28 Aralık 2012 Cuma

Çay Demini Alırken Fokurdayan Sözcüklerdir


Çayın demlenmesine dakikalar kala uyku bastırır hep. Saat kaç olursa olsun... Şu hep bahsettikleri "en karanlık an" o galiba. 
Ben çaya hiç kıyamam. Eğer ki gececi olmuşsam, hatta sabahçı, hep çay yüzünden. Uykumu kaçırdığı yok, o bana alıştı, ben ona. Bebeyken biberonuma çay doldurduğu olurmuş halamın. Ama canım çeker, demlerim, kıyamam bitirmeden uyumaya. Çaya kıyılır mı? 
Son üç gündür gündüzcüysem, hani sabah güneş doğarken kalkıp da geceleri biraz daha erken yatıyorsam, yine çay yüzünden. Neden bilmem, mutfağın ampülü patlayıverdi üç gün önce. Karanlıkta çayın dem-su oranını tutturamıyorum. Canım sıkılıyor. Keyif alamıyorum. Ben de çay için gün ışığından maksimum fayda sağlamak üzere bir süreliğine gündüze taşındım. 
"Şimdi neden yazıyorsun bunları," der misiniz bilmem. Nedense bana hep diyecekmişsiniz gibi gelir. Tamamen ve sadece içimden gelerek yaptığım şeyler sanki herkese saçma gelecekmiş, beni onlar karşısında utanmam gereken bir durumda bırakacakmış, fakat ben içimden gelerek yaptığım pek çok şeyden utanamadığım için utanacakmışım gibi geliyor. Çay demini almak üzere... O son anlar, uzun bir yolculuğun son anları gibi. Yolculuk dediğim, hani varmayı amaçlayanlardan. Ne bileyim yıllardır görmediğiniz bir dostu görmek için atlayıp bir otobüse gece gündüz yol almak gibi... Batman'a giderken ben, öyle olurdu hep. o 23 saat su gibi geçerdi de Diyarbakır'dan sonraki o bir saat bir türlü geçmek bilmezdi. Çayın demini almasına yakın, hep aynı his kaplıyor beni. Zaman yavaşlıyor, tekliyor, saran kaset gibi garip sesler çıkarıyor... Ben de çabuk geçsin diye oyalanacak bir şeyler arıyorum. Çay yüzünden. Hep çay yüzünden belki de sözcüklerle ahbaplığım...

25 Aralık 2012 Salı

Diyet'er Gari - Bencillik Bildirgesi yahut Affetmenin Rotası

Ne yapalım yani? Affetmeyelim de içimizde mi besleyelim bizi üzenleri? Onlar ki ayrı bir canlı türüdür ve insanın ruhundaki huzurla beslenir. Affetmedikçe, hep bir parçaları kalır içimizde. Affetmedikçe, sessizce kemirirler bizi, içten içe. Hani o meselde düşmanını neden sırtında taşıyarak nehirden geçirdiğini sorup duran kardeşine "Ben adamı sırtımdan indireli çok oldu. Sen de indir artık sırtından şu adamı," diyor ya adam, öyle işte. İndirelim kalbimizin sırtından artık onları. Affedelim ve çekip gitsinler. Çünkü hayatından çıkarmak, affetmekle olur ancak. Affetmedikçe, zinciri ne kadar uzun olursa olsun, bir ucu yüreğimize bağlı birer mahkum onlar. Ya da biz mahkumuz. Ne farkı varsa....

Ben ne bir öfkeyi nefrete dönüştürecek kadar çalışkanım ne de bir nefreti taşıyabilecek kadar güçlü. Güçlü olmak gibi bir arzum da yok zaten. Varsın güçsüz bilsinler beni affediyorum diye. Öyle affetmenin asaletinden filan da dem vuracak değilim. Yemişim asaleti. Asalet deyince aklıma kibar kibar yemek yeme zorunluluğu geliyor. Ne bileyim, bir dürümü yağını akıta akıta yiyemedikten sonra asil olmuşum olmamışım çok umurumda değil. Velhasılı, ne insana yüklediği varsayılan asaletle kandırırım kendimi ne de başka bir şeyle. Hiçbir şey olmak için değil, bir biçimde görünmek için değil, kendi üşengeçliğimden ve bencilliğimden benim bu affetmek sevgim. Hani reklamlarda derler ya, "iz bırakmayan yüzey temizleyici", öyle bir şey işte. "Mr. Af-man" Tabii ki o reklamlarda tanıtılan ürünler nasıl aslında iz bırakıyorsa affetmek de bırakıyor. Zaten unutmak değil mevzu, yarayı kaşımaktan vazgeçmek. Ya da affetmek, kucaklamak değil canını yakanları. Kendi yarana merhem sürmek yalnızca.

Bencilim ben de her insan kadar. Benim de canım tatlı. Bir nefret uğruna kaşıyamam, kanatamam yaralarımı. Vicdanımın rahatına bakarım ben. Kafam rahat etmeli. Haklı olduğuma inandığım kırgınlıklarımda dahi adım atıyorsam, rahatıma düşkünlüğümden hep. İyi ya da mağrur insan kıyafetine girmek için yapılan bir diyet değil yani.

Harflerime notumdur: Ah be, çalışmak zaruriyken gelir de gelirsiniz değil mi? Az bir bekleyin, gitmeyin bir yere.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Ama Öyle Değil

İnsan hüznüyle birlikte büyüyor. Sevinçleri çocuk kalıyor hep. Sevinince o yüzden çocuklaşıyor. Sorulduğunda çocukluğuna dönmeyi delicesine isteyenlerin hiçbiri görmüyor o mini mini sevinçleri. O yüzden de makul ölçüde sevinmeyenlere bir tuhaf bakıyorlar. "Salak" diyorlar mesela sonunda tıslayarak ve gülümser gibi yaparak. Müstehzi bir tebessüm. "Şuna bak hele şuna, hiç yakışıyor mu?" diyorlar belki. Ya da sakinleştirmeye çalışıyorlar sevineni. 

İnsanlar durduk yere, yahut sebepli, hüzünleniveriyor bazen. Daha durgun oluyor tebessümleri. Gözlerinin önünde yağmur değmiş bir cam beliriveriyor belki. "Hiç yakışmıyor sana," diyorlar. "Ay böyle durma ama yaaa," diyorlar. Ya da çeşitli biçimlerde def etmeye çalışıyorlar o hüznü. Kafa dağıtmakmış... Niçin dağıtıyorsunuz, zar zor topladım ben onu.

İnsanın içinde ipler var belki. Yaşamın sürtüne sürtüne erittiği... Bir anda kopunca, ucunda taşıdığı birikmişler saçılıveriyor. Bazen sıçrıyor etraftakilere. Sıçramasa iyi tabii ama bir ömür de uçurum kenarından düşmekte olan birini tutarak yaşanamaz ki. O ipleri eriten, çeken, yıpratan tek bir kişi değil tabii ki. Ama hayatta her şeyi olması gerektiği gibi mi ki? Belki öyledir, bilemeyiz. Hayatta her şey bizim olmasını istediğimiz gibi mi peki? Kesinlikle değil, biliriz. Ne ben sorumluyum kopan iplerden, ne de ipin ucundakilerin sıçradığı yolcular. Ama... benim ipim ya hani... Keşke ipsiz sapsız olaydım... Boş verin. İpleri elinde tutmak istiyor herkes. Herkes karşısındakinin ipini kendi kontrol etsin istiyor. 

Velhasılı, ne yapsam, hangi duyguyu yaşasam, başka türlüsünü istiyor insanlar. "Mutlu ol ama öyle değil." "Üzül ama burada değil." "Kız ama bana değil." 

Tam olarak ne yapmam gerekiyor, onu çözemedim işte. Heykel gibi durmalı mı öyle? Öyle sanatsal bir güzelliğim de yok ama kargalara, güvercinlere bir durak olurdum belki. 

18 Aralık 2012 Salı

"Herkes yendi, sen yenme"

Diyorsun ki "Yarışır gibi sevme. Herkes yendi, sen yenme..." Ama yürümeye başlar başlamaz "Beni geçemez ki"lerle büyüttüler bizi be abim. Yemek yedirmek için "hadi bakalım," dediler, "kim yenecek." Bize hep yenmeyi öğrettiler. Bizi yediler abim. Halbuki sevmek, bir yenilmek haliydi. Şimdi her şeyde yeniyoruz herkesi de kendimize yenilmeyi beceremiyoruz bir türlü... "gibi'ler ülkesi"nde yaşıyormuş gibi yapan insanlarız şimdi.


14 Aralık 2012 Cuma

Derin Dondurucuda Saklanan Güzel Dilekler

Küçükken yüzmeyi öğrenememiş olmamın tek nedeni ayağımı yere değdirdiğimde başımın suyun üzerinde kalacağını bilmek konusundaki takıntımdı. Yok, öyle çok ayağı yere basan bir insan değilim ama öyle bir takıntım vardı işte. Kendimi bırakırsam suyun beni kaldıracağını bilirdi aklım ama içim kabul etmezdi bir türlü. Kendimi bıraksam bile yine de istediğimde ayağımı yere değdirebileceğim yerlerde olmalıydım. Ancak o zaman, istediğim an ayağa kalkabileceğimi bildiğim zamanlarda bırakabildim ben kendimi. Hayatta da böyleyim biraz. Boğulmaktan korkuyorum belki. O yüzden mutlulukta da çok açılmayı sevmem. Mutlu olduğumda çok mutlu olurum. Öyle mutlu olurum ki ancak "manyak" ya da "deli" diyerek tanımlayabilir insanlar o hallerimi. Tanımlamak çok gerekliymiş gibi... Ama o halin bir ömür sürdüğünü düşünemiyorum. İstemiyorum da. Arada dibindeki taşlar batmalı ayağıma. Kanatmalı belki. Hüznü severim. Acıları da. Yaşanmış olan benim bir parçam neticede. Yaşananı sevmesem de... Ama kendimi ona da bırakmam. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak da hoş bir şey değil çünkü. Kaçmamayı tercih ediyorum o yüzden. Velhasılı, bunca mutluluk dileği varken şimdi elimde, müsaadenizle yüreğimin derin dondurucusuna atıyorum elimde kalanları. Bir kısmını bugün kullandım, pek iyi bir gün değildi zira. Ama kalanları, ihtiyaç olduğunda kullanmak üzere atıyorum derin dondurucuya.

 Ben pek çok konuda çok şanslı biri sayılmam. Bugün de bunun örneğidir biraz. En abidik gubidik aksilikler benim başıma gelir. Hani sebep diye anlatsan "sular kesikti, çalışamadım"ın daha geçerli sayılacağı türden şeyler... Çoğunda acayip çaresiz hissederim kendimi. Çok öfkelenirim. Sonra çaresizliğim öfkemi iyice körükler. Hayattan nefret edecek olurum. Tam nefret edecekken sonra, güzel şeyler görürüm. Güzel insanlar... O kendime getirir beni. İçim siyaha bulanmışken parlar onlar. Utanırım sonra kendimden. Şanssız olduğumu düşündüğüm için çok utanırım. Kulaklarım yanmaya başlar. "Ah be," derim. "Sen mi şanssızsın? Baksana, ne güzel insanlar tanıdın sen..." Öyle işte... İyi ki doğurmuşsun beni be annem. Pek işe yaramıyorum, biliyorum. Ama çok güzel insanlar tanıdım be! Çok güzel. Öyle işte...

7 Aralık 2012 Cuma

Okurken Oraya Buraya Yazdıklarım - 4



# 'Önce kelime vardı,' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık...Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve .kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu. sf. 151

# Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil. sf. 231

# İnsanlar, yalnız kitaplarda şaşırırlar. Romancılar şaşırtır onları. Ölü denizdeki su zerrecikleri gibi birbirlerine tutunurlar: dalgalanırlar, bir yere gitmezler aslında. Aslında, kimse, kafasındaki hayallerle kimseyi bir yere götüremez. sf. 297

# Bir kahraman bekliyorlardı yüzyıllardır. Kendileri gibi olmayan, gene de onları anlayan bir masal kahramanı. sf. 320

# Öyle içten yaşadınız ki. Bu kısa süren aydınlıktan yararlanamayacaklar ne yazık ki. Acıtmayan karanlıklarına dönecekler. Onların, hissedemedikleri acılarını da siz içinizde taşıyacaksınız. Güzel bir rüyadan uyanmanın tatlı şaşkınlığını yaşayacaklar bir süre. Sonra unutacaklar. Unuttukları için de unutulacaklardır. Kendi güzelliklerini de - eğer bir güzellikleri varsa - unutacaklardır. sf. 349-350

# Birisini sıkıntıda görünce çocuk gibi ortadan kaybolmak istiyorum. Korkaklıktan değil; kendimi onun yerine koymaktan. İnsanların karşısında bazen de o eski aptalca utangaçlığım yüzünden dikilip kalıyorum. Gitmek gerektiği halde bir türlü uzaklaşamıyorum. Her zaman gerekenin tersini yapıyorum, çocuklar gibi. sf 369

# İlk çekingenlikler ne tatlıdır. Oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. Bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır. Birlikte yapılan her yeni hareket de, istenmediği halde bu büyüyü geri getirir: insana yeni bir fırsat verir. sf. 391

# Bir anlam aramamalı. Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur. sf. 403

# İnsan akıllı bir görünüşle en saçma sözleri bırakabilir çevresindeki insanların yarattığı boşluğa. sf. 403

# İnsanlara inanmadan onlarla birlikte olmanın mümkün olmadığını sanıyordu. İnsanlara inanmadığı zaman onlardan kaçıyordu. Söylenenlere inanmadığı zaman, inanır gibi görünmenin insanlara ihanet etmek olduğunu düşünüyordu ve bu ihanetinin anlaşılmaması için ortalıkta görünmemeyi tercih ediyordu. sf.433

# Yaşamaktan utanıyordu herhalde. Hayata karşı ayıp oluyordu.  sf. 447

# Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İnsana benzetirsek onlara acımaktan korkuyoruz. İşin içine bir kez acıma girerse ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.  sf.453

# Bu acılar yüreğimi paslandırmış oysa. Sevmek zor geliyor. Alışmamızım, yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmamak, bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek su içmek gibi rahat bir eylem. Ben her an uyanık olmalıyım. sf.453

# Neymiş efendim? Hiçbir işin sonunu getirmemişim. Siz başlamayı bile göze almadınız. sf. 454

# Her şeyin birdenbire bir anlam kazanmasının büyüsünü sezmeliyim. sf. 466

# Bütün bu insanları onların kendilerine verdikleri önmden daha ötede görerek onların bütün yaptıklarını ciddiye alırdı. Sonunda aynı insanların beklemediği davranışlarını görünce üzüntüden nereye saldıracağını bilemez, neden bunu yaptınız, neden bu sözü söylediniz, neden, neden diye çırpınır dururdu. Oyunun kurallarını bilmiyorsun denirdi ona. Oyunun kurallarını bilmiyorsun. Herkes birbirine hoş görüyle bakacak, herkes yaptığı beğenilsin diye başkasının yaptığını beğenecek. sf. 484

# Düşünmek, hayatı ne karmaşık bir biçime sokuyor. sf.553

# Kelimeleri herkes biliyor. Bilmedikleri de bildiklerinin yardımıyla öğretilebilir onlara. Yalnız, bu masum kelimeler bir araya gelince, içinden çıkılmaz ağlar örüyorlar. Üstleik, kelimeler karşısındaki yalnızlıklarına üzülmüyor insanlar. Bu kusurlarını önemsemiyorlar benim gibi; yalancı çarelerle avunuyorlar; onu bunu çekiştirip teselli aramıyorlar. sf. 579

# İnsanlar, artık aydınlara verdikleri umumi vekaletnameyi geri alsınlar istiyorum. sf. 584

# Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım. sf. 598

# Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. sf. 612

# İnsanlara ancan benim yanımda oldukları zaman güveniyordum. Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum. sf 643

# Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha kötü, daha kötü. sf 657

# Neden bu sözü söylediniz? Neden mi? Öyle istedi canım. Olmaz. Bir sebep bulmalısınız. Mantık denen bir zehir aşılamışlar. Nedenini bulmak sorumluluğu duyuyorsunuz. Canın cehenneme diyemiyorsunuz. Hürriyet, gerçek hürriyet kalkıyor ortadan. sf 662

# Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar: kapının ortasındaki küçük pencereden bakıp da kim o demeseler. Sonra hemen içeri alsalar beni. Ben anlatmak istesem bile, hemen sustursalar: biz her şeyi biliyoruz. Her şeyi biliyor musunuz gerçekten? Evet. Neden sormuyorsunuz ayrıntıları? İstediğin zaman anlatırsın. Sana dinlenme fırsatı verdiğimizi de sanma. Hiç anlatmasan da olur. sf 667

# Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak? sf 668

# İnsanlar arasında alışılmış yollar dışında bir anlaşma aracı bulunamaz mıydı? Bulunamazdı. O zaman, daima kaybedeceklerdi. sf 691

# Başkalarına da en az kendime gösterdiğim saygıyı duymak... Bunun için mi suçluyorsunuz beni? sf. 691


Tutunamayanlar, Oğuz Atay

5 Aralık 2012 Çarşamba

Turfanda

Ailem bir süredir yanımda. Kışları seviyorum. Yalnızlığa alışmış bir ruh için zor tarafları var elbet. Yalnızlık özlenebilen bir şey. Fakat çoğu kez yanımdayken bile özlediğim sevdiklerim var benim. Mesela muhabbetin en keyifli anında aklıma düşüyor, bir zaman sonra gidecekler evlerine. Gözlerim doluyor. Vaktinden önce olgunlaşıyor içimde ayrılığın meyvesi. Turfanda...

Her şeyi kendimce, arzuladığım zaman yahut aklıma/gönlüme uygun bir sırayla yapmaya alışmış biri olarak sürekli birilerinin bana "şunu yap, bunu yap, onu bırak şimdi" gibi sözler etmesi beni yoruyor. Kafam karışıyor. Bir boşluğun içinde yaşıyormuş gibi oluyorum. Sanki aklım işlemeyi bırakıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Üstelik annem bir şey yapmamı söylüyor, tam onu yapacağım babam arkasından çok alakasız bir şey istiyor. Sonra üçümüz birden yok öyleydi, yok böyleydi bir curcunanın içine giriyoruz.

O an birden bire kendi içimden çıkıp dışarıdan bakıyorum. Ne tatlı bir manzara! Sahiden... Aile saadeti dedikleri böyle bir şey neticede. O billboard tabir edilen koca "şey"lerdeki güzel dişli, sırıtkan ve illa ki gencecik ve fit insanlardan oluşan bir resim değil. Aile saadeti böyle bir curcuna. Curcunanın da bir dinginliği var... Sonra işe ilk paragrafa dönüyorum. 

Çağrışımlar gelir gelmez kullanılmalıymış demek. Az önce bir yerlerde aklıma gelenleri yazının sonuna sakladım ve küsüp gittiler. Bulamıyorum koyduğum yerde. Ben buralardayım, geri dönerse beni affedip, ilk sizin haberiniz olacak.

Ek: Tamam, hatırladım.

Bizim aile saadetimizden biraz daha derinlemesine bahsedecektim. Fakat önce tanıtmam gerek annemi biraz.
Annem neredeyse kendini bildi bileli çalışmış. Hiç tanımadığım dedem vefat ettiğinde 18 yaşındaymış ve dayım askerdeymiş. Ailenin geçimini sağlamak için çalışmaya başlamış. Velhasılı, telaş içinde geçmiş ömrü. Evlilik, çocuklar, iş güç derken zamanla yarışmak zorunda kalmış hep. Bunun neticesinde de zamanla yarışında onu engelleyen şeyler onda anlık bir öfke oluşturur. (Annemi baya baya incelemiş miyim ben ya?) Anların içindeki minik keyifleri görmek, onları toplayıp sepetine atmak konusunda pek iyi değildir o yüzden.

İşte bundan yıllar önce, bir haftasonu sabahı annem kahvaltıyı hazırlamış ve beni uyandırıp ekmek almamı söylemişti. Giyindim kuşandım. Kapıya doğru ilerliyorum. Annem de kapının yanında yere dökülmüş bir şeyi temizliyor. Eğildim, annemi öptüm. "Canım annem, seni çok seviyorum ben ya!" dedim. Annemin tepkisi muhteşemdi: "Ha siktir!" Önce olduğum yerde kaldım, sonra koptum ve ekmek almaya gittim.

On on beş dakika kadar sonra kahvaltı sofrasına oturmuşuz. Annem işini gücünü halletmenin rahatlığıyla her şeyden keyif alan bir sevgi kelebeğine dönüşmüş. Babamın tabağına yumurta mı artık ne pişirdiyse ondan koyarken babamı öptü ve "oyy canım kocam benim" dedi. Baba muzip bakışlarını önce bana sonra anneme yöneltti ve çok hafif bir tebessümle ama oldukça sakin bir tonlamayla "ha siktir" dedi... Bunu anlatıyorum bazen. Sonunda da "işte biz böyle mutlu bir aileydik" diyorum. Dalga geçtiğimi sanıyorlar. Ama sahiden öyle düşünüyorum. Bazı insanları mutlu olduğumuza inandırmak için dişlerimizi mi yaptıralım yani? Yemişim sizin bembeyaz mutluluklarınızı. Biz rengarenk mutluyuz.

Şarkının Ellerinden Düşen

"Bir eli cebinde, ıslık çalarak, aylak aylak yürüyen bir adam düşünün. Neşeli değil. Kederli de değil. Boşluk. Sadece boşluk. Öyle ki ıslığı kendi içinde yankılanıyor. Düşündünüz mü? Tamam. Şimdi de birinin elinden usulca kayıp düşmüş bir şişe düşünün. Ya da herhangi bir “kırılacak eşya”. Zahmete girmenize gerek kalmayacak. Hazır kırılmış zaten. Arnavut kaldırımlı, ne çok dar ne çok geniş bir sokağın ortasında. Çok sert bir düşüş değil. Yakın mesafeden. Bir anlık dalgınlık. Kırılmış ama parçaları savrulmamış bir şişe. Ya da siz ne olarak düşündüyseniz işte. Hani uzaktan bakan bir göz ilk anda idrak edemez kırıldığını. Düşündünüz mü? İşte o şişe benim. Bir şarkının ellerinden kayıp düştüm.

Bir eli cebinde, ıslık çalarak yürüyen adamı hâlâ düşünüyor musunuz? Ne işi var bu hayalde diyor musunuz mesela? Muhakkak ki kırık parçaları savuracak tekme ondan gelecek. Tahmin etmek zor değil. Ama bilmediğiniz bir şey söyleyeyim mi? O adam aslında bir şarkı. Ve hiçbir yerinde ıslık sesi yok."


3 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Derin Sızı Kalır

"Kalırsa içimde bir derin sızı kalır," diyor şarkı. Varsın kalsın. Niye korkuyoruz ki sızılardan bu kadar? Bir sızıyla yaşamak, içinden nehir geçen bir şehirde yaşamak gibi. Hani yağmur yağınca taşacak, bilirsin. Mümkün mertebe, dere yatağına kurmazsın şehrini... Sonra tadını çıkarmak kalır sadece. Ne bileyim, kederli bir akşamüstü gidip kenarına oturur, bir ıslık tutturursun. Üşürsün belki. Bir bardak çay elinde, sarar da sararsın elini ısıtsın diye... Sızılar güzeldir... Yalnızca onlarla yaşamayı bilmek gerekir.

Yüzüne Şarkılar Çarpar, Yüzüne Şiirler Çarpar. Ağlarsın

"Sen artık buralarda duramazsın," diyor şarkı. Duramam ya, gidemiyor da bazen insan. Oysa gidebilmeli. İçini bırakarak gerekirse... gidebilmeli. Toprağa düşen yaprak çürür. Aksi görülmemiştir ki... Yaprakları süpüren belediyelere kızdığım doğrudur. Ama insan bazen kalbine dökülmüş yaprakları süpürüp atmalı. Yoksa... şarkı söylüyor yine... "dirhem dirhem azalırsın."

2 Aralık 2012 Pazar

Bir Avuç Sevinç Al Annenden

Şarkılı postları sevdim ben... Zaten yazamıyorum bir zamandır, bir süre böyle devam edelim...


"Bir rüya, bir ümide yaslanıp yaralandık," diyor şarkı. Olsun. Varsın rüyalardan olsun yaralarımız. Varsın umutlardan... Onlar olsun da... "Düşe kalka hep yol aldık" diyor çünkü şarkı. Onlar olmasaydı düşünce kalkamazdık belki. Belki yol alamazdık. "Bir avuç sevinç al annenden bana da ver" diyemezdik. "Öylesine, öylesine yalnızız"da takılır kalırdık belki. Doğrudur, yine yalnızız. Birer yanılsama rüyalar. Evet, umutlar kendimizi oyaladığımız oyuncaklar belki. Eeee, ne olmuş yani? Güzel olan her şeyin gerçek olması gerektiğini düşünmek ne acımasızca! Ve ne çok yakıyor canımızı.

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...