30 Nisan 2012 Pazartesi

Gaz Kokulu Çaylarla Yazılan Yazı...

Şu saatte mis gibi deniz kokusu çekmek varken içine derin derin gaz çekiyorum içime iki bardak daha çay içmek uğruna. Gaz insanın aklını çalıştırıyor bence. İnsan böyle boğazı yanarken ve başı ağrırken daha iyi idrak ediyor içinden geçenlerin hiç gerçekleşmeyeceğini. Peki o içinden geçenlerin geçmesini engelleyen bir gaz da yok mu? Silse geçse hani geçmişliklerinin izlerini de... Hatırlanmayan bir rüya gibi...

Bir zaman önce "Hiçbir işe de yaramıyorsun ama insan seni özlüyor," demişti kuzenim. İnsanın özlendiğini "ama"lı cümlelerle öğrenmesi sunta tabir edilen o form bisküvilerinden yemek gibi... "Ama"dan öncesinin "hiçbir işe yaramamak" üzerine olmasıysa o bisküvinin küflenmişi tadında... Bunun gerçek olmasıyla benzeştirebileceğim rezillikte bir şey yemedim henüz...

İşine yaradığım insanlar da var. Onlar genelde özlemiyorlar. İlginç aslında... Ters orantı gibi bir şey. Ya da şarkılar çok etkiliyor beni. Bilmiyorum ki... Belki de gazdan hep... Bir servis çağırmalı.

Gitmek istiyorum bir zamandır. "Gitmek" deyince "nereye" diye sorulmaz. "Nereye" gitmekle değil, varmakla ilgilidir. Ben yalnızca gitmek istiyorum... Ama insanın gitmeleri, dünyayla birlikte dönmesi gibi. Hissedemiyor gittiğini. Yalnızca uyurken gidebiliyor insan o yüzden. Uyumak, atmosferin dışına çıkmak gibi...

Bir gün gidersem, veda mektubumu kâğıttan gemi yapıp denize bırakacağım ama... Sözcüklerim suya karışacak, ben yollara...


25 Nisan 2012 Çarşamba

Yüreğin Yer Çekimi

Yürüyelim bugün. O kadar çok yürüyelim ki ayaklarımızın ağrısından unutalım yüreğimizi... Hava da güzel hem... Bak ne mavi deniz... Vapurlar ne güzel. Martıların kanatlarından esiyor rüzgâr... Akşam güneşi tatlı tatlı saçlarını okşuyor İstanbul'un... Erguvanlar gözyaşı gibi... Tramvaylar bile boşalmış biraz. Duraklarda topuklularını çıkarıp babet giyiyor işkadınları... Belli, yürüyecek onlar da... Hani sen de olsan bahar geldi sanacağım... Öyle güzel İstanbul...

Yürüyelim bugün. Çok yürüyelim... Dünya bitsin, biz durmayalım... Çünkü zamansızlığa gitmedikçe, dinmeyecek gitmek arzumuz. Gitmek aslında mesafelerle değil, zamanla ilgili... Uzayda da acılar var mı? Gitmek, acılarla ilgili... Öyle çok yürüyelim ki umutlanmaya mecalimiz kalmasın.

Sobada elini yakmış ama ısrarla o sobaya dokunan çocuk gibiyim... İçine düşüp cayır cayır yanmadıkça durmayacağım, durduramayacağım kendimi... O da cesaret istiyor. Bende yok ki... Kendi kendimi yakayım diyorum düşünce gücüyle, bir denizin kenarında buluyorum kendimi. Hızla geçen envai çeşit deniz taşıtının dalgaları söndürüyor düşüncemi...

Yürüyelim, çok yürüyelim... Çatlasın ayaklarımız. Öyle çatlasın ki, kalbimin çatlağından sızan umutlar yitip gitsin içlerinde...Toz toprak kokalım. Baharın kokusu çekip gitsin üzerimizden... Baharın kokusunda umut veren bir şeyler var... Bahar uçan balona çeviriyor insanın yüreğini... Hayal kırıklıkları, yüreğin yer çekimi...

Yürüyelim bugün... Öyle çok yürüyelim ki en berbat çaylar bile güzel gelsin....

20 Nisan 2012 Cuma

Ne İdüğü Belirsiz Bir Şeyler İşte...

Çocukken dedemin halamı yanıma göndermesini çok istedim. Olmadı. Hani oldu da biraz Maraş dondurmacısı usulü... uzat, geri çek filan...  Ondan sonra bıraktım ben çok istemeyi. "Olursa olur olmazsa olmaz" denecek isteklerim oldu hep. Hani bir karşılaştırma olarak diğerlerinden daha fazla istediğim şeyler oldu elbet lakin istemenin çokluğu hırsa meylettikçe kendimi geri çekmeye çalıştım. Bazen tamamen vazgeçtim istemekten...

Zamanla ne oldu bilmiyorum, isteyemez oldum... Yolda bulduğum mutlulukları topladım işte... Küçücük şeylerden yüreğime sığmayacak mutluluklar çıkarır oldum. Her akşam batıp durur güneş ama bazen hani karşı pencereden yansır ya yumuşacık ışığı, hani böyle turuncu.... Sevinçten ölecek gibi ediyor beni... Yahut hani hafifçe, hani ruhunu okşar gibi, teselli eder gibi esende rüzgâr, huzurdan boğulacağım sanıyorum... Öyle olağan şeyler öyle ani ve yoğun güzellikler veriyor ki bir şey istemek gelmiyor aklıma. Hayallerim paslanmış gibi oldu öyle olunca. Böyle içimde kapısı gıcırdayan, tozlu bir oda gibi...

Dil nankördür derler. Bildiğiniz bir dili bir süre kullanmayınca unutursunuz ya, hayaller de bir dil işte... İnsan kullanmayınca bir süre, gönlü dönmemeye başlıyor hayallere... Peltek, yarım, anlamsız hayaller, beceriksizce istekler... Hayallerini yitirenin içi dilsizleşiyor sanki... Hayalleri susunca içi susuyor insanın...

Sessizliğe alışınca en ufak çıtırtıdan ürkmeye başlıyor insan. Nasıl isteniyordu bir şeyler? İsteyebilmek istiyorum mesela, deniyorum, utanıyorum sonra. İstemek, küstahlık gibi geliyor. İstemek, hani hadsizlik gibi... Uzun zamandan beri ilk defa neyi "çok" istemek istediğimi de biliyorum. Ağır geliyor. Hamlamış ruhum. Hiç olmazsa ufaktan başlasaydım. Sözlük karşılığı "Olmayacak duaya amin demek"...

Hayat ne acımasız bazen. Tesadüf olmayacak yığınla olay yaşatıyor ama bir anlam koymayı unutuyor içlerine...
Hayat ne acımasız bazen. İnatla "amin" dedirtiyor olmayacak duaya... Ve sen bitirir bitirmez cümleni, yüzüne vuruyor olmazlığını...

Çaya bile eli uzanmıyor bazen insanın...Tuhaf mahluk insan... Kendine söyleyemediği şeyleri biliyor ama söylemeyince yok sanıyor... Umuttan kaçıyor ya da beyin ölümü gerçekleşmiş bir umudun fişini çekmemekte direniyor. Halbuki umut, hani "öldürmeyip süründüren" cinsten... Umudum, can olur mu başkalarına? Kendim için bir şey olma umudum yitirdi bendeki işlevini... Parçalayıp bağışlayın başkalarına....

19 Nisan 2012 Perşembe

Türbülansa Girmiş Sözcüklerdir

"En yakınınızdaki sevdiğinize sarılın," mealinde bir tivit düştü az önce ekrana...
Ne çok isterdim yapabilmeyi. Ama en yakınımdakiyle aramda kaç kilometre var bilmiyorum ki....
Niye hep böyle oluyor? Uzak ne? Sevdiklerim mi bana uzak, ben mi onlara uzağım? Seven/özleyen merkezlidir uzaklık biraz. Uzakta olan hep sevilendir. Seven, yüreğini de götürür ya gittiği her yere, hep aynı yerdeymiş gibi gelir ona.
Niye hep böyle oluyor? Ani bir tokat etkisi yapan sözler var. Ruhum türbülansa giriyor. Her gün içimden vızır vızır geçen şarkılar sarsılmaya başlıyor... Yalnızlık ne zaman atmosferim oldu benim? Ne ara bu kadar çok hava boşluğu doldu içime?
Eskiden uzun ve bütünlüklü yazılar yazardım. Bitirebildiğim öykülerim vardı. Sona erdiğinde bir işe yaradığımı hissettiğim günlerim... Ne ara bu kadar parçalandım? Ne zaman yarım kaldım? Ne vakit kayboldu günlerin sonu?
Hayallerin gerçek olmasını dilemek duadan ziyade beddua gibi geliyor bazen... "Hayalsiz kal" der gibi... Hayallerin gerçekliğine alışırsa insan, küstahlaşmaz mı?  Hayalsiz kalmasın kimse... Sevdiklerimi yanımda hayal ede ede pratik yapayım diye mi uzakta herkes acaba?

18 Nisan 2012 Çarşamba

Anlamsız Sözler Yığını

Bazen sessizlik yankılanıyor sözlerimde... Sanki hiç bir şey olmamış gibi... Ne tuhaf. Hiçbir şey olmasa, hiçbir şey olmadı der geçersin. Ama oldu ve olmamış gibi... Sessizlik ne ağır.

Boş odalarda sesin daha çok yankı yapması gibi belki... Ben olur olmaz manalar tıktıkça içine yankısızlaşıyor sözler. Oysa bir işe yaramalıydı onlar. Biblo sözleri ne yapayım? Kırılacağı günü bekler onlar ve ancak kırıldıklarında hatırlanırlar. Varlıkları ne kadar anlamsız ve yankısızcsa, o kadar büyüktür yankısı düşüşlerinin...

Uyku, ruha çay içirmek gibi bazen... Hani güzel günlerin hüzünlü yorgunluğu....

17 Nisan 2012 Salı

Anne Eli Değmiş Dizi

Leyla ile Mecnun'u, Kireçburnu'nda yaşayan o mahallelileri en çok "güzel" sevdikleri için seviyorum galiba. Ne sağlıklı, ne tatlı, ne güzel sevmeleri... Ne gereksiz ve delicesine bir bağlılık ne umursamaz bir tavır ne de "kan emici" bir nefret... Ne güzel, ne dengeli seviyorlar birbirlerini... Herkes "çok" severken, herkes sevgisinin büyüklüğünü ispata uğraşırken sevgiden fersah fersah uzak eylemlerle, onlar ne kadar da derin, ne kadar da sakin, ne kadar da "güzel" seviyorlar...

Ve sen ne güzel bir âşıksın be "hırsız" Yavuz... Sen ne güzel bir âşıksın... Her kapıyı açarsın ya, istersin ki içeriden açılsın gönüllerin kapısı... Çünkü en iyi sen biliyorsun, bazı kapılar içeriden açılmalı... Her şeyi çalabilirsin gerek görürsen de ancak emanet alırsın yürekleri... Çalıntı kalplerden kim, ne hayır gördü ki? Ah be Yavuz Abi, sen ne güzel seviyorsun... Herkes sevgisinin "çok"luğuyla övünürken, ısırarak bulaştırsan ya sen de güzel sevmeyi...

Leyla ile Mecnun, bir anne şefkatiyle, bazen döverek belki, bazen canımızı yakarak, bazen içimizi burkarak güzel sevmeyi öğretiyor sanki bize..."Anne eli değmiş" dizi diye bir şey varsa, Leyla ile Mecnun'dur işte... "İçine sevgimi kattım" denecek bir dizi varsa, o da Leyla ile Mecnun'dur işte...

Daha sonra üzerine daha detaylı bir şeyler yazmayı çok istiyorum ama onca "pis"liğine rağmen gönlümüzde çok özelse Erdal Bakkal, karısını bunca güzel sevdiğinden değil de ne? Hani toplumun gözündeki en berbat mesleklerden birine sahipken Yavuz, bunca gülümsüyorsa yüreğimiz onu gördüğümüzde, arkadaşları için dayak yiyecek, sevdiği kadın için buharlaşacak kadar güzel sevdiğinden değil mi? Hele ki İsmail Abi için lüzum yok dil dökmeye, herkes biliyor dünyayı o güzel yüreğinden taşan güzel sevgiyle güzelleştirdiğini...

Bir defasında, ilkokula giderken, anneme küfretti diye dövmüştüm bir çocuğu. Fena benzetmiştim. Üstüne oturduğu apartmanın camlarını indirmiştim aşağı. Annem cam kesiklerinden akan kanı temizledikten sonra bir güzel dövdü beni. "Ama küfretti sana anne. Ben seni çok seviyorum, küfredemez o anneme," demiştim de, "Kimseyi dövmeden sev beni," demişti annem. İşte öyle diyen bir dizi... Anne eli değmiş gibi...

Ne güzel seviyorum sizi bilseniz...

8 Nisan 2012 Pazar

Gönlüne Akşam Güneşi Kaçanlara Dair

Aşağıdaki satırları bir dizi forumunda, bir diziye dair fikir alışverişi yaptığım bir arkadaşa cevaben yazmış idim dün gece. Diziden çok da bahsetmediğimi fark ettim ekledikten sonra... Şöyle bir bakıyorum da en sevdiğim diziler hep ufak sahnelerle, diziden bağımsız düşünceler üretmeme vesile olanlar...  Şöyle bir şeyler işte...

 ***

İyi-kötü, güzel-çirkin ve sevmek ve görmek ve birçok kavram üzerine düşünmek ne güzel oluyor zaman zaman. Sahneleri izlerken aklımdan bazı düşünceler geçmişti fakat bir türlü şöyle güzelce giydirip gezmeye çıkaramamıştım o düşünceleri. Madem bahar da gelmiş, şöyle bir turlamak fena olmaz...

Umberto Eco'nun, bilhassa sanat tarihiyle ilgilenenlerin ilgisini çekebilecek iki araştırma kitabı vardır. Güzelliğin tarihi ve Çirkinliği Tarihi... Güzelliğin Tarihi'ni çok inceleme fırsatım olmadı fakat Çirkinliğin Tarihi'nden bilhassa iki bölümü epeyce bir inceleme imkânı bulmuştum. Bu bölümlerde Eco sevilmeyen/düşman olarak görülen varlıklara/insanlara atfedilen çirkinliği ve düşmanın şeytanlaştırılmasını anlatıyor, dünya edebiyatından ve yazılı tarihten çeşitli örnekler sunuyordu.
 Bir de çok sevdiğim bir tango vardır. Der ki; "Gönül kimi severse güzel odur."

Yani bu ikisini birleştiriyorum zihnimde, güzel nedir, çirkin nedir? Güzelliğin ya da çirkinliğin belirli standartları var mıdır? İyiliğin ve kötülüğün standartları var mıdır? Varsa kim belirler? Neden o belirler? Bu standartlara uymak zorunda mıyız? Nesnel bir karşılığı var mıdır bu kavramların? Bilim neden bu kavramlar karşısında hep yalpalar?

Çoğu zaman aklın mantığın almadığı şeyler, gönlümüzün seçimleridir işte... Yukarıda saydığım her şeyin bir standardı vardır. Güzelin, çirkinin, iyinin, kötünün bir tanımı vardır... Fakat bunlar standart beden değildir. Her yüreğe özel dikilir ve ancak o yüreğin sahibi tanımlar, o belirler.

Dışarıdan bakınca daha güzel kurabiye yapanı, ne bileyim geçtiği yere güzellik vereni, statü olarak daha "kabul görmüş" bir yerde olanı vs vs seçmek daha "mantıklı" görünüyor değil mi? Ama mantıklı... Sadece mantıklı... Oysa sevmenin, aşkın, mutluluğun ve dahi hüznün mantıkla bir kan bağı yok. Kan bağı bir yana, komşuluk ilişkisi dahi yok...

Sevmek çoğu zaman "yüzünden" değil, "rağmen" olan bir şeydir. "Ama o kötü kurabiye yapıyor!" "Olsun, ben onu seviyorum." O yüzdendir ki sevmek eylemine "neden" sorusu karıştığında  "bir tel kopar, ahenk ebediyen bozulur."

Sevmek, insanın gönül gözüne gözlük takmasıdır. Kesinlikle gözleri kusurlara kör eden gözlükler değildir bunlar. O başka bir firmanın çakma gözlüğü... İnsan sevdiğinin kusurlarını görür ve buna rağmen sever... Ama işte hani bazı günler, ne bileyim tatlı bir ilkbahar akşamı mesela, tam da güneş batarken akşam güneşinin ışığı vurur da yerde ezilmiş bir kola kutusuna, insanın gözüne güzel görünür o "çöp". Sevmek, insanın gönlüne akşam güneşi vurması, insanın gönlünden/gözünden akşam güneşinin ışıklarını saçmasıdır...

3 Nisan 2012 Salı

Kandırmaca

Ben inanmak istiyorum, tutmuş gerçekleri anlatıyorsunuz bana. Şu hayatta gerçekler kadar inandırıcılıktan uzak bir şey görmedim. Bırakın şu soğuk gerçeklerinizi. İnanacağım bir şeyler anlatın bana... İnanacağım bir şeyler... Öyle bir anlatın ki inanayım söylediklerinize... İnce bir hüzün geçsin içinden. Ben hüznün ince misinasına takılıp içine düşeyim o alemin... Ne dediğiniz önemli değil ki... Ben size inanacağım. Yeter ki gerçeğin tuğlalarından duvar örmeyin yüreğinizin önüne. Gözlerinize hiç yakışmıyor...

Masal kitaplarını usulca kapatsın anne babalar artık. Gerçeğin duvarına çarpar gibi oluyorum.... Halam bana masal okumak için öğrenmiş okumayı. Al sana masal gibi gerçek.... Ne zaman aklıma gelse gözlerim doluyor. Bir diğeri kırkındaydı, hafta sonu kurslarında öğrendi okuma yazmayı. Ben üniversitedeydim. Ziyaretine gitmiştim, incecik bir çocuk kitabı vardı elinde. Nasıl masum, nasıl heyecanlı görünüyordu. Al sana masal gibi gerçek... Ne zaman hatırlasam halamın o görüntüsünü alıp yüreğime sokasım geliyor. Böyle gerçekler anlatın ya da... Bir duygusu olsun...

Magda Szabo da "Bir duygunun katkısı olmadan bütün tanımlar eksik kalıyor," demişti, şimdi hatırladım.

Yani diyorum ki, beni gerçeklere inandıramazsınız, beni duygulara inandırabilirsiniz. Ne olur, biraz da oradan sorun. Hep çalışmadığım yerden geliyor sorular... Hep alışmadığım yerden vuruyor.

Bir de Özdemir Asaf vardı değil mi? "Beni öyle bir yalana inandır ki / Ömrümce sürsün doğruluğu..."
Ah... desem, sussam sonra... okurken "h"yi nefesiniz yettiğince uzatın...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...