31 Mart 2012 Cumartesi

Kalemler Aslında Bir Müzik Aletidir

Hani kırılması mühim değil de, sıvıdır benim kalbime dolan umutlar biraz, çok ıslanıyor sonra yerler... Kayıp düşme... Kalbin bir vazodan çok da bir farkı yok nihayetinde. Çiçeklerle güzelleştirilmeyi beklerler ve yapma çiçekler çirkin durur ikisinde de.
İşçiliği ne denli ince olursa olsun, çiçeklere ev sahipliği yapmaktır vazonun işi. Neye yarar peki güzelliklerden yoksun bir kalp? Ne zaman bir insanın yüreğinin güzelliğinden bahsetsek, onun sevgilerinden bahsediyoruzdur aslında çünkü...
Ama hayır, bu değildi bahsedeceğim... Diyordum ki dikkat et kendine. Lütfen, düşme, kırılma, incinme. Yanmasın canın... Mühim değil sahiden kırıklar. Sadece kalbimin çiçeklerini yerlerde görmek üzüyor beni...

Her şey bir an sürüyor. Sadece bir an... Kırılma anı. Sonra ne çabuk yerleşiyor hüzün. Ne hızlı mahzunlaşıyor insan... Çay nasıl da birdenbire dönüşüveriyor keyiften şifaya... Bir an sonra anlıyoruz bazen bir an öncesini... Belki farkında bile olmadığımız bir müzik çalıp duruyor içimizde usulca... derinden... Birden kesiliverince düştüğümüz boşluktan anlıyoruz varlığını. Vardı-lığını diye bir kelime türetmeli ya da... Hani aniden diniveren rüzgâr gibi... Aniden susuveren bir kuş, birden ıslığı kesilen çaydanlık.... Eski usul belki benim ruhum... Hani sanki içimdeki kaset sarmış gibi... Kasetler sarınca hep kaleme sarılmaz mıydık?

Plak dönemine yetişemediğimden belki, pek takılıp kalmadım bir şeylere... Çizik CD insanlarının ufacık çizikler yüzünden kopardıkları vaveyladan hoşlanmıyorum... Kasetler ne güzel, sabrı öğretiyor. Aynı şarkıyı üst üste dinlemek için bekleye bekleye öğrendik belki biz beklemeyi, bilmiyorum ki...

Biraz arıza kalacak belki ama kalemler, aslında bir müzik aletidir...

Yazılmamış Bir Öykünün Öylesine Bir Parçası...

Apartmanın kapısından giren ışık ikinci basamağa kadar geliyor, daha ileri ulaşamıyordu. Kadın, zaman geçtikçe ışık uzayacak mı yoksa kısalacak mı diye hesap yapıyordu. Güneşin nereden doğduğunu, eve hangi saatte nereden güneş vurduğunu hatırlamaya çalıştı. Kafası karışınca vazgeçti. Elini üzerindeki bol pantolonun cebine atıp bir paket sigara ve çakmak çıkardı. İçinden iki sigara çektikten sonra paketi yeniden cebine koydu. Sigaraların ikisini birden ağzına yerleştirip yaktı. Birini eline alıp adama uzattı. Adam ilk kez hareket ederek kadının yüzüne bakmadan sigarayı aldı. Kadın yeniden öne doğru eğildi. Adama bakmadan konuşmaya başladı. Her cümlesinden sonra kısa bir es veriyordu.

“Altı yaşında falandım, babam iki adam getirdi eve. Boya yapacaklarmış. Babamın çalışma odasını boyuyorlar. Ben de kapının kenarından onları izliyorum. Bi’ ara annem çay getirdi odaya. Ortaya çekilmiş masanın üzerine bıraktı, ‘yorulmuşsunuzdur’ dedi, sonra çekip gitti. Adamlardan biri fırçasını bıraktı. Diğeri artık başladığı işi bitirmek istediğinden mi bilmem, birkaç fırça darbesi daha vurdu özenle. İşe ara veren adam gömleğinin cebinden iki dal sigara çıkardı. Cart sarıydı gömleği, hiç unutmuyorum. Neyse, sigaraların ikisini de ağzına koyup yaktı. O sırada diğeri de işini bitirip geldi. Bizimki ağzından çıkardı sigaranın tekini, adama uzattı. O an çok ilginç gelmişti bana. Ne bileyim… Saçma yani sonuçta. Galiba insan küçükken aklına kazınan ne varsa hayatının bir döneminde muhakkak yaşıyor onu.”
Adam sigaradan bir nefes daha çekti. Başını kaldırmadan “Galiba…” dedi. “Hafızamızdaki izleri doğru yorumlarsak geleceğimizi çözebilir miyiz acaba?”
“Değiştiremeyiz.”

27 Mart 2012 Salı

Çayı Nasıl İçtiğini Bilmediğim İçin Yazılan Yazı

Yoklukları bir parçam olan insanlar var. Hani var olsalar, yanımda olsalar, yaşadığımın farkına varamayacağım. Rüyada olup olmadığını anlamak için kendine çimdik atar ya insan, biraz öyle yokluklar. Yaralar biraz öyle...

Seni hiç çay içerken görmedim mesela. Şekersiz içtiğini biliyorum sade. Peki ama nasıl tutuyorsun bardağı misal? Kimisi iki parmağıyla yukarıdan tutar çayı. En fazla üçüncü bir parmak destekler. Sadece ilk boğumlar temas halindedir camla. Çayını yudumlarken genellikle başparmakları dudaklarına paralel durur bardağı öyle tutanların. Bazıları avucunun içine iyice yerleştirir. Sımsıkı sararlar bardağı bir parçalarıymışçasına. O insanlar hep şefkatli, babacan gelmiştir bana. Hani boşaldığında bile geri koymazlar ya o bardağı çay tabağına, saygı duyulası insanlardır onlar. İnsanları kullanamazlar. İşleri bitince bir kenara savurup atmazlar...

Bardağı sıkıca kavrayarak çay içenler de ikiye ayrılır kendi içlerinde.Bir kısmı tuttuğu şekilde götürür bardağı dudaklarına. Hani çayı yudumladığı an çenesiyle dudağının arasında bir yerlere temas eder başparmak. Diğerleriyse bileklerini hafif içeri doğru kırar, başparmağın ucuyla işaret parmağının ucu arasında kalan boşluğa değdirir dudaklarını. Hem kibar, hem içtendir o insanlar. Hani kibarlıkla içtenliğin bir arada yürümeyeceği tezini çürütmek için öyle içerler sanki çayı.

Sırf nasıl çay içtiğini bilmiyorum diye gözlerimin depoladıklarını bir bir karıştırıp üzerine en yakışacak olanı seçmeye çalışıyorum. Ne bileyim, çayı nasıl içtiğini bilsem belki de çok renksiz olurdu hayat. Belki çok saçma şeyler düşünürdüm şu an. Sırf çayı nasıl içtiğini bilmiyorum diye bu yazıyı yazıyorum oturmuş. Belki bilsem, bir ekrana boş boş bakıyor olurdum şimdi. Ya da çay demlerdim sana. Bak, güzel olurdu bu. Ama demlemeye de bilirdim. Bilmiyorum ki... Yine de çay demleniyor şu an... O demini iyice alsın diye yazıyı uzattıkça uzatıyorum ben. Aklıma tuhaf tuhaf şeyler geliyor. Hepsi yokluğundan... Yokluğun kaç parça senin sahi? Yokluğundan çay içilir mi? Sızdırır durur mu yoksa? Bazen sızlatıyor da....


26 Mart 2012 Pazartesi

Baktıkları Yere Bahar Getiren İnsanlar

Bazı günlerde insanın dünyayı seveceği geliyor. Ne bileyim, gün daha güzel batıyor mesela. Çayın rengi güzelleşiyor güneşin altında. Vapurlar nasıl da mahzunlaşıyor. Elini uzatıp sevesi geliyor insanın... Denizin rengi öyle güzel ki alıp derinlerine katsa seni, mutlu ölürsün...

Bazı günlerde insanın dünyayı seveceği geliyor. Ne bileyim, bir bahar akşamı, bir türlü rastlaşamadıklarından selam getirircesine tatlı esiyor rüzgâr. Sigara dumanları, birer haberleşme aracı oluyor sanki... Nasıl da yoğun bir özlem trafiği... Gözlerini kapayıp derin derin nefes alası geliyor insanın... Kuşları bilmem ama seslerinin bir kokusu var...

İnsanın dünyayı seveceği geliyor bazı günler. Türküler sarsmadan taşıyor insanı zamanın içinde... Hani sanki kış yorgunu ruhlara bir ninni söyler gibi. Baktıkları yere bahar getiren insanlar çıkıyor hep karşına... İnsanın unutası geliyor ruhları kokuşmuşların kem gözlerini... Güzel insanlar, bahar çiçekleri gibi birden bire her yanı sarıyor bazı günler...

Çayın fokurtusu mesela, insana dünyayı daha bir sevdiriyor bazı günler. Fayansları çaydanlıktan çıkan buharla ıslanmamış mutfakları mutfaktan saymak gelmiyor insanın içinden. Ne güzel temenni "Ocağın tütsün"... Çayın rengi insanın karasını siliyor... Bahar gözlü insanları çayla sulamalı şimdi... Solmasınlar... Ne güzel insanlar var!

24 Mart 2012 Cumartesi

"Ağlasam Ayıp mıdır?"

"Ağlasam ayıp mıdır?" diye soruyorsun ya abim, insan toprağa benzer biraz, biliyor musun? Hani biraz deştiğinde su veriyorsa, hani verimliyse kuyuları, hayat vardır onda. Onda güzellikler yetişir. Ağla be abim, ağlamak can verir.

Sen ayıbına ne bakıyorsun abim? Bunca mı önemli insanların ne dediği? Onların istediği gibi olalım o zaman, kaldırabilir misin? Ben beceremem. Ağlayalım, ayıplasınlar bizi... Gözyaşı meyvemizdir bizim abim. Ayıplasalar ne olacak? Meyve veren ağacı hep taşlamadılar mı?

Notaların ve harflerin kökeni araştırılsa, araştırılabilse, adım gibi eminim, gözyaşından evrimleşmiş çıkacak hepsi. O yüzden sen hiç çekinme ağlamaktan. Ağla da nasıl ağlıyorsan ağla. Söz, ben silmem gözyaşlarını... Öylece kururlar yüzünde.

Ağlayan insanlara neden mendil uzatılır, onu da hiç anlamam ve abim! Utanılıp hemen silinecek bir şeymiş gibi.... Boş versene! Gözyaşlarını silmek, bir cinayetin delillerini karartmak gibi... İlla ki de silinecekse ne güne duruyor ellerimiz? Gözyaşıyla ıslanmamış eller yaşar mı gerçekten abim? Başkalarını maşa olarak kullanan duygusuz adamlara benziyor gözyaşlarına mendil gönderen eller. Biz kendi işimizi kendimiz görürüz. İstediklerince ayıplasınlar bizi. Kazağımızın koluna sileriz burnumuzu gerekirse. Ama mendilleri iç işlerimize karıştırmayız, öyle değil mi abim?

Biz çay içmeyi seven insanlarız. Yani ki biliriz dem nedir. Biliriz beklemeyi. Her şeyin bir zamanı vardır, beklemezsek adabınca, ham olur tadı güzelliğin. o yüzden olur olmaz da ağlamayız hani. İsteriz ki tavşan kanı bir çay tadında olsun gözyaşlarımız. Kıvamı tutturduysan niye bekletip de çayı acıtmak be abi? Bekleme belki başkaları da gelir diye. Gelirlerse hoş gelirler, yenisini demleriz hüznümüzün. Nasıl olsa kökü bizde...

Demem o ki abim, ayıpsa ayıp, kime ne? Dinleme sen kimseyi... "Ağlasam ayıp mıdır?" diyorsun ya abim, deme. Ayıp ya da değil... Ama zamanı geldiğinde ağlamamak kayıptır güzel abim... Sen kaybolma, sen eksilme...

Demini almıştır çayımız, gel de bir bardak ağlayalım....

23 Mart 2012 Cuma

İsmail Abi İdeal İnsan mı?


Geçenlerde Serkan Keskin ve Zeynep Çamcı Beyaz Show'a katıldığında İsmail Abi karakteriyle ilgili "ideal insan" türünden bir şeyler geçmişti. İnanır mısınız, küfür gibi gelmişti o söz kulağıma. İsmail Abi hiç ideal adam olur muymuş? Aklınız mantığınız kesiyor mu bunu? Ekranlarda çizilen "ideal insan" tipi bu kadar plastikken İsmail Abi'ye "ideal" damgasını yapıştırmak fecaatle üzer beni... Hayır, ideal insan filan değil o. İsmail Abi! Bizim İsmail Abi işte!

"İdeal" denen nedir? Mükemmeldir. Hiç hata yapmaz, hiç yanlışa sapmaz, kimi zaman kendi isteklerine karşı mücadele verir ama illa ki doğru olanı yapar. İdeal olan güçlüdür, serttir, acı çekmez. Dosdoğrudur işte. Geometrik bir şekil kadar belirlidir köşeleri... İsmail Abi öyle değil ki!

Gerçek karakter mi peki? O da değil bence. Ne bileyim, televize edilen öykülerde (terim kattım Türkçe'ye sanırsam)  genellikle iki tip karakter var diyebiliriz. Gerçek karakterler vs ideal karakterler. (iyi çizilmiş karakterleri ele alıyorum, karikatürler bu sınıflandırmaya dahil değildir). İsmail Abi'yi düşündüğümdeyse bu sınıflandırma çok komik, çok mantıksız, çok gereksiz geliyor bana. Hem iki sınıfa da dahil olan hem de ikisiyle de zerre benzerlik taşımayan bir karakter İsmail Abi. Türk tarihinde ortaya çıkarılmış en muazzam karakter o benim nazarımda...

İsmail Abi ideal karakter olsaydı, asla ve kat'a bu kadar sevilmezdi. O aslında insana dayatılan "idealliğe" bir karşı çıkış belki de. Ama karşı çıkış olsun diye değil, doğuştan öyle... 17. bölümde misal, Şekerpare'nin gidişinden sonraki acı acemisi halleri... Acının hep acemisi değil miyiz zaten? Hani diyor ya Sezen, "Ne zaman canın yansa bu kadar derinden, sanırsın mümkün değil bir daha üzülmen. Ne inat, ne gözü kara, ne dayanıklı yürek. Acıyor aynı yerden her şeye rağmen..." İşte İsmail Abi'nin o acıyı yaşama biçimi, nasıl anlatılır, öylesine güzeldi ki. Biz kalıp acı gösterilerine alışkın seyircileriz. Aşk acısı çekerken belirli kalıplar vardır, bedenine uyanı alır, kullanırsın. Ama 17. bölümde öylesine ters köşe yaptı ki bizi İsmail Abi acıdan kasılmış bir bedenle değil, acıdan ermiş bir yürek ve yüreğinin aktığı gözlerle karşımıza çıktığında... Asla ve kat'a ideal olamaz o yüzden. Çünkü çok gerçek acı çekiyor. Çünkü "Ancak bu acıları yaşarsan güçlü olursun," dediğinde dede, "Ama ben güçlü olmak istemiyorum ki!" diyor. Güç ki hani sarmaşıklar tırmansın da yükselsin diye bahçenin ortasına dikilmiş boş beleş bir kazık.... Hani sarmaşık ona tutunmayı reddetse, tüm çirkinliği gözlerimizin önüne serilecek. İsmail Abi soğuk bir demir kazığa tutunup yükselmektense toprakla hemhal olmayı seçiyor. Hani hepimizin yapmak istediği belki... Ama bizden hep güçlü olmamız beklendiği için yapamadığımız, çekemediğimiz, içimize attığımız, üstüne bastığımız acılarımızı da çekiyor İsmail Abi orada. Belki de en çok bu yüzden vuruyor bizi. Onun kadar ideal değil, onun kadar gerçek olmak istiyoruz.

Sonra 41. bölümü hatırlıyorum misal. Hani Yavuz'u kurtarmak için suç işleyip hapse girmek niyetiyle çıktıkları yolda herkes gibi İsmail Abi de unutuyor bir süre Yavuz'u... Yani ki hatalar yapıyor o da. O da yanılıyor. "Beşer, şaşıyor." Ama onu diğerlerinden ayıran hatasızlığı değil zaten. Hatasını anladığı an, hani dede gelip herkese ayar verip amaçlarını hatırlattıktan sonra düştüğü haller. Yüzünde beliren utanç... Hani başını hafif yan çevirişi ve usulca ısırışı dudaklarını... Mühim olan hatasızlık değil çünkü, mühim olan o hataları da başarıların kadar kabullenip taşıyabilmek.

50. bölümdeki İsmail Abi-monitördeki İsmailler hesaplaşması da 41. bölümdeki o küçük sahneye büyüteç tutulmasıydı nazarımda. Kendini işine kaptıran ve kurallarla, araçların sınırlarıyla çevrelenince gönül gözüne at gözlüklerini geçirmiş olan İsmail Abi'nin yanlış yaptığını fark etmesi üzerine vicdanıyla girdiği hesaplaşma... İsmail Abi bu yüzden güzel işte... Hata yapmadığı,mükemmel olduğu, ideal olduğu için değil, vicdanını her daim ulaşılabilecek yerlerinde taşıdığı, yangında ilk kurtarılacaklar dolabında sakladığı, saklamakla kalmayıp kullandığı için...

Ya da evet, İsmail Abi ideal insan... Ama ideal insan bizim sandığımız şey değil...

21 Mart 2012 Çarşamba

Uyuyalım, Kaynasın İçimizin Kırıkları...

Bu gece uyuyalım. Dün küçüldük yeterince. O kadar küçüldük ki çocuk gibi birbirimize girdik kendimle. Haklıyım ama! O başlattı...

Herkesin birbirini tanıdığı ama kimsenin seni tanımadığı bir ortamda otururken görünmez olmak istiyor musun sen de? Sanki en ufak bir harekette herkes dönüp sana bakacakmış gibi tuhaf gözlerle. Sevmenin gereği olabilir mi buna katlanmak? Görmeden sevemez miyiz? Tanımadan? Uzaktan öyle... Neden bu görme, sevdiğini bildirme arzusu? Neden görülmek istiyor insan? O bilsin diye sevmiyorum ki ben, sadece sevmek, içinde bulunmaktan hoşlandığım bir duygu durumu. Görmek ve görülmek, bilmek ve bilinmek arzusu karışınca, başkalaşıyor her şey... Sevmediğim şeyler yaparken buluyorum kendimi. Sevmediğim şeyleri yaparak sürdürebilir miyim sevgimi? Sevmediğim şeyler yapmak, sevgimin dibine gübre atmak gibi mi? Sevgimi büyütüyor mu yani? Yoksa altını mı çiziyor görülme arzusunun?

Kendimi görünmez kılmak isteğiyle yazıyorum bunları. Yazdıkça harflerin arasında kayboluyorum sanki. Sonra kapılardan dönüyorum hep... Hep kapılardan dönmeli belki... Varmayı değil, gitmeyi arzuluyordum ya hani...

20 Mart 2012 Salı

Uyumasak da Küçülsek

Uyumasak da küçülsek bu gece. Dokunsalar, harfler düşse gözlerimizden... Gözlerimizden.... Ağzımızı açarsak, binlerce küçük kalp parçası fırlayacak çünkü dışarı. Kesmesin kimsenin yüreğini, yazıktır... Gözlerimizden düşsün harfler... Ve anlamlar kurtuluversinler sözlerdeki hapisliklerinden...

Uyumasak da küçülsek bu gece. Bir şarkı bulsak, altına sığınsak. Büzülsek iyice. Cenin pozisyonunda yatıversek şarkının kenarına köşesine... Ortalık yerde küçülmek olmaz. İnsanın mahremidir, kenarda, köşede, gözlerden uzakta gerek...

Geceleri uyursa nasıl duyar insan içinin seslerini? Gündüzler çok kalabalık, çok gürültülü.... Gündüzler, büyümeye zorluyor insanı. Geceleri öyle yalnız kalıyor ki yalnızlık, kıyamıyorum onu öyle bırakmaya...

Gözümün ucunda harfler kaldı daha... Dünyayı ters çevirip beni biraz sallasanıza...
Gönlümün tam ortasında oturup kalmış harfler var... Soda niyetine bana bir şarkı açsanıza...

17 Mart 2012 Cumartesi

Denize Boyanmış Gemi

Epey zaman önceydi. İstanbul'a ilk geldiğim kış. Belki de kış bitmiş, bahar geliyordu, tam hatırlamıyorum. "Denize Boyanmış Gemi" diye bir şiir yazmıştım. Şiiri okuttuğum bir arkadaşım, pek beğenmişti. O akşam onunla kahve içip otururken balkonda, ufaktan mırıldana mırıldana şiiri melodileştirmiştik. Hiçbir yere kaydını almamama rağmen yıllarca aklımdan hiç çıkmadı o melodi.

İsmail Abi'yle tanıştıktan sonra, ister istemez bana onu hatırlatır oldu şiir de, melodili hali de... İsmail Abi'yi tanıdıktan sonra aklıma geldi, "Ben bunu neden hiç bağlamayla çalmayı denemedim ki?" diye... Biraz çalıştım, uğraştım, sonra bir gün kuzenler geldiğinde kayda aldık... Sonra indim yüreğimin sahiline, "İsmail Abiiii!" dedim. "Hooop!" dedi. Rica ettim, klibinde oynamayı kabul etti... "Seni yormam abi," dedim... Şöyle bir şeyler ettim...



DENİZE BOYANMIŞ GEMİ

Öyle uzak ki gemi
Rengini seçemiyorum
Denizin öyle içinde
Öyle içinde ki
Denizin rengine
 Dönmüş rengi

 Sen denizsen
Ben gemiysem
N'olur,
Kendi rengine boya beni.

ena (2003)

13 Mart 2012 Salı

Gönlün Nefret Üreten Barajları

Ben bir nefreti taşıyacak kadar güçlü olmadım hiç. İnsanlar nasıl dayanıyorlar bunca ağırlığa? Hani bir nefesle atıvermezsem kalbimin üzerinden öfkemi, hani orada bırakırsam, beklersem katılaşmasını, sanki kalbim çatırdayarak kırılacakmış gibi...

Bilmiyorum, üşengeçliğimden belki de. Çünkü nefret bakımı çok uğraş isteyen bir his. Sürekli bileyeceksin, öfkesini, düşmanlığını eksik etmeyeceksin, elindeki bileytaşları tükendikçe, nefretinin hedefini takip edeceksin ki yeni yeni şeylerini bul nefret edecek, nefretini bileyecek... Düşman olacaksan, uyumayacaksın. Ben hiç dayanamam ki! Oturduğum yerde uyuyakalırım. Hiç tarzım değil bunca zahmete girmek. Kızdım, bitti. Gerisine ne lüzum var?

İnsanın gönlü akarsu gibi. Hani demiş ya atalar, "Akan su pislik tutmaz," diye, aslında öyle. Gönlü pislik tutmaz da insanın, büyüdükçe bin bir uğraşla gereksiz barajlar kuruyoruz gönlümüze. Ömrümüzü kısaltan barajlar işte... Öyle bir birikiyor ki pislik içimizde... Ağzımızı açtığımızda sözcük değil kusmuklar savruluyor her yere... Gönlümüzün barajları nefret üretiyor sadece...

Üşengeçlik güzeldir be! Gürül gürül aksın işte zaman içimizde... Sevmekten bahsediyordum daha birkaç saat önce... Yine kustular gözümün önünde!

10 Mart 2012 Cumartesi

Halet-i Ruhiye

Kimlik yaşım yirmi yedi... Her an değişen bir yaşım var bir de... Ruhum, diş macunu reklamlarındaki yumurta misali. Bir yanı taze, canlı, sert. Diğer yanı pörsümüş, çürük çarık. Düşlerim hep çürük tarafta toplanıyor. Ruhumun dibi delinmiş, düş damlatıyor. Düşlerim hiç birikemiyor içimde.

Dibinden kepçe kepçe kum alınmış bir deniz gibi ruhum. Ne zaman ağırlık yapsa bir düş, kendi girdabıma kapılıp dibi görüyorum. Harfleri birbirine ekleyiyorum sonra. Yamuk bir "ç" ekleyip sonuna, kuyunun başına fırlatıyorum. Onlara tutunup çıkıyorum ağır aksak yukarıya. Sonra bol bol çay içip dolduruyorum kurumuş kuyuları...

Bugüne kadar hiçbir yazımda "kekremsi tat" diye bir ifade kullanmadım mesela. Lafı nasıl oraya getirsem diye düşünüyorum. Küçükken yeni kelimeleri cümle içinde kullanma ödevi için ayrı ayrı bir dolu cümle kurmaya üşenir, listedeki bütün kelimeleri tek ve anlamlı bir cümle içinde kullanırdım. Kendimi öyle hissediyorum şimdi. Bak, yine küçüldü ruhumun yaşı... Ruhum, 5 yaş kulübesine bağlanmış bir köpek gibi... İpi uzuyor, arada uzaklaşıyor ama en ufak korkusunda kulübesine saklanıyor... Hep orada bir ucu...

Halet-i ruhiye... Böyle bir şey işte... Boy boy sihirli aynalar... Unuttum gerçekliğimi.


7 Mart 2012 Çarşamba

Yüreğinin Avlusuna Terk Ettiğim Sözcüklerimdir

Bu hikâyeyi ben doğurmadım. Ama benim hikâyem. Zerre şüphem yok. Şimdi bırakıp kaçıyorsam yüreğinin avlusuna, onu yaşatacak cesaretim olmadığından... Gözüne ilişirse, n'olur, iyi bak ona.

Art arda yaktığım sigaralar yüzünden göremiyorum önümü. Çalışmıyor gönlümün silecekleri. Sis... siz... yağmur...sus... Bu cümlenin bile sonunu kestiremiyorken nasıl yürütürüm bu koskoca hikâyeyi. Ben yabancısıyım sana giden yolların.... Yolun kenarına bırakıp kaçtıysam sana varmaya can atan bu hikâyeyi, bir kazaya kurban gitmesin diyedir. Yeterince büyüdüğünde içinde, bunu söyle ona...

Hiçbir cümlesinin büyüyüşünü izleyememiş bir anneyim say beni. Korkuyorum bu hikâyeyi de kaybetmekten. Noktalamaktan, bitirmekten, kapıları kapamaktan üstüne.... Bu yüzdendir durmaksızın akması yüreğimin burnunun. Kapayamadığım kapıların tam ortasında, cereyanda kalıyor... Küfleniyor oraya buraya bıraktığım yarım hikâyeler....

Yüreğimin uyuşan ayaklarını ovuşturuyorum bir pencerenin önünde... Uyuştuğunu fark etmek, bir canlılık belirtisi midir?

3 Mart 2012 Cumartesi

Yumuşasın Diye Çaya Batırılan Harflerdir

Aynı hüznü soluyoruz, inanması zor değil. Aynı denizin dibinde yüreklerimiz. Aynı göğün kuşları.... Ama deniz çok büyük. Ama uçsuz bucaksız gökyüzü. Neredesin?

Şimdi daha çok inanıyorum, aynı anda yakıyoruz sigaramızı. Belki çaya batırıyoruz yumuşatmak için harfleri...

Ne tuhaf, bazı şarkılar, bazı şiirler gökyüzü gibi... Nerede olursak olalım, aynı göğün altındaymışız hissi. Az önce kocamandı, ne ara böyle küçüldü, bir ikimizin kaldı bu gökyüzü. Aynı şiirin yağmurundan kaçıp aynı şarkının saçaklarına sığınmışız sanki.

Ne çok duman kalmış ciğerlerimde, öksürüyor harflerim... Ne çok hüzün kalmış yüreğinde, duyulmuyor ki sesin. Gözlerinden sızan o hüzün olmasa, seni göremeyeceğim...

Rüyalara kör olmuş sanki gözlerim. Ya da sen yoksun içlerinde. Bilmiyorum. Sanki ben, beni teftişe gelmiş müfettiş gibiyim, kendimi hissetmiyorum. Sadece izliyorum. Elime kaynar çay dökülüyor mesela, birden iyi hissediyorum kendimi. Meğer ne çok üşümüş ellerim.

Harfleri fazla beklettim çayda... Bak, yarısında koptu yine cümlenin.


enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...