28 Mart 2015 Cumartesi

En Ütopik Hayal: Yeşil Deniz

Yeşil Deniz’in 23. Bölümünde, Müezzin Cemil’in bütün gün tinerle çalışmaktan kafayı bulup kınayı basarak tüm kasaba kadınlarının önünde Safiye’ye ilan-ı aşk edişini, kalbinde ne var ne yoksa döküşünü izlerken, “İnsan neler ediyor kalbine böyle?” dedim kendi kendime. Komik bir sahne olarak tasarlanmıştı muhtemelen. Ben hüznün tadını da aldım izlerken. Ve bu, lezzetine lezzet katmıştı sahnenin. Hani zeytinyağlı yemek yaparken bir küp şeker atılır ya içine, ya da ne bileyim bazı tatlıların tariflerinde bir tutam tuz vardır. İşte gerçekten mizahi bir sahnenin içine de bir tutam hüzün katılmalıdır bence. Abartmadan, ağza gelmeyecek ama lezzete yaptığı katkı anlaşılacak kadar. Sanırım bugüne dek “sevdiğim” bütün hikâyeler, aramaktan yılmadığım bu lezzeti bulduğum için “sevdiğim” oldu.
Her neyse, diyordum ki Cemil, tinerin etkisiyle kalbinin gerçeğini gösterirken herkese, insanların kalplerini ne çok boyadıklarını düşündüm. Kalplerini gerçek renkleriyle göstermemek için bazen, bazen bir çatlağın üstünü örtmek için... Ama her gün kalbimizin bir yerine simsiyah bir boya sürüyoruz işte. Belki ondan ağırlaşıyor kalbimiz bu kadar. Belki o boyanın ağırlığını taşıyamadığından ağrıyor böyle... Tiner, kalpteki boya lekelerini de çıkarıyormuş, öğrendik Cemil sayesinde. Hiç değilse senede bir gün denesek mi biz de?

Emin’in memleket meselesini öğrenince olayı memleket meselesi hâline getirmesini izlerken sonra, şu “memleket meselesi” şifresi üzerine düşündüm. Bir kez daha. Her seferinde olduğu gibi gülümseyerek yine. İlk kullanıldığı sahneden beri içimi ısıtan bir şifre bu. Zümrüt’le yaşadıklarını, Zümrüt’e hissettiklerini, Zümrüt’ün hissettirdiklerini hep bu başlık altında anlattı İsmail, Süleyman’a. Memleketi Zümrüt’tü. Her seferinde de ilk okuyuşumda çarpıldığım o cümle geldi aklıma: “İnsanın tek vatanı aşkmış meğer.” Masturi Kabare diye bir kitapta geçiyordu. (İnsanda bir duygu oluşturan, oluşturmakla kalmayıp can suyunu da veren ve ruhunuzun toprağına sağlamca eken bir hikâyedir o da bu arada. Fırsatını bulursanız kaçırmayın derim.)
Öyle ya, insan kendini nasıl yersiz yurtsuz hissediyor kalbî iletişimi kesilince sevdiği ile. O hâlde mutlaka orası memleketi. Gurbette olmak garibanlıktan daha zor geliyor şimdi İsmail’e, o yüzden öfkeleniyor belki de “Ağzını gırdığımın altınları” diye.

Ama yalnız gurbette olmaktan değil İsmail’in sıkıntısı... Hani bazen, bazı insanların gönlünün genişliğinde boğulur ya insan, İsmail’in durumu tam da bu değil mi? Bir yanda Zümrüt’ün bir başkasına acı çektirmeye kıyamayan, onu kandırdığını, kullandığını, duygularıyla oynadığını anladığında dahi İsmail'i kurtarmak için jandarmaya yalan söyleyen, İsmail’e en kızgın olduğu anda bile Tugay’a karşı onu koruyan, “Aslında sana davrandığı gibi biri değil hiç,” diyen geniş gönlü, öte yanda Sedef’in yaşadığı ne varsa muazzam bir olgunlukla karşılayan, sevdiğinin sevgisine, üstelik başkasına duyduğu bir sevgiye bile sahip çıkan, onu en yakın dostlarına karşı bile savunan, hem Zümrüt’ü hem İsmail’i Hayat Ağacı’ndan örneklerle yüreklendiren, yani esasen sevgiyi, sevmeyi, hem de doğru sevmeyi hatmetmiş yüreğinin genişliği.... Tam ortasında kalakalmış İsmail. Bir tarafta da amcası ile yengesi var. İki kardeşi sevgide de kızmada da küsmede de, her konuda bir anne baba gibi sahiplenen geniş yürekleri onların... Süleyman sonra... Bir sürü güzel insanın gönlünün genişliğinde boğuluyor İsmail. Hani bir bölümde Zümrüt’e demişti ya, “Gamzende yeşil bir deniz var sanki, çırpınıyorum uğraşıyorum ama çıkamıyorum,” diye, işte öyle.
Yine de şanslı adam İsmail. Çünkü bir yüreğin genişliğinde boğulmak, çok daha tercih edilebilir bir ölüm bir kalbin sığlığına çakılmaktan.
İsmail’in de gönlü gayet geniş aslında. Hem öyle böyle değil. Zaten bunca gönlü geniş insan arasında oraya ferahfeza yayılmak varken, hani “kullanmak” diyeceğim, diziye yakıştıramıyorum, tutup boğuluyorsa orada, o da kendi gönlünün genişliğinden. Üstelik en anlaşılmadığı, onu en çok anlaması, dinlemesi beklenen insanlardan biri tarafından hakaret üstüne hakarete uğradığı anlarda bile, öfkesi çabucak sönen, her şeye rağmen arkadaşını mutluluğunda yalnız bırakmamaya çabalayan, hem de defalarca reddedilmesine rağmen yılmadan soluğu onun yanında alan, haklıyken bile dostluğunu kurtarmak için haklılığından vazgeçen bir adam İsmail neticede...

Aşkın geometrisini de düşündüm elbet. Üçgenler, beşgenler havada uçuşurken düşünmemek elde mi? Tamamlandığında, çembere, sonsuzgene dönüşür bütün aşk çokgenleri dedim içimden. Bir ucundan başlar, aynı uçta biter. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere gelmek değildir bu. Çünkü dönüp dolaşıp aynı yere gelemez insan istese de. Dönüp dolaşırken gördüklerinden sonra aynı insan olamaz zira. Ve değişen insana değişiktir aynı kalan. Geometri, güzel bilim.

Yine Masturi Kabare’de “Öyle yüksek bir kalbi vardı ki sıradan insanlar dünyaya onun kalbinden bakmaya cesaret edemezdi,” diye bir söz geçiyor. İsmail’in insanların pencerelerinden bahsettiği konuşmada da bunu düşündüm. İnsanlar, sahiden sadece kolaylık olsun diye mi kaçınıyorlar başkalarının kalbinden bakmaya? Yoksa korku mu daha öncelikli neden? Kendini yıkıp yıkıp yeniden yapmaya mı korkuyor insan? Bir başkasının kalbinde olmak, başlarını döndürüyordur belki. Bilmiyorum ki, çözebilseydim belki, gözlerim dolmazdı Yeşil Deniz’deki insanların güzelliğini gördükçe. Süleyman’ın Emin’e “Üzüleceğin bir şeyse söz veremem,” deyişi bu kadar etkilemezdi belki beni. Sedef’in başına gelen onca şeye rağmen İsmail’in Zümrüt’e duyduğu aşkı kızlardan gizleyerek İsmail’i onların yargılarından korumaya çalışması içimi titretmezdi. Ne bileyim ben, çözebilseydim insanların neden kendilerini, kendi pencerelerine minibüs oyuncakları gibi yapıştırarak öylece sallanıp durduklarını, gerçekliğimi geride bırakıp böyle bir hayalin içine girmek istemezdim.
Çünkü benim hayallerimde acı da var, hüzün de... Öyle güllük gülistanlık değil her şey. Kimsenin beni tanımadığı bir kasaba filan değil yani. Herkesin “insanı” tanıdığı bir yer belki... Olsun her şey. Dert de tasa da... Herkes kendini de insanı da tanısın ama. Ne bileyim, insanların başına ne geliyorsa birilerini kırmamak için yaptıkları manevralardan gelsin. Yeşil Ova'daki gibi biraz... Yeterince ütopik bi hayal değil mi zaten? Ne gerek var her şeyin dosdoğru aktığı bir hayale şimdi?


Hiç yorum yok:

enaryo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...