22 Haziran 2012 Cuma

Tecrübeli Hacker Aranıyor

İnsanı paylaşım yapmaktan soğutuyorlar...
Ya da ruh eşimi buldum da bunuyorum. Misal şu linke bir bakalım:
http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=85175
Bu blogda da yayınlanmasından aylar önce bir dergide yayınlanmıştı bu öykü.

Bir de utanmadan adını yazmış altına. Be hey dangaloz! Sen ne gereksiz bir varlıksın, farkına varabilsen keşke! Başına o çaldığın öyküdeki harf sayısı kadar taş düşe! Bak gene insaflıyım, ne bileyim tutup bin sayfalık bir roman adı verip ondaki harf sayısı kadar taş düşsün de diyebilirdim.

Bir de şu var: http://www.cafedeepnot.com/
Adamların edebiyat sekmesindeki yazıların yarısından çoğu bu blogdan kopi-peyst. Yazılardan birinin altına "Keşke kaynak belirtseydiniz" şeklinde yorum bıraktım tüm iyiniyetimle, "üstü kapalı hakaret" var diye yorumu yayınlamamışlar. Bir de DR. unvanlı bir adam mail attı. Neymiş efendim, "kaynak sağlayıcı" isim olmadığını söylemiş de, url verilemiyormuş, o yüzden isimsiz yayınlamışlar. İsmimi söylersem eklerlermiş. O "kaynak sağlayıcı" burayı okuyordur herhalde. Sen kaynak maynak sağlama kardeşim. İstemiyorum!

Be hey dangaloz! Alıntılarla site oluşturup da url verememek nedir? Ne saçma bir şey söylediğinin farkında mısın acaba? DR. unvanlı beyefendiye adımın değil blog linkinin kaynak olarak verilmesini istediğimi, url vermemekte kararlılarsa da yazıların silinmesini rica ettiğimi belirten bir yanıt yazdım. Üzerinden haftalar geçti, ne bir yanıt geldi ne de sitedeki yazılarda herhangi bir değişiklik oldu.

Hayır, çalmayın demiyorum, yine çalın da bari usturuplu yapın. O kadar uğraşacağınıza sitenizin adresini buraya yönlendireydiniz.

Bi hacker arkadaşım olaydı böyle mi olurdu? Sizin gibi gerzekler yüzünden şu öfke dolu sözcüklerden başkasını buraya ekleyesim gelmiyor. İçimde kalıyor bütün hüznüm, bütün harflerim. Dangalozlar!

Edit: cafedeepnot sitesi yazıların altına blog adı ekledi. teşekkürler. Fakat bu çıkışımda haksız olmadığımı düşündüğümden (ki aslını söylemek gerekirse öfkemin önemli bir kısmı yazar ismi olarak kendi ismini veren "beyfendi"ye) yukarıda yazdıklarımı aynen muhafaza ediyorum. Zira bu blog bir anlamda benim çeşitli anlarımın fotoğraf albümü sayılabilir. Kötü çıktığım fotoğrafları yırtmak çok adetim değildir.

5 Haziran 2012 Salı

Madem Öyle...

Yazmak zaten paylaşmaktır. Paylaşmaktan yana bir sıkıntım yok...
Paylaştıklarımın paylaşılması da hoşuma gider, nihayetinde bir beğeni ifadesidir çoğunlukla.
Lakin tutup da buraya döktüğün (h)içlenmelerimi kaynak maynak belirtmeden, kendi yazısıymış gibi sitesine taşıyanlar var madem, paylaşmanın lüzumu yok. Birebir aynıysa içimizden geçenler, bırakalım o yazsın, biz burada paylaşır, onun gibi de öküzlük etmez, kaynak belirtiriz.
Haydi eyvallah!

4 Haziran 2012 Pazartesi

[Öykücük] Hissizleşmek

"Hepimiz yalnızız hayatta. Sana kimseden fayda yok. Ne yaparsan kendi başına yapacaksın. Düşersen kendin kalkacaksın. Kimsenin elini uzatmasını bekleme." Bir kere bile gözlerime bakmadan söyledi bunları. Gözlerime baksaydı ve ben bir parça ışık görseydim bakışlarında, gerçekten beni düşündüğüne inanabilirdim. Daha çok bir taşa seslendirme yapıyor gibiydi.
"Yalnızlık mesele değil," dedim. "Ama senin yaptığın beni yalnız bırakmak değil. Senin bana bile bunu yapman, merhametsizlik. Beni yalnızlık değil, bu merhametsizlik korkutuyor." En az onun kadar duygusuz olmaya çalışıyordum. Sanki karşılıklı eylemlerimizin nedenlerini ve sonuçlarını, bizde oluşturduğu duyguları değil de, ne bileyim, bir matematik probleminin çözüm yolunu tartışıyorduk. "Merhametsizlik" derken bunlar geldi aklıma. Sesim titremeye, gözlerim dolmaya başlamış olabilir. Zaten duygularımı gizlemek konusunda hiçbir zaman başarılı olamadım. Dillendirmeyince gizlediğimi sandım sadece. İşlerine gelmeyeni görmezden geldi insanlar da... Neyse, neticede sesimin titreyip gözlerimin dolması çok da mühim değildi. Nasıl olsa bana bakmıyor, sözlerimi de dinlemiyordu. Yani gerçekten dinlemekten bahsediyorum. Anlamaya çalışarak hani... Hani sözlerin ruha tesir edebilmesine açık kapı bırakarak. O, sözlerimi birer ses yığını olarak algılıyor, kendi anlatacaklarının yönünü belirlemek için kullanıyordu.
"Eee," dedi ben sözümü bitirir bitirmez. "Hayat böyle... Hayat acımasız. İnsanlar merhametsiz. Bunlara hazırlıklı olman gerek. Zorda kalırsan, kimse merhamet etmeyecek sana. Ben senin hayata karşı hazırlıklı olmanı istiyorum."
Hani hiçbir şeyin kâr etmeyeceğini, içinde bulunduğun o çıkmazdan asla kurtulamayacağını idrak ettiğin ve o çaresizliğe isyan etmek yerine kabullendiğin anlara has bir tebessüm vardır. Baş hafif eğik, omuzlar bir parça çökmüş, burun deliklerinden verdiğin nefes "hıh"tan yumuşak "tıs"dan daha içli bir ses çıkarıyor ve aynı anda dudağının bir ucu hafifçe yukarı kıvrılıyor. O sesle birlikte çok hafif bir geriye doğru yaylanma da olabilir belki. İşte öyle gülümsedim. Ne söylesem boştu, biliyordum. Ama söylemezsem içimdeki boşluk hiç dolmayacaktı. "Belki de," dedim, "Siz böyle olduğunuz için hayat böyle. Herkesi merhametsizliğe ve yalnızlığa alıştırarak terbiye ettiğiniz için. Dışarısı soğukken evde kombiyi yakıyorsun ama dışarısı merhametsiz diye içeride de merhametsiz olman gerektiğini düşünüyorsun...."
Sanki devam edecekmişim gibi geldi bana da. Ama söyleyecek başka sözüm yoktu. İçimdeki boşluk dışarı çıktı, beni içine aldı. Öylece durdum. Boşluk beni hissizleştirdi. Hissizleşmek, insanın canını yakıyor. Canını yakan bir şey, ne kadar hissizleşmek olabilir ki?

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...