25 Mart 2015 Çarşamba

A.V PARTİSİ // Tefrika #1

Otuz kırk adım sonra bir köşe vardı. Orayı dönünce, bir zamanlar, hayatını altüst eden o hatayı yapana dek kendini ait hissettiği yerde olacaktı. 
Adımları yavaşlamıştı. Galiba korkuyordu. Hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamaktan ya da her şeyin onu eskisi gibi görmeyeceğinden korkuyordu. 
Cadde boyunca ilerlerken duyduğu his, misliyle artacaktı o köşeyi döndüğünde, biliyordu. Eski hayatından tanıdığı birkaç dükkân sahibinin şaşkınlıkla onu izlediğini fark etmişti. Bakışlarının ağırlığını hissetmişti üzerinde. Dönüp bakmamıştı hiçbirine. Göz göze gelirse neyle karşılaşacağından emin değildi. Sahte bir tebessüm, içten bir tebessüm, tedirginlik, korku, öfke, belki nefret... Göreceği şeyden korkuyordu. 
Şimdi, o köşeyi dönünce ağırlığını hissettiği bakışlar çoğalacaktı. Daha da ağırlaşacaktı. Kaçıp gitmek isteyecekti belki. Ama gidecek başka hiçbir yeri yoktu. O köşeyi dönmeli, o sokağı baştan sona yürümeli ve bir zamanlar "evim" dediği o yere girmeliydi.
Annesinin onu nasıl karşılayacağından da emin değildi. Dört yıldır bir kere bile ziyaretine gelmemiş, gelen gidenle hiç selam göndermemişti. Yine de İlker'in içinde, kapıyı açınca annesinin ona sımsıkı sarılacağına dair bir umut vardı. Hem cılız hem çok kuvvetli, bastırmaya, hayal kırıklığına uğramamak için yok etmeye çalıştıkça inatla kendini gösteren bir umut...
Kalbi hızlandıkça yürüyüşü yavaşlıyordu. Neredeyse durmak üzere olduğunu fark edince derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirmeye çalıştı ve hızlanarak sokağa girdi.
Korktuğu gibi olmamıştı. Filmlerdeki gibi olur, zaman durur, etrafı bi uğultu sarar, herkes olduğu yerde donup şaşkınlıkla ona bakar zannediyordu. Ama hayat kendi ritminde akmaya devam etti.
İlker biraz da bundan cesaret alarak etrafa attığı kaçamak bakışları artırdı. Tanıdığı insanlar kısa bir süre ona bakmış, sonra "Vay be!", "Hayat işte!", "Zaman ne de çabuk geçiyor!" diye bağıran yüz ifadeleri takınarak işlerine dönmüştü. Bir iki "Yazık be! Gencecik çocuk yaktı hayatını!" da görür gibi olmuştu.
Az önce korktuğu onca duygudan herhangi biriyle karşılaşmak, bu hiçbir şey olmamışlıktan daha rahat hissettirebilirdi ona kendini. Adımlarını hızlandırdı. Eve yaklaştıkça ona çevrilen başlar artmıştı. Biraz da daha uzun bakıyorlardı. Korktuğu ne varsa bir an önce olup bitsin istiyordu artık. Evin kapısına varıp da durduğunda nefes nefese kalınca fark etmişti son birkaç binayı koşarak geçtiğini. 
Apartman kapısının önünde bir süre bekledi. Çok uzun sürmemişti ama nedense dikkat çekecek kadar uzun zamandır orada duruyormuş gibi gelmişti İlker'e. Geri dönmek gelmedi aklına. Başka hiçbir seçeneği yoktu. Yeni bir hayat kuramazdı. Ama eski hayatını yeniden kurmak için her türlü mücadeleye hazırdı. Derin bir nefes alıp içeri girdi.
Okuldan döndüğü günlerdeki gibi koşarak çıktı iki kat merdiveni. Kapıyı çaldı. Sonra içeriyi dinledi. Mutfaktan birkaç tıkırtı geldi. Sonra terlik sesleri... 
İlker burnunu kapıya yaklaştırıp içerinin kokusunu almaya çalıştı. Önce kısa kısa iki kez kokladı. Sonra derin derin içine çekti kokuyu. Günlerden pazardı. Pazar kokusuydu bu. Affedişin kokusu. 
Eski hayatının kapısını ona açan koku. 
Her pazar öğleden sonrası sarma kokardı evleri. Çocukluğundan beri İlker'in en sevdiği yemekti. Annesi pek sevmezdi sarma yapmayı. Zor gelirdi ona saatlerce oturup tek tek yapraklarla uğraşmak. Yine de İlker'e kıyamaz, haftasonlarını, haftaiçleri pek görmediği oğlunu mutlu etmeye adardı.
Kapı birden açıldı. Bu anı da farklı hayal etmişti İlker. Kapı ağır ağır açılır, ardından annesinin çıkması ve görüş açısına girmesi birkaç dakika sürer sanmıştı. Ama Nezaket Hanım birden karşısında belirince, ne hissedeceğini bilemeyerek tutulup kaldı. 
Nezaket Hanım'ın daha evvel büyük şaşkınlıklar yaşadığı pek görülmemişti. O her daim kontrollü, her şeye hazırlıklı, kimin karşısına dikilirse dikilsin saygısını kazanacağı garanti kadınlardan biriydi.
"Kapıyı kapamayı unutma," dedi sertçe. "Girsen de, gitsen de."
Sonra kapıyı açık bırakıp mutfağa döndü. İlker de onun ardından ağır ağır içeri girdi. Ses çıkarmaktan korkar gibi kapıyı yavaşça kapadı. Hemen sağdaki portmantoya baktı. Alt rafta terliği duruyordu hâlâ. Sanki dört yıl hiç geçmemiş gibi. Gülümseyerek terliği giydi ve mutfağa doğru ilerledi.
Bir süre annesini izledi. Tencereyi açışını, tabağa sarmaları dizişini, masadaki yoğurdu biraz iterek tabağı yerleştirmesini... Tam ağzını açacakken Nezaket, "Otur, zıkkımlan," dedi ve oğluna hiç bakmadan mutfaktan çıkıp odasına girdi.
İlker masaya oturup sofrayı izlemeye başladı. Bugün döneceğini, hatta dönüp dönmeyeceğini bile bilmiyordu annesi. Belli ki dört yıldır her pazar bu sofrayı kuruyordu. Öyle ya, hiçbir şeye hazırlıksız yakalanmazdı Nezaket Hanım.
İlker hâlâ sarmaları izlerken üzerini değiştirmiş, koluna çantasını takmış olan annesi geldi. Elinde büyük, sarı bir zarf vardı.
"Ben dışarı çıkıyorum. Al, bu sana geldi bu sabah."
"Bu ne anne? Kimden gelmiş?"
"Ne bileyim ben? Başkasına gelen paketleri açmak âdetim değildir."
İlker'in hâlâ almadığı zarfı masanın kenarına bırakıp gitti.
İlker, dış kapının sesini duyduktan sonra zarfı eline aldı. Bir süre evirip çevirdi. Üzerinde yalnızca "İlker Peker" yazıyordu. Adres de yoktu, gönderen bilgisi de.
Zarfı merakla, biraz da korkuyla açıp içindekileri masanın üzerine döktü. Bir telefon, bir anahtar ve bir fotoğraf çıkmıştı içinden. Fotoğraftaki adama baktı. 40-45 yaşlarında, sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli bir adamdı. Ceketinin üst cebinden kıravatının renginde bir mendil taşıyordu. Kesinlikle İlker'in tanıdığı biri değildi. Belki adı sanı yazıyordur diye fotoğrafın arkasını çevirdi. Keçeli kalemle yazılmış kocaman bir yazı vardı fotoğrafın arkasında: 7 GÜN.
İlker irkildi. Fotoğrafı elinden bıraktı. O sırada masanın üzerindeki telefon bipledi. İlker telefonu eline aldı. Mesaj işareti yanıp sönüyordu. Bir an tereddüt etse de merakına yenilip mesajı açtı. Sadece bir adres vardı. Sonuna da büyük harflerle "HEMEN" yazılmıştı.
İlker masadan kalkıp sokağa bakan pencereye doğru ilerledi. Telaşla aşağı yukarı bakmaya, sıra dışı bir durum olup olmadığını anlamaya çalıştı.
Gerçi olsa da nasıl fark edeceğim ki, diye düşündü sonra. Dört yılda kim bilir neler değişmiştir, kimler gitmiş, kimler gelmiştir...
Pencerenin yanındaki tekli koltuğa oturdu. Hâlâ elinde tuttuğu telefona baktı. Adres bulunduğu yere çok uzak değildi. Bir yandan neyle karşılaşacağını bilmediği bir yere gitmekten korkuyor, bir yandan da içindeki tuhaf gerilim ve heyecanı bastırmaya çalışıyordu. Telefon tekrar bipledi. İlker anında açtı mesajı. "HEMEN!!!" 

***

Sokakta ağır ağır ilerleyen taksi, tek katlı, bahçeli, şık bir evin önünde durdu. İlker taksiden indikten sonra kuşkuyla etrafa bakındı. Kimse yoktu sokakta. Kedi - köpek bile yoktu. Taksinin gözden kaybolmasını bekledikten sonra ağır ağır ve her adımında sağa sola bakarak bahçeye girdi. Önce pencerelere doğru ilerledi. Kapalı perdelerin arasında bir boşluk bulmaya, içeriyi görmeye çalıştı ama hiçbir boşluk yoktu. Çaresiz kapıya doğru ilerledi. Bir süre ceplerini karıştırdıktan sonra zarftan çıkan anahtarı buldu ve kilide soktu. Temkinli davranarak kapıyı açtı. Tam girmeden önce başını uzatıp içeride biri var mı diye kontrol etti. Hiçbir ses, hiçbir kıpırtı yoktu. İlker bu sefer arkasına dönüp sokağı gözledi. O tarafta da hiçbir hareket yoktu. Sonunda içeri girip kapıyı kapadı. 
İçerisi loştu ama tertemiz kokuyordu. Duvarlrda bir elektrik düğmesi aradı. Nihayet ışıklar yandığında İlker şaşkınlık ve korkuyla olduğu yerde çakılı kaldı.


Hiç yorum yok:

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...