ve baş ağrısı gibi etkiler gösterebilir."

"Bahsi geçen türküyle gereksiz yere empati kurmanız halinde hayat size anlamsız gelebilir."

"Bu türkünün sözlerine o kadar da bağlanmayın canım. Ölenle ölünmez, hayat devam ediyor. Bir sanat olarak bak sen gene buna."

"Bu türküyü dinlerken beddualarınız daha içten olabilir. Gene de temkinli olun siz. Beddua hoş bir şey değil zira... Döner dolaşır sahibini bulur maazallah."

"E buralara kadar geldiysen kanka sayılırız. Boş ver be! Takma kafanı. Bi' sigara versene."


15 Şubat 2012 Çarşamba

(...)


I.
Küçük müydü kalbiniz bu kadar?
Ben bir "âh" dedim, doldu.
Oysa daha üç nokta ekleyecektim sonuna...

II.
Çünkü hayat
Bir masalcı...
Gökten üç nokta düşüren
Her masalın sonunda...

III.
Nokta...

14 Şubat 2012 Salı

Saçma Delisi

Ne susmayı ne de konuşmayı becerebildiği anlar vardır insanın. Sussa da konuşsa da pişman olacağı anlar vardır. Öyle anlarda, genellikle hatalıdır teraziler. Hangi pişmanlık daha ağır çeker, tartamaz. Tartsa da faydası olmaz zaten. En ağır pişmanlık hep yaşanandır.

Şarkılar ne kadar anlayışsız bazen. Bazen de ne kadar şefkatli... Kimsenin anlayamadığı kadar anlar insanı. Şarkılar mı değişken yoksa insan mı?

Bazen o kadar dağınık görünüyor ki kafamın içi, çöp ev diye ihbar edesim geliyor bir şarkıya. Bu harfleri bile nerelerden bulup çıkardım bir bilseniz...

"Paralel evrene inanıyorsun da insanın hayallerinde bambaşka bir yaşam sürmesine neden delilik diyorsun?" diye bir not düşmüşüm bir yerlere... Deli saçması işte... Çay bardaklarının dibinde kalanların döküldüğü bardağa benziyor kafamın için böyle günlerde. Uzaktan çaya benzese de bir çay değil asla...

Böyle günlerde hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Böyle günlerde hayatta hiç olmadığım kadar umutsuz ve karamsar oluyorum. Sınırları var ama, o sınırların dışına vizesiz çıkarmıyorum. Eskisi kadar çevik de değilim gerçi, kaçakları engelleyemiyorum. Hayallerim, gerçeği surlarından düşüveriyor bir bir. Hayallerim, denize dökülüyor burçlardan...

Saç dökülmesi gibi bir şey hayal dökülmesi. Bir kere başladı mı durduramıyor insan. Sonra bir gün, tesadüfen geçerken bir aynanın önünden hayretle ve kederle bakıyor kelleşmiş ruhuna: "Ben ne ara bu kadar umutsuz bir insan oldum?"

İstanbul surlarının dibinde yetişirmiş en leziz marullar. İnsan bedeniyle beslendiği için toprak, verimliymiş... Benim ruhumun ölü hayallerle beslenen toprağında da güzel harfler biter mi bir gün? 

12 Şubat 2012 Pazar

ISLIK

Yüreğim yumuşuyor bir ıslık tutturunca, tuhaf
Kanım daha ılık akıyor damarlarımda
Islık, erime noktası mı katılaşmış yüreklerin?
Benden mi çıkıyor bu ses yoksa?
Tren geçmiyorsa düdüklüdür mutlaka.
Koş, altını kapa ayrılığın, özlemim pişti.

Yüreğim, gözlerimden eriyor damla damla
Uzadıkça su salıyor ıslığım
Gözlerimden, yüreğim taşıyor
Ya düşersen sen de?

11/02/2012, ena

11 Şubat 2012 Cumartesi

Büyük Çayı Su Bardağında Veren Mekanlar Üzerine

Ocağımda bir bağlantı problemi var. Fena halde gaz kaçırıyor. O kadar gaz kokusu içinde sigara içiyorum, elektrik düğmelerini açıp kapıyorum, henüz patlamadım. Zaten vanayı genellikle kapalı tutuyorum. Genellikleden kastım, üzerinde çay olmadığı zamanlarda - ki çoğu zaman oluyor. Uyurken çay içmenin de bir yolunu bulursam hiçbir sorunum kalmayacak. Çay konusunda hassasım.

Geçen gün ne tür mekanlarda kendimi daha rahat hissettiğimi düşünüyordum. Sanırım en çok "büyük çay" isteyince su bardağında getiren mekanlarda gülümsüyorum. Zaten 'satış temsilcilerinin' "Buyrun hanımefendi, nasıl yardımcı olabilirim?"  dediği mağazalardan değil de "Buyur abla!" diyen esnaftan alışveriş yapmak da daha çok hoşuma gidiyor. "Bir şey içer misiniz?" yerine "Çay içer misin?" diyenlere karşı daha bir rahatım. Kapalı mekanda sigara içenleri de seviyorum.

Büyük çayı su bardağında getiren mekanlarda edilen sohbetler insanın içine işlermiş gibi geliyor hep. Hem ona büyük çay da denmez zaten, duble çay denir! İşte duble çay içilen mekanlarda sohbetlerin samimiyeti de duble oluyor sanki. Yalnızsan iki kat daha güzel okuduğun şiirler. Diline dolanan şarkı daha derinine işliyor yüreğinin. Ne bileyim, hava nasıl olursa olsun, su bardağında çay içilen mekanların anısı hep güneşli bir sohbahar havasında kaydediliyor sanki hafızaya. Biraz toprak kokusu bulup katıyor mekana nereden buluyorsa. Duble çayın yanında yakılan sigaralar, iki kez bayram ettiriyor ciğere. Onun yanında daha lezzetli börek de simit de.

Hani bir tarafından bakınca karşısındaki nesneyi büyüten, diğer tarafından bakınca küçülten lensler vardır ya, işte su bardağında çay da güzellikleri büyüten, olumsuzlukları küçülten bir lens gibi insanın yüreğinde... Samimiyet nedir diye sorsalar mesela, "Büyük çayı su bardağında getiren mekanlardır," derim. O derece...


9 Şubat 2012 Perşembe

Komikli Aynalar yahut 'İyi ki doğdun Leyla ile Mecnun!'

Daha önce hiç, bir dizinin doğum gününü kutladığım olmamıştı.

Düşününce çok saçma bir şey gibi geliyor aslında. Dizinin doğum günü mü kutlanırmış yahu? Ama bir tuhaf his...

Leyla ile Mecnun bir dizi gibi gelmiyor hiç bana. Küçülmüşüm de sanki, her hafta elimden tutup lunaparka götürüyor Leyla ile Mecnun beni. Hani "komikli aynalar" var ya, işte aynı onlara benziyor. Kendimize bakıp gülüyor gibiyiz. Bir yandan da gözlerini/yüreğini kaçırmayanlar için sahiden görmek zorunda olduğumuz ama bir şekilde hep ertelediğimiz, ya da kendi çabalarımızla göremeyeceğimiz yerlerde taşıdığımız yaralarımıza ayna tutuyor. Hem komikli hem de sihirli ayna sanki... Hani bir dost gibi... (Bazıları lunaparkta aynalara bakmak yahut diğer oyuncakları denemek yerine gondola binip çılgınca savrularak hem kendi kafalarına hem bizim kafamıza kusmayı tercih etse de ne yapsın lunapark bekçisi!)

Velhasılıkelam, biz çok sevdik be sizi! O kadar çok insanın gönlüne insanlık mayası çalıyorsunuz ki, tutacak, illa ki tutacak birileri...

İyi ki varsınız! İyi ki doğdun Leyla ile Mecnun...

[Sevgili Leyla ile Mecnun, seni doğuran anayı ve ebeyi yüreğinden öpüyorum. Onlara çok teşekkür et benim adıma seni doğurdukları için... Bir nesli de sen büyütürsün inşallah. Hani biz anlatıyoruz ya şampuan kokusuna karışan Bizimkiler bekleyişini, sen de kendi kokunu bırak nesiller boyu hatıra diye!]

7 Şubat 2012 Salı

"ki beklemek, en korkunç halidir yaşamanın"


Yankısı yüksek sesle peş peşe gelip duran sözler vardır: ‎"ki beklemek, en korkunç halidir yaşamın." 
Beklemek... Benim çocukluğum gibi bir şey... Çünkü ben kendimi bildiğim andan beri hep bekledim. Gemim yoktu benim ama hep bir uçağın bizim küçük şehrin üzerinden geçerken halamı paraşütle aşağı bırakacağını düşlerdim mesela. Gitmeden önce bana dua etmeyi öğretmişti de halam, geceleri yatmadan önce "Allah'ım n'olur fatoş halamı bi' kezcik daha göreyim, sonra öleyim," diye dua ederdim. Galiba hiçbir şey için de bu kadar sebatla dua etmedim. Bu kadar içten... Okulda bazen ağlardım halamı özledim diye. Öğretmenim beni masanın üzerine oturtur, gözlerimi kapatır, hayal kurdururdu bana. Sufle verilen hayallerim vardı yani... Ama yine de beceremezdim gitmeyi... "Bir saatim vardı benim / Onun başında halamı beklerdim" diye saçma bir şiir yazmıştım. Bugün hâlâ ona bakınca doluyorsa gözlerim, bundan belki....

Halam gelecekti, küçük bir tasa doldurup suyu dizlerinin önüne oturtacaktı beni ve tarağı ıslata ıslata tarayacaktı saçlarımı... Hani bazen "10'a kadar sayacağım ve olacak" deriz bir şey için. Sonra başlarız: 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 -7 - 8... 1 - 2 - 3... O şey, olmasını beklediğimiz o şey olmadıkça sararız başa... İşte öyle bir şey benim içim saçlarımın boyu... Şu kadar olunca gelecekti halam, tarayacaktı... Yaklaştıkça o boya, hoop, kesilirdi. Çünkü muhtemelen gelemeyecekti.

Sonraları ben çok gittim ona. Sonraları o da geldi bir iki... Fırsat buldukça. Ama o çocuk, hani o bekleyen çocuk var ya, hep bir şeyleri bekleyen, en çok halasını bekleyen o çocuk, içimde bir yerde öylece kaldı. Hani bazen bir şeyi çok yersin ya. Sevdiğin bir şeydir de belki. Yersin, yersin, yersin... Sonra miden bir garip olur. Bulanmaya başlar. Kusarsın. Kusarsın ama o rahatsızlık gitmez. Bir daha, bir daha... Kustukça kusarsın. Artık hiçbir şey kalmamıştır da safra çıkar sadece ağzından. Böyle dilinde, genzinde acı bir tat, yüzün ekşimiş... Ama o rahatsızlık hala midende... Hatta safra bile biter, kuru kuru öğürmeye başlarsın. Her şey çıkmıştır içinden, ama o atmak, kurtulmak istediğin his yayıldıkça yayılmıştır açılan boşluğa... İşte ne yaparsam yapayım, içimden atamadığım öyle bir "bekleyen çocuk" içimde... En çok halasını ama hep bir şeyleri bekleyen... O benim içime hapsolmuş, beni de kendine hapsetmiş gibi...

Tüm bunları böyle söyletiyor ya senin halinden tamamen bağımsız bir sahneyle, sahiden Leyla ile Mecnun izlemek bir mazoşistlik biçimi... Leyla ile Mecnun'da kapıları açan iki karakterin varlığı boşuna değil belki. Zira kendisi, bir bütün olarak saçlarının arasından çıkardığı ufacık bir tokayla usulcacık dokunarak gönlünün kapılarını açıyor insanın. En derin mahzenlerine iniyor, en gizli yara izlerine hava aldırıyor şöyle... Şefkatli sızılar gibi hani.. Leyla ile Mecnun bazen de işte dizideki çeşitli karakterler nasıl silkeliyorsa Mecnun'u, öyle silkeliyor insanı... 

5 Şubat 2012 Pazar

Ehl-i Keyf

Ben onu tanıyorum. O da beni tanıyor. Ama birbirimizi tanımıyoruz. Oysaki birbirimizi tanıyabilseydik, belki kendimizi tanımak için de bir şansımız olurdu.

Bazen kendimi bir "yankı" gibi hissediyorum. Sadece bir yansıma... Aynadan değil de ne bileyim kirli bir çaydanlığın hâlâ parlak kalmış birkaç parçasından yansıyan paramparça bir görüntü. Ben büyürken hiç istemeden, "Sesimin gölgesi" ol diyordu bir şarkı. Ben biraz öyle oldum. Sesinin gölgesi... Keşke hep karanlıkta durmasan öyle. Birazcık olabilsem...

İnsan, tüm yankıları ve yansımalarıyla öldürmeden umudunu, unutmaktan bahsedemiyor, ne tuhaf. Bazen, birileri tarafından yüksek bir binanın tepesinden itilmeye kalmadan eceliyle ölsün istiyorum umutlarım. Onlar sessiz sedasız ölsün de rahatça açayım unutmak bahsini. Unutmak, umudun ölümünden sonra pay edilecek bir miras gibi.

Oysa çay söylemeden önce cebindeki parayı hesaplayan bir kederli bugün umudum. Kalan ömrünün keyfini sürüyor. Yahut sigarasını yakmak için muhakkak çayın gelmesini bekleyen bir ehl-i keyf. Sinir bozucu bir sabrı var. Beni tüketene kadar bekliyor... En çok yerden kaldırmayı seviyor beni...

Ben onu tanıyorum. O da beni tanıyor. Ama bir birimizi tanımıyoruz. Oysaki birbirimizi tanıyabilseydik, belki ince belinden çatlardı da bardak, çaya tutunup sessiz sedasız sızar giderdi yüreğimden umudum...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...