31 Mayıs 2012 Perşembe

Baloncuğun İçindeki Anlar

Sokakta bir satıcının elinde görürüz ilk olrak mesela. Gözlerimiz kamaşır hemen. Çocukluğun en güçlü silahı "tutturma"ya atlayıveririz hemen. Her istediğimizi almaz çünkü anne babalarımız. En iyi ben bilirim. En iyi ben bilmesem de ben de iyi bilirim. O silahlı-rozetli-kelepçeli şerif takımını ne ettiysem almadı annem. İlk İstiklâl Caddesi anım... Şerif takımını aldıramayışımın kederiyle başım önde hönkür hönkür ağlarken gökyüzünü izlerken buldum kendimi. Elektrik direğine çarpmışım meğer. Sonra hooop sırt üstü yerdeyim. Keşke annem dövseydi. En azından sevgi dolu bir darbe yerdim. Anne dayağıyla elektrik direğinin darbesi karşılaştırılır mı hiç? 

Görürüz ve bir şekilde aldırırız işte o ufak silindiri. Kapağına bağlı ince bir çubuğun ucunda yuvarlak plastikle çevrelenmiş bir boşluk vardır hani. İçinde, sonradan annemizin bulaşık deterjanlı suyla ikame etmeye çalışacağı ilginç bir sıvı. Yuvarlağı daldır, çıkar, üfle, balon çıksın. (Evet, o "şeyin" adını bilmiyorum. Bazı şeylerin adını bilmemeyi seviyorum. Harflerle samimiyetimi artırıyor.)
Heh, işte demek istediğim şu ki bazı anlar var, o oyuncaktan çıkan baloncuğun içinde yaşıyormuş gibi hissediyor insan kendini. Hani kıpırdadığı an baloncuk patlayacak, o an bir daha hiç gelmemek üzere kayıp gidecek gibi... Ya da biz kayıp gideceğiz o andan... Bilmiyorum ki...

Bu... Bunu diyecektim sadece...

22 Mayıs 2012 Salı

Yokluğun, Var

Yokluğun var. Önemli bu. Ya olmasaydı? Düşünsene... Düşünebilsen keşke... Benim yokluğum yok. O olmadan düşünemezsin. Ama düşünmemeye çalışıyorum bunu. Sınav notlarıyla ilgili azar işitip de "Ama bütün sınıf dökülüyordu," dediğim vakit "Sen kendi kâğıdınla ilgilen!"lerle büyüdüm ben. "Abimin tabağında daha çok var ama," dediğimde "Sen kendi tabağını bitir de önce"lerle... O yüzden kendimdeki yokluklara yoğunlaşmaya çalışıyorum yine...

Yokluğun var. Birlikte çay içiyoruz bazen. Şekersiz. Bardak, fincan, kupa... fark etmez. Ama cam olacak illa ki... Çünkü ben de yokluğun da çayın rengini görmek istiyoruz. Çayın rengi gökyüzümüzdür biraz, görmezsek mapusta sayarız kendimizi.

Yüreğimiz de gözlerimiz gibi, çay gibi, camın ardında biraz. İçeriyi gösteriyor. İçeriden izliyor dışarıyı... Her şeyi görüyor. İçini görüyor... Ne zaman adım atmak istese, burnu yapışıveriyor cama. Neyse ki yokluğun var... Ya olmasaydı o da? Yokluğun olmasaydı, penceresiz bir odaya dönerdi içim belki de. Yokluğunla gelip geçmeyen kuşları sayıyoruz şimdi birlikte...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Ruhu Çocuk Kalan Ağrılar

"Bugün," dedi. "Yedi yılını doldurdu gönlümün ağrısı."
"Büyüdükçe ehlileşir," dedim. "Eskisi kadar yakmaz canını."
"Geçen sene de aynısını söylemiştin."
"Sen de geçen sene de yedi demiştin."
"Aaa hakkaten ya. Sekiz oldu o zaman. Niye ehlileşmiyor peki?"
"Ruhu çocuk kalmış olmasın?"
"Aha. Yandık!"

15 Mayıs 2012 Salı

Bir Yaranın En Sızlatan Hali

Bir yaranın en sızlatan halidir hayali. Yokluğu düşünmek, yokluktan daha zordur. Acıyı düşünmek, acıdan daha dayanılmaz... 
Hiç var olmadığı halde gidişine ağladıklarımız vardır mesela. Ne saçma... 
Melodiler akapunktur tedavisi gibi bazen... Ruhumuza iğneler batırarak iyileşmeye çalışıyoruz. Ya da kendi acımızdan kaçar gibi paket acılar tüketiyoruz.
Bir yaranın en sızlatan halidir başkasında görüp dokunamadıklarımız. Hani onda silemediğimiz yaranın bir kısmını üstlenmek gibi... Bazı yaralar, saçlarının okşanmasını bekliyor sanki şefkatli bir el tarafından... Görüyoruz, dokunamıyoruz. 
Müzik hiç görmediğimiz yaraları yatıştıran bir el gibi bazen... Saçlarımıza değen tatlı bir esinti... Ya da...
Bazen, yüreğim bir kafes gibi... Yara-kuşlarını tutup tıkmışım, oradan çıkmak için çırpınıp duruyorlar sanki. "altınkafes" sayılmaz yüreğim pek, biraz paslı demirleri... Kapısını açamayışım ondan belki... Yalnızca doğru yüreklerde iyileşecek yaralar vardır. Benim yüreğimi vatan bilecek yaralar kim bilir nerede şimdi...

Bazılarının yaraları, taklacı güvercinler gibi. Ne güzel görünüyorlar. 

Parmakuçlarıma basarak içinde gezindiğim yürekler var. Sahipleri fark etmiyor varlığımı.... Onlar fark etmeyince, yok sayılıyorum biraz. Sahi, ben hiç oldum mu ki? Yarasının izini kaybetmiş biri... Böyle kaybolacağımı bilsem, gözlerimi damlatırdım geçtiğim yollara... Bir yaranın en sızlatan halidir kaybedilişi... Ve yarasının izini kaybedenler, yollarını da kaybederler. Çizgisiz bir kâğıt gibi kalır yara izini kaybedenlerin yüreği. Dağınık görünüyorlarsa dışarıdan biraz, bundandır belki. Başladıkları yerde bitmez, illa aşağı doğru kayar cümleleri... Hayali çizgilerden medet umarlar sonra... Bir yaranın en sızlatan halidir hayali...

8 Mayıs 2012 Salı

Dağınık Bir Sofraya Saçılmış Daha da Dağınık Sözcüklerdir

Hüzünlü ve suskun akşam yemekleri vardır. İlla ki kederli, perişan olmak demek değil hüzün... Hüzünlü işte... Serinlik gibi bir şey... Evet, hüzün öyle bir serinlik hali aslında...

Bu hüzünlü ve suskun akşam yemeklerinden biri, bir bahçede yenmiştir mesela. Şehrin gürültüsü yoktur... Yalnızca rüzgâr... Hışırdayan yapraklar illa ki... Belki bir de sineklerin vızıltısı.... Bahçeyi voltajı düşük, sarı bir ampül aydınlatıyor olabilir. Öyle olsun, içimden öylesi geldi... Sarı çok yakışıyor hüzne. Yemek çok da yenmiş gibi değildir de tırtıklanmıştır hani... Çok kalabalık olmasına lüzum yok. Belki bir kısım kalkıp gitmiştir. Üç kişi, beş kişi... Ama birlikte susulabilen cinsten hepsi...

Böyle bir akşam yemeğinin onur konuğudur elbet geçmiş... Belki susmadan bir an önce çok da gülünmüştür neşeli anılara... Gözlerde şeffaf birer perdeye dönüşen ama hiç akmayan yaşlar, yüzde perdelerden yansıyan hüzün düşmesin diye gerilmişe benzer gibi bir tebessüm...

Öylece donar zaman sonra.. Dağınık bir sofranın başında arkaya yaslanılır. Bir sigara yakılır sonra. Belki gökyüzüne bakılır o aynı şeffaf perdelerin ardından ve aynı tebessümle... Sofrada kalan bir yemeğin değil, geçmişin dağınıklığıdır sadece... Hani "geçmişini didikleme de bitir" dememiş de kimse, didik didik edilmiş... Geçmişin servis tabağı yürektir ya hani biraz da, çatal izleriyle çizilmiş... Sonra öylece bırakıp sofrayı göğe bakanda kurumuş kalıntılar geçmeyecek izler bırakmış her yerinde... Pırıl pırıl tabaklar yalnızca reklamlarda güzel zaten be!

Toplanmamış bir sofranın başında usulca söylenen türküler olmasa, hani sözleri hep yarım yamalak, tabaktakiler gibi... ne sıkıcı bir yer olurdu dünya...

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Kendi Kendine Susana Deli Derler

Kendi kendine konuşana deli derlermiş. Halbuki asıl delilik kendi kendine susmak. İnsan tek başına ne susabilir ki?
Susmak en az iki kişiyle oynanan bir oyundur. Lakin zordur mızıkçılık yapmayacak bir oyun arkadaşı bulmak. Susmak, bir çeşit sır vermedir aslında. Ve insan iyi seçmeli sırrını vereceği kişiyi. Sözler yalan söyler. Susku şeffaftır, gösteriverir insanın içini... Belki bu yüzden durmadan konuşması insanın. Gizlemek için kendi gerçeklerini. Kendi kendine susamaz insan, çünkü en çok kendinden gizlemek ister kendini.
Bak işte, nasıl kaçıyorum kendimden harflere basa basa...

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...